14 Nisan ve "Notları" Üzerine (Cenk YİĞİTER) Yazdır E-posta
Salı, 24 Nisan 2007

Basında sıkça anılan ifadelerle “14 Nisan 2007 tarihinde Ankara, Türkiye tarihinde eşi görülmemiş bir mitinge ev sahipliği yaptı.” 14 Nisan, günler öncesinden Türkiye gündemine baş sıralardan oturdu. Miting, Cumhuriyet’e sahip çıkmak için şahlanan Cumhur’un tamamiyle sivil bir biçimde mitingi olacaktı.

Tamamiyle, demokratik bir hak kullanımı olan bu “sivil” miting, ne derece demokratik olduğunun ipuçlarını henüz mitingin propaganda aşamasında gösterdi. Mitingi eleştiren ve mitinge katılmama kararı alan demokratik kitle örgütleri, hıyanetle, satılmışlıkla suçlanmaya başlanmıştı. Örneğin, AKP iktidarı ve AKP’nin taşeronluğunu üstlendiği neoliberal politikalar karşısında yıllardır bedeller ödeyerek mücadelesini sürdüren Eğitim-Sen, bu mitingden henüz bir hafta önce ülke çapında düzenlediği bölge mitingleriyle AKP karşısında, Erdoğan’ın köşke çıkma ihtimali karşısındaki tavrını net bir biçimde ortaya koymuştu. Ancak sırtını statükoya yaslamış, tuzu kuru düzen sendikaları, ağızlarını “gaflet, dalalet, hıyanet” kelimeleriyle açıp, Eğitim-Sen’i bu mitinge katılmama kararı dolayısıyla AKP yandaşlığıyla, ABcilikle, ABDcilikle, hatta ajanlıkla suçlama aymazlığına düşebiliyordu. Üstelik bu süreçte, histerik bir hıyanet söylemine, dost-düşman ayrımına yaslanmaksızın kitleleri hiçbir biçimde ikna etme kabiliyetlerinin olmadığının bilincinde olan bu özneler, Hrant Dink’in cinayetine giden sürecin bu hıyanet söylemiyle inşa edildiğininin de, Eğitim-Sen’in Sakarya Şubesi’nin bu hıyanet söyleminin ateşiyle yakıldığının da bilincine sahip olarak, farkında olarak hedef gösteriyorlardı. Sonuçta artık güçlerinin farkındaydılar.  

Diğer bir yandan, üniversite rektörleri resmi sıfatlarıyla bu “sivil” mitinge katılacağını açıklıyorlar, üniversitelerin öğrenci konseyleri, resmi sıfatlarıyla, “bu mitinge üniversitemizin bütün öğretim elamanları ve idari çalışanları katılacak” yazan davet metinleriyle tüm öğrencileri mitinge çağırıyor, mitingin organizasyonunda görev alıyordu. Üniversitelerin akademik takvimleri miting tarihine göre yeniden düzenleniyor, yüzlerce öğrenciye soruşturma terörüyle politika yapma yasağı uygulanan üniversitelerde, mitingin ajitasyonu ve propagandası demokratik bir üniversiteye yaraşır bir biçimde, baskıya maruz kılınmaksızın yapılabildiği gibi, resmi düzeyde ulaşım organizasyonları bile yapılıyordu.  

Nihayet miting gerçekleştiğinde, sağından soluna, liberalinden sosyalistine, Beşiktaşlısından Ankaragüçlüsüne herkes aynı soruyu soruyordu: “Bu mitingi nasıl okumak lazım?” Mitingde daha önce örnekleri görüldüğü biçimde “Ordu Göreve” pankartlarına rastlanmadı. Sırf bu durum bile, mitingin ne derece “sivil” olduğunu kanıtlıyor, miting öncesinde tertip komitesinin militarist bir yapıya ve söyleme dayandığı savı, beklenen pankart görülmediğine göre boşa çıkıyordu.  

Türkiye solunun kafası da fena halde karıştı. “Ordu Göreve” pankartının yokluğu, sola da bir özeleştiri fırsatı verdi. Soldan bazı kimseler, “madem bu pankart mitingde dalgalanmadı,  öyleyse mitingin hiç de militarist olmadığının hakkını verelim, mitingin “sivilliğini” teslim edelim” dediler. Oysa ki, Birgül Ayman Güler miting konuşmasında şöyle diyordu:

“Bu derneğin başkanını, Amerikalı Bush’un “bizim oğlan” diyemediği paşaları, askerinin kafasına çuval geçirtme ayıbıyla ezilmemiş subayları, şehitlerimizi, gazilerimizi, bağımsız Türkiye’nin güvencesi kemalist orduyu bağrımıza basıyoruz!”

Güler, ADD başkanını sadece bir dernek başkanı olarak değil, Bush’un “bizim oğlan”[1] haykırarak, tertip komitesinin orduya nasıl bir misyon biçtiğini açık yüreklilikle ortaya koyurdu. diyemediği paşalardan birisi olarak, ordunun bir mensubu olarak bağrına basıyor, konuşmasının hemen başında aksini kimselerin iddia etmeye cesaret edemeyeceği bir biçimde, Bağımsız Türkiye’nin güvencesinin Kemalist Ordu olduğunu belirtiyordu. Konuşmasının devamında “KEMALİST ORDU KONUŞACAK!” diye

Metin Özuğurlu, Halkın Sesi Gazetesi’nin 27. sayısındaki “14 Nisan Notları” adlı yazısında, 14 Nisan öncesinde miting alanına damga vurması öngörülen hakim rengin, “ordunun göreve çağrılmasıyla militarist ve darbeci bir çehre kazanacak” olan  “tepkisel, Türkçü, ırkçı bir milliyetçilik” olduğunu dile getiriyor ve yazısının devamında bu öngörünün boşa çıktığını ifade ediyordu.

Özuğurlu’ya göre, “ordu göreve” pankartının miting alanında görünmeyişi nasıl mitingi darbeci ve militarist olmaktan kurtardıysa, Mustafa Özbek’in konuşma yapmaması ve böylece “bir ayağı MHP’de bir ayağı BBP’de olan Türkiyem Grubu”nun mitinge damgasını vuramamış olması dolayısıyla, miting ırkçı olmaktan kurtulmuş, mitinge damgasını vuran milliyetçilik anti-emperyalist, bağımsızlıkçı bir milliyetçilik haline gelmişti.

Metin Özuğurlu bu yazısında, yıllardır sosyalistlerin bir türlü alanlara taşıyamadığı bir kitleyi karşısında gören ve mitingin ihtişamı karşısında büyülenerek o kitleyi istediği gibi, düşlediği gibi görmek isteyen, görmek istemediklerini de görmemek için oldukça çaba harcayan bir körlüğü sergiliyordu. Bu yüzden mitingin militarist yönünü bir türlü görmediği gibi mitinge damgasını vuran ırkçılığı da gericiliği de görmemek için direniyordu.

“O meydanda Türkçü-ırkçı değerler ve semboller yoktu” diyen Özuğurlu, mitingin baş konuşmacılarından Alparslan Işıklı’nın islamofobi karşısında geliştirdiği “tepkisel” “hristiyanofobi”yi[2] de, halkların kardeşliğini şiar edinmiş yüzbinlerin “hepimiz Hrantız, Hepimiz Ermeniyiz” diye haykırmalarını, İslam karşıtlığının bir ifadesi olarak tarif etmesini de görmezden geliyordu.[3]  

Birgül Ayman Güler de, Hrant Dink cenazesiyle ilgili olarak “Turuncu demokrasi, ülkemizde, başına amerikan sefirinin geçip yürüdüğü cenazelerimizde, yeni moda küçük-yuvarlak dövizlerin ardından sırıttı! Sırıtması yüzünde dondu kaldı!” diyordu. Güler’in konuşmasından da, mitingin öncesinde ve sonrasında mitingin hararetli savunucularının yazdıklarından da açıkça anlaşılıyordu ki bu miting için bütün güçlerini seferber eden ulusalcılar, bu mitingi AKP karşıtlığının yanı sıra Hrant Dink cenazesinin rövanşı olarak da anlamlandırıyorlardı. Özuğurlu, mitingi bağımsızlıkçı ve anti-emperyalist olarak güzelleyedursun, miting öncesi ve sonrasıyla enternasyonalist sol karşıtlığı üzerine kurgulanmıştı. Mitingin yürütücüleri olan ulusalcılar, bu mitingle Hrant Dink’in katledilmesi sonrasında “Türk, Kürt, Ermeni, Yaşasın Halkların Kardeşliği” diyen, “Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeni’yiz” diyerek meydanları doldurarak ırkçılığa, faşizme, halkların birbirine düşürülmesi çabasına karşı mücadele kararlılığını ortaya koyan devrimcilere bir cevap vermek istiyordu.

Metin Özuğurlu, yazısında mitingi güzellemekle yetinmiyor, mitinge katılmayan devrimci demokratları da, demokratik kitle örgütlerini de üstü kapalı olarak eleştiriyordu. Özuğurlu şöyle yazıyordu: “Ben eminim o miting planlandığı şekliyle Türkiyem Grubunun sahne hakimiyetine terk edilmiş olsaydı, bütün büyük kanallar naklen yayımlarlardı. Böyle bir sahne, hiç kuşku yok ki, DİSK, KESK ve TMOBB’un miting boykotunu da meşrulaştırırdı. Ama işte ne yaparsın, sahne değişiverdi!” Özuğurlu, bu ifadeyle DİSK, KESK ve TMMOB’un mitinge katılmama kararının meşruiyeti olmadığını söylemek istiyordu. Yani Özuğurlu’ya göre bu kurumlar mitingde yer almalı, militarizme alkış tutmalı, Nur Serter’in, Tüncay Özkan’ın konuşmalarını sessizce dinlemeli, Güler ve Işıklı’nın sataşmalarına rağmen mitingin bir bileşini olmalıydı.

Özuğurlu’nun mitinge damgasını vurduğunu düşündüğü anti-emperyalist söylemin tutarlılığı ve samimiyeti de Birgül Ayman Güler’in konuşmasının üniversitelere ilişkin olan şu kısmı üzerinden değerlendirilebilir: Birgül Ayman Güler konuşmasının bu kısmında mitinge cüppeleriyle katılan rektörleri selamlamaktaydı:

“Buradayız! Üniversitelerimizin ışığıyla buradayız. Yabancı dilde iş görme kıskacına düşmüş, sözleşmeli asistanlık sistemiyle bağımsız bilim adamı yetiştirme gücüne darbe vurulmuş, dört bir taraftan gericiliğin ve emperyalizmin hizmetine sokulmaya çalışılan üniversitelerimizle buradayız. Kurumlarını gericiliğe, soros turuncusuna, emperyalizme teslim etmemek için direnen rektörlerimizi bağrımıza basıyoruz.”

Güler’in konuşmasının bu kısmında, mitingi en ön saflarda izleyen üniversite rektörleri Güler’i hararetle alkışlıyordu.[4] Ancak Güler’in emperyalizme ve gericiliğe karşı direndiklerini iddia ederek bağrına bastığı bu rektörler, kendilerine rol biçildiğinde “psikolojik harekat”ın önemli bir misyoneri olarak da rol alabildikleri gibi[5] “sözleşmeli asistanlık sisteminin” de, “yabancı dilde iş görme kıskacının” da, teknoparklarla, sanayi – üniversite işbirliği projeleriyle üniversiteleri sermayenin emrine sokma çabalarının da, üniversiteleri neoliberal politikaların laboratuarı haline getirmenin de öncülüğünü yapıyorlardı. İşte 14 Nisan’ın tertip komitesinin antiemperyalizmden anladığı da bundan ibaretti. 14 Nisan’ın tertip komitesinin lügatında “antiemperyalist”, anti-kapitalist olmayı da, anti-faşist olmayı da gerektiren, neoliberal saldırılar karşında kapsamlı bir direniş iradesini içeren bir tutumu değil; statükocu elitist bloğa verilen, bir tutarlılık iddiası taşımayan içi boşaltılmış bir payeyi anlatıyordu. Sonuçta bu türden bir antiemperyalist tutum, (sözgelimi) Kemal Derviş’in cumhurbaşkanlığı ile barışık olabilecek, anti emperyalizmi sadece AKP ve hatta Tayyip karşıtlığına indirgemiş bir antiemperyalizmdi.

Türkiye solu, bu mitingin öncesinde, 28 Şubat sürecinde geliştirdiği tavrı tutarlılıkla sürdürdü; 14 Nisan mitingine katılmayacağını, kurallarını ve saflarını kendisinin belirlemediği egemenler arası kavgada saf tutmayacağını beyan etti; mitingi ve örgütleyicilerini gücü elverdiği oranda teşhir etti. Ancak mitingden sonra, sol cenahta, Özuğurlu örneğinde görüldüğü üzere, popülizme bulanmış bir kafa karışıklığının oluştuğu gözlemleniyor. Bu kafa karışıklığının bir sebebi, nesnel koşulların son derece uygun olmasına rağmen, kitlelere ulaşabilecek ve kitleleri örgütleyebilecek politikalar üretememenin yarattığı yılgınlık ve karamsarlık olduğu gibi bir diğer sebebi de mitingin topladığı kitlenin ve başarısının fazlasıyla abartılmasından kaynaklanmaktadır. Özuğurlu, statükocuların ve ulusalcıların çağrısıyla ve  maddi, medyatik, resmi, ideolojik pek çok avantajla[6] ve aylar öncesinden başlanan bir seferberlikle toparlanan bu kitleyi neredeyse “kendiliğinden” devrimcileşmiş bir kitle olarak görmek yanılgısına düşmekte, aklın karamsarlığının yerine naif bir polyanacılık koymaktadır. [7]

Sosyalistlerin bu süreçte yapması gereken, elitist ve otoriteryen devlet(çi) güçlerin(in) güdümündeki, orta sınıf reaksiyonerliğinden öteye gidemeyecek bir toplumsal hareketliliğe eklemlenme ve yaranma çabası olamaz. Böyle bir eğilim solun kendi gündemini yaratma iddiasından vazgeçmesi demek olduğu gibi solun kendi elleriyle karşı devrimci saflara güç kazandırması anlamına gelecektir. Sosyalistler popülizme sapma hatasına düşerlerse kitlelerin öncülüğünü yapma imkanını da kaybederler.  

Cenk Yiğiter (Ekoloji Kolektifi) 



[1] Güler, Bush’un “bizim oğlan” diyemeyeceği paşaları bağrına basarken, Bush’un “bizim oğlan” diyebileceği paşaların olduğunu mu iddia ediyordu acaba? Bunu Güler’e sormak lazım, aksi halde bunun üzerine düşünce üretmek spekülasyondan öteye gidemez.

[2] Yıllardır tırmandırılan ve ulusalcıların katkısının azımsanamayacağı bu hristiyanofobik söylemin Malatya’da yaşanan katliamda hiçbir sorumluluğu yok mu? Hristiyan düşmanlığı, Ermeni düşmanlığı, gayri-müslim düşmanlığı, Kürt düşmanlığı, Anti-semitizm, eşcinsel düşmanlığı, femizm düşmanlığı gibi korkuya ve ötekileştirmeye dayanan söylemlerin üretilmesi ve tedavüle sokulması hususunda siyasal İslamcılar, milliyetçi muhafazakarlar ve ulusalcılar çok fazla ortaklıklara sahipler. Bu tarz söylemlerle karşılıklı olarak birbirlerini beslemeleri de çok manidar. Bu ortaklık, bu üç siyasal eğilimin ortak sınıfsal karakterleri üzerine de bir kanıt oluşturuyor. Farklı bir sınıfsal karaktere sahip olan AKP tipi ılımlı islamın da, konjoktürel olarak bu düşmanlık ve korku siyasetine başvurabildiğine şahit oluyoruz.

[3] Alparslan Işıklı konuşmasında şöyle diyor: “Bunlar, İslam’a öylesine itici bir çehre yüklemişlerdir ki bir kısım yurttaşlarımız,  “hepimiz Ermeni’yiz” diye bağırarak sokaklara dökülmek noktasına gelmişlerdir.” Alparslan Işıklı ya bu sloganın neyi ifade ettiğini anlamayacak kadar dünyadan ve ırkçı faşizmle mücadele tarihinden bihaber ya da bilinçli bir şekilde durumu saptırarak hristiyanofobi söylemini destekleme çabasına girerken bir yandan da “hepimiz Ermeniyiz” diyenlerden hıncı alıyor. 

[4] Türkiye’yi ve Türkiye’deki üniversiteleri tanımayan birisi bu sahneyi izleseydi, Güler’in eleştirdiği üniversiteye dair tüm bu uygulamarı getirenin AKP olduğunu, mitinge iştirak eden rektörlerin de bu uygulamalar karşısında, üniversiteleri sermayenin ve emperyalizmin hizmetine sokmak anlamına gelen  politikalar karşısında sonuna kadar direndiklerini sanırdı herhalde. Acaba konuşmacı Birgül Ayman Güler, Türkiye’yi ve üniversitelerini tanımıyor muydu, AKP ile rektörlerin tüm bu uygulamalar üzerindeki uzlaşılarının farkında değil miydi, yoksa bilinçli bir biçimde, kutsal ittifaklarını yüceltmek adına durumu çarpıtarak olduğundan farklı biçimde göstermeye mi çalışıyordu?

[5] Burada 22 Mart 2005’te “sözde vatandaş”  ifadesi ile tarihe geçen Genel Kurmay Başkanlığı Genel Sekreterliği’nin basın açıklamasını, hemen sonrasında bu açıklamaya tam destek mesajlarını sunan üniversite rektörlerini hatırlayabiliriz.

[6] Bütün bu avantajlar göz önünde bulundurulduğunda miting çok da başarılı bulunmayabilir. Türkiye devrimci mücadele tarihi, bütün bu avantajlardan yoksun bir biçimde, pek çok baskılar, engellere rağmen ve büyük bedeller ödemek pahasına kitlelerin anti-emperyalist, anti-kapitalist ve anti-faşist bir biçimde devrimcileştirebildiği örneklerle doludur. Hrant Dink cenazesi bunun en güncel örneğidir.

[7] Oğuzhan Müftüoğlu, 22 Nisan 2007 tarihli yazısında, Özuğurlu ile benzer bir iyimserlik geliştirerek “devletçi söylemle donatılmış çağrılarının yüz binlerle ifade edilen meydanda hemen hiç yankı bulma”dığını iddia ediyor. 14 Nisan’ı işine geldiği gibi yorumlama çabası sağında solunda şöyle bir sava dönüştü: “Kürsü kitleyi temsil etmiyordu!” Kimisi kitlenin kürsüden daha solda, kimisi kürsüden daha sağda olduğunu iddia edip duruyor. Böyle bir durum her miting için söylenebilir, kürsüler hiçbir zaman tam olarak kitleyi temsil etmezler, ki kitle her zaman kürsüye oranla çok daha parçalı ve hetorojen bir yapıya sahiptir. Ancak o kürsüdekilerin çağrılarıyla alanları dolduran kitlelerin kürsünün söyleminin tamamen dışında, hatta ona açık bir biçimde mesafeli ve eleştirel bir temsiliyete sahip olduğu sonucuna nasıl varılıyor, mitingin kuşbakışı görüntüleriyle mi yoksa miting alanında yapılan gezintilerden akılda kalan fazlasıyla öznel gözlemler ve imgelemlerle mi? Müftüoğlu, hangi göstergelerden yola çıkarak devletçi söylemlerin meydanda yankı bulmadığını iddia etmektedir? İddia edilen bu kürsü-kitle ikiliği, nesnel-bilimsel bir tespit midir, yoksa geçmişe dönük bir temenni midir?

 
< Önceki   Sonraki >