Avrupa Sosyal Forumu'na Doğru Ekososyalist Forum İzmir Hazırlık Toplantısı Raporu Yazdır E-posta
Çarşamba, 16 Haziran 2010
İstanbul'da 1-4 Temmuz 2010 tarihleri arasında gerçekleştirilecek Avrupa Sosyal Forumu'na Doğru Ekososyalist Forum hazırlık toplantılarının dördüncüsü EGEÇEP birlikteliğiyle İzmir'de gerçekleştirildi. Foruma, Ekoloji Kolektifi'nin yanı sıra EGEÇEP, Elele, FOÇEP, EFESÇED, Üzüm-Sen, EKODER, DOĞADER, Çağdaş Hukukçular Derneği, Halkevleri, Eğitim Sen, Ege Üniversitesi Doğa Gözlem Topluluğu, Kimya Mühendisleri Odası, Gıda Mühendisleri Odası, EDP, Sosyalist Gelecek Parti Girişimi, Evrensel Gazetesi üyeleri de katıldı.

Toplantı açılış konuşmasını Ekoloji Kolektifi adına yapan Fevzi Özlüer, Kopenhag Zirvesi ile ortaya çıkan İklim Adaleti Hareketi'ne ve Bolivya'da gerçekleştirilen Dünya Halkları Konferansı'na dikkat çekti.  Ekososyalist bir çalışma olarak eksenlerine emek ve doğa sömürüsünü aldıklarını belirttiği konuşmasında "bugün ekolojik krizi karakterize eden bu ikili sömürüye karşı anti kapitalist mücadele yürütülmelidir" dedi. Ekolojik krize karşı, enternasyonel bir mücadelenin zorunlu olduğunu vurgulayan Özlüer, Yereldeki mücadelelerin, öncelikle milliyetçilik ve hemşehrilik sınırları içerisinde, sorunu yalnızca kendi coğrafyasından uzaklaştırmak üzerine kurulduğunu; bunun ise yerele hapsolmuşluk sonucunu doğurduğunu belirtti. Bu mücadelelerin antikapitalist bir tarzda ve emek-doğa sömürüsü ekseninde örgütlendiği takdirde, kendi sınırlarının ötesine geçebileceğini belirtti.

İkinci sorunun ise yerel kimi iktidar odaklarının, sorunu merkezden tanıdık üzerinden çözmeye ve şirketlerle müzakere süreci üzerinden ilerlemeye çalıştıklarını ancak yaşanan pratiklerin müzakere ile bir sonuca varılamadığını gösterdiğini ifade etti. Diğer bir sorunun ise yerel mücadelelerin doğrudan statü örgütleyen yapılar şeklinde kurulması olduğunu ekleyerek; mücadelenin tanımlanmasındaki sorunun bu yapılar içerisinde örgüt içi hiyerarşi ve kadın-erkek arası eşitsizlikler üzerine kurulduğunu söyleyerek heteroseksist siyasetin burada da aynen tekrarlandığını vurguladı. Bunu çevreciliğin sınırı olarak vurgulayan Özlüer, bu anlamda yürütmemiz gereken mücadele çevreci mücadele değil ekososyalizm mücadelesidir,  dedi.

Bu anlamda da ekolojik krize karşı bir mücadelenin emek doğa sömürüsü ekseninde yürütülmesi sürecinde kapitalizmi aşacak bir ekososyalist perspektifin, bununla birlikte milliyetçiliği aşan bir enternasyonalizmin, kadın ve erkek arasındaki egemen cinsiyetçi siyaseti aşan bir politikanın örgütlenmesinin önemini vurguladı.

Buna örnek olarak Ulukışla'da yürütülen altın madeni karşıtı hareket sürecinde, çevre platformu şeklinde değil, köy meclisi şeklinde örgütlenmeyi tercih ettiklerini dile getirdi.  Özlüer, köy meclislerinin yerel iktidar odaklarını denetleyen bir organ ve ikili iktidar modeli oluşturarak baskı niteliğinde etki oluşturduklarını; köy meclislerinin yanı sıra dört köyde kadın meclisleri oluşturduklarını da söyledi. Köy meclislerinin yereldeki etkilerine örnek olarak da, Hasangazi'de yaşanan mücadeleyi gösterdi. 23 Nisan boykotunun halkın mevcut değerleri açısından oldukça ileri bir adım olduğunu söyledi. Jandarmanın gözaltına aldığı köylülerin, çocukların 23 Nisan törenlerine katılmaması, kutlamaların protesto edilmesi sayesinde serbest bırakıldıklarını ve altın madeninin de meclislerin meşru direnişiyle başka yere taşındığını sözlerine ekledi. Dünyada kapitalizmin maden alanında sermaye birikimi gerçekleştirerek varlık alanı elde etmeye çalıştığını söyleyen Özlüer, bu anlamda da altın madeni karşıtı hareketin ancak kapitalizm karşıtı bir söylemle varlık bulabileceğini vurguladı.

Fevzi Özlüer'in ardından söz alan EDP İzmir İl Başkanı Arif Ali Cangı, yaşamın yok edilmesinin politik bir tercih olduğunu ifade ederek, kaşla göz arasında meclisten geçirilen yeni Maden Yasasının neoliberal politikaların hâkimiyet kurma çabasının bir ürünü olduğunu belirtti. Cangı, yasayla oluşturulan kurulun, karar alırken maden rezervinin işletilmesine öncelik vereceğini, kurulun verdiği kararın maden yararına değil de kamu yararına öncelik vermesi halinde ise kamu kurumunun madenci şirketin o ana kadar yaptığı bütün masrafları karşılamak yükümlülüğü altına gireceğini belirtti.

Maden şirketlerinin yatırımlarını bu şekilde ve yasal olarak güvence altına aldığını sözlerine ekleyen Cangı, kapitalizmin mülkiyet hakkını kutsadığını, ancak köylülerin mülkiyet hakkını yok saydığını; liberalizmin kendi getirdiği değerleri bile kendine göre uygulamaya devam ettiğini ifade etti.

Yeni düzenleme ile 12 Eylül anayasasıyla halka kapatılan kıyıların planlaması için tamamen yerel yönetimlerin yetkili kılındığını, böylelikle yerelden baskı yapma şansı yitirilerek, kıyıların da satılmasının gündeme geleceğini ekledi. Tüm bunlara karşın kapsamlı bir ekoloji politikasının oluşturulması gerekliliğini söyleyen Cangı, ekoloji mücadelesini politikleştirmekten korkulmaması gerektiğini aksi takdirde barbarlık düzeninde hiçbirimizin yaşama şansının kalmayacağını vurguladı.

Arif Ali Cangı'nın ardından EGEÇEP ve İnay Vicdan Hareketi adına söz alan Muammer Sakaryalı, ekolojik kriz ve toplumsal hareketlerin birlikteliğine dair mevcut durumdan bahsetti. Doğanın küresel bir saldırıyla karşı karşıya olduğunu ve büyük bir pazar olarak görüldüğünü, ağacın, suyun, tohumun da bu pazarın metası olarak görüldüğünü söyledi. Mücadele öznelerinin ortak hareket etmesi gerektiğini belirten Sakaryalı, insanların can acıma sırası kendisine gelene dek ses çıkarmadığını; 12 Eylül'den bu yana bir atalet hali olduğunu ifade etti. Demokrasiyi yaşatmanın yolunun canı yanan insanların mücadelesini mayalandırmaktan geçtiğinin altını çizdi. Maden yasası düzenlemesi meclisten geçerken Goliath ile Davut'un kavgasını izlettiklerini ve her şeyin sessiz sedasız gerçekleştiğini ifade etti. Sakaryalı, örgütlenecek olan kitlelere, doğanın sermayenin pazarı haline geldiğini göstermemiz gerektiğini; düşmanı ve sorunu doğru saptayarak saldırının topyekünlüğüne karşı topyekün bir savunma hattı oluşturmaya dönük örgütlerin ortaya çıkarılması gerektiğini; bunların birleşmelerinin ise hareketin kendi dinamiği içerisinde olacağını söyledi. "Mücadelemiz ortak, kurtuluşumuz bir" söylemi üzerinden bir örgütlenmenin gerekliliğini vurguladı.

Gıda Mühendisleri Odası Ege Bölge Şubesi Başkanı Hülya Yılmaz ise, gıda güvencesinin önemli bir gereğinin erişilebilirlik olduğunu söyledi. Gıdaların insan onuruna yakışır bir şekilde sağlanabilmesi gerektiğini dile getiren Yılmaz, bunun için gerekli mekanizmaların devlet tarafından kurulması gerektiğini ancak günümüzde bunların sorumluluğunun bireylerin sırtına yüklendiğini ifade etti. 1970'li yıllarda üretim teknolojilerinin gelişmesi ile gelişmiş ülkelerin elinde ürün stokları oluştuğunu ve az gelişmiş ülkelerin bu stokların zorunlu tüketicisi haline getirildiğini  belirterek, bunun sonucunda az gelişmiş ülkelerin gıda üretemez duruma geldiğini ve tekeller arasında gıda egemenliğini ele geçirmek için büyük bir savaşın olduğunu vurguladı. Gıda alanında tekelleşme sonucu çiftçilerin kendi arazisinde ne şekilde ve hangi ürünün üretimini yapacağını kendilerinin belirleyemediğini, tarımda bir tek tipleşmeye gidildiğini vurgulayarak, önlem alınmazsa tür çeşitliliğinin büyük darbe alacağını, halkların gıda egemenliği hakkı olduğunun altını çizdi.

Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven, "Halkın Suya Ücretsiz Erişim Hakkı ve Yerel Yönetimler" konusunda belediye olarak su hakkını barınma, sağlık, eğitim hakkı gibi bir insan hakkı olarak gördüklerini söyledi. Sosyal bir devlet olmayan bir ülkede sosyal belediyecilik yapmaya çalıştıklarını vurgulayan Özgüven, suyun, dünyanın birçok yerinde tekellerin kullanımı için depolandığını söyledi. Suyu belediyeden bedava alanların bu konuda aleyhlerine açılan davaya destek vermediklerini; örneğin yurtdışında destek verenler olmasına rağmen parti içerisinden destek alamadıklarını belirtti.

Özgüven, bir yaşam hakkı olan suyu ücretsiz kullanmak isteyenlerin kendilerine destek vermesi gerektiğini; yalnız Dikili Belediyesi'nin değil, 100 belediyenin suyu bedava yapmasıyla bunun ciddi bir olay olacağını vurguladı. Suyun bir yaşam hakkı olduğunu sürekli tekrarlamamız gerektiğinin  altını çizerek, belediye olarak belli bir miktara kadar suyu ücretsiz vermeye devam edeceklerini sözlerine ekledi. Belediyelerin birer ticarethane olmadıklarını; insana hizmet için varolduklarını; belediyelerin de bu doğrultuda bir akıl ortaklığına gitmesi gerektiğini ifade etti. Bergama Belediyesi'nin 5 ton suyu 1 lira yaparak bu yolda bir adım attığını, bu sayının çoğalması gerektiğini vurguladı. Kendisini beraat ettiren mahkeme kararının ise kimseyi yanıltmamasını; mahkemenin aslında "su yaşam hakkıdır" demediğini, esas olarak oluşturulan kamuoyu baskısının kararda etkisi olduğu düşüncesini paylaştı. Özgüven ulaşımı da ücretsiz halka sağladıklarını belirterek kendilerine bu konuda bir dava açılmadığını, çünkü suyun ticarileşmesini isteyen kapitalistlerin esas gündeminin su olduğunun altını çizdi.

Toplantının serbest kürsü kısmında söz alan Üzüm-Sen Genel Başkanı Adnan Çobanoğlu, küresel sermayenin gıda egemenliğini ele geçirmek için en başta tarımı ele geçirdiğini; üreticilerin toprağa ve tohuma sahip çıkmaları için üretimden pazarlamaya kadar şirketlerin egemenliğine karşı savaşmaları ve kendi egemenliklerini kurmaları gerektiğini, çözümün yine ekolojinin kendisinde olduğunu, gıda tekellerine karşı ayakta kalabilmek için örgütlü mücadelenin önemini vurguladı.

EGEÇEP Yürütme Kurulu üyesi Ertuğrul Barka ise, kapitalist düzen içerisinde ekolojik terimleri de doğru kullanmanın gerekliliğinden bahsederek küresel ısınma ve iklim değişikliği kavramları üzerinden somutlaştırmalar yaptı ve ekolojist bir mücadelede parti kurmanın şart olduğunu vurguladı. EGEÇEP ve Elele hareketi üyesi Mehmet Şahin de örgütlülük tartışmasını İzmir'den ASF'ye taşıma umutlarının olduğunu belirtti.

Ekoloji Kolektifi ve EGEÇEP Yürütme Kurulu Üyesi Hande Atay ise soru cevaplarda aynı hataya düşüp yereldeki yakınmalara hapsolduğumuzu; ekoloji mücadelesinde karşımıza hep kapitalizm ve emperyalizmi aldığımızı fakat ekososyalizmi, insanı emeğine ve üretime yabancılaştırarak işgücü haline getiren diğer yandan doğayı sonsuz bir girdi olarak hammadde ve kaynak olarak kullanan kapitalizme karşı bir emek mücadelesi olarak tanımlamamıza rağmen, kendi sosyalist çevremize bile bunu anlatamadığımızı, emek mücadelesinden dışlandığımızı ve buna nasıl bir çözüm bulabileceğimiz üzerine de düşünmemiz gerektiğini ifade etti.

Sunum ve katkıların ardından toplantı, soru yanıt kısmında Küba örneği üzerinden GDO uygulamaları tartışmaları ile 2. enternasyonal dayanakları ve geleneksel sosyalizm özeleştirileri üzerinden devam etti.

Toplantıda, 1-4 Temmuz tarihleri arasında İstanbul'da yapılacak olan Avrupa Sosyal Forumu'nda Ekososyalist Forum'da, suyun ticarileştirilmesine karşı duran bir yerel yönetim örneği olarak görevini kötüye kullanmaktan yargılanan Osman Özgüven'in bu durumu teşhir etmek üzere ESF'de konuşması fikri üzerinde ortaklaşıldı. Ayrıca ekososyalist politika üzerinden kurulacak bir partinin siyaset alanında yerini alması fikri ile ekoloji mücadelesinin politikleştirilerek yereldeki mücadelelerin ortaklaştırılması gerektiği sonucuna varıldı.

12 Haziran'daki dördüncü hazırlık toplantısının ardından Ekoloji Şenliği kapsamında Ulukışla'da ve Mersin'de ekososyalist forum hazırlık toplantıları devam edecek.

Hande Atay
Ekoloji Kolektifi - EGEÇEP

İZMİR
13.06.2010

 
< Önceki   Sonraki >