Bir kente, bir insana nasıl başlanır, takvimlerden düşmekte olan soluk bir pazartesiye, taraçalarda -gaz tenekelerine yerleştirilmiş- mor karanfıllere, taş basamaklara...
Yeşil bir su akıyor gecenin içinden. Asitlenmiş kuleleri ve yorgun parkları kentin Yaralı. Saat kaç olursa olsun. Umutsuz bir ilişki değildir gökyüzü.
Bir güvercin kadar hafif kelimelerle konuşalım isterseniz, kıyasıya mutluluklar dileyelim birbirimize. Ama sonra herkes, döksün kimliklerini ve sıfatlarını ortaya. Çünkü hayatı temizleyeceğiz.
Anlatacaklarım hepinizi ilgilendiriyor; Hiçbiriniz kaçamazsınız söyleyeceklerimden,
diyordu şair Özkan Mert. Ankara Barosu Kent ve Çevre Kurulu’nun 8 Ekim 2010 tarihi itibariyle müstafi üyeleri olarak bir davulun derisi kadar gergin yaşamın ortasında kentleri, sınıfları, tarihleri ve toplumları tam ortadan yaran bu gerçeğin arasından selamlıyoruz hepinizi, yüzünü “gri ve yeşilin” sınırında arayanlara selam olsun. Kentlerin yıkıntıları arasında “rüzgâra ve acıya hükümlü olmayan ve büyük aşklar yolculuklarla başlar ve serüvenciler düşer bu yollara” diyenlerin sesiyle yaşayanlara sözümüz.
Zaman neyi gösterirse göstersin her zaman için bir umut vardır. Küçük bir çocuğun sokaklar yaptığı oyuncak torbasının içinde gezinen evler gibi biraz sonra havada salınıp dizileceğiz yeniden. Her sokağın bir dili vardır. Her sokağın bir oyun kültürü. Aşağı mahallenin çocukları; çember çevirmiyor, bisiklete binemiyor, bilye oynamıyor. Aşağı mahallenin çocukları, bilgisayar ekranlarında dünyayı yeniden yıkıyor ve kuruyorlar. Ama aşağı mahalle her gün yeniden yıkılıyor. Köşe başlarında uyuşturucu tezgâhları kuruluyor. Köşeyi dönenler el üstünde tutuluyor. Köşeleri tutanlar, sokağın duvarlarına kiralık katil ilanlarını asıyor. Köşelerde duranlar kendilerini, tüm dünyanın hâkimi sanıyor. Kurallar, hukuk, ahlak ve yaşama biçimi yeniden yazılıyor. Saat kaç olursa olsun, dünya dönmeye devam ediyor. Sınıflar her gün allak bullak olan bu hallaç pamuğunun içinde kendi depremini örgütlüyor. Büyük bir yıkımın içinde kendi düzenlerini arayanlar, büyük bir depremin öncülleriyle hayatı alaşağı etmeye soyunuyor. Hayır, bizim için kavga tam da böylesine büyük ve keskin bir yıkımın arifesinde bugün yeni başlıyor. Tam da böylesine keskin sirke küpünün içinde kendi sineğinden yağ çıkartma derdine düşmüş olanların göbeğinde mücadelemiz odak değiştiriyor. Duyduk duymadık demeyin, tam da böylesine büyük ve coşkulu bir karnavala hazırlanıyoruz.
İnsanlık ve Baro’ya kayıtlı avukatlar kendisine dair tarihsel bir sınavının sorularını yazıyor. Bizim sorularımızdan ilki ise şu, nasıl bir dünyada, ne ile, nasıl ve kim ile ne için yaşayacağız.
Onların Ahlakı ve Bizim Ahlakımız
Büyük lafların ortasında kendi dünyasının kılavuzluğunu, tüm bir yaşama dayatan siyaset bekçilerinin iktidar algısına karşı direnmektir bugün varlık zeminimiz. Adaleti ve vicdanı tahakkümlerine alanların jilet atılmış vicdanlarından damlayan kanın altında boğulan canlara dünyalar açmak, evler yapmaktır güzelliğimizin ilkesi. Klonlanmış kentlerin dibacesinde şu notu düşmek de bizim tarihi vazifemizdir, “direnenler her zaman kazanmadı ama kazananlar her zamana direnenlerdi”. İşte bugün yaşamı yoksullaştıran, tek tipleştiren bu sömürge düzeni karşısında tek tip pazar hukukundan ve ahlakından bizi kurtaracak olan hesaplaşma tam da bu direniş zeminlerinden doğacak. Mekânda ve zamanda zenginliği, toplumsal eşitliği, ekolojik - kültürel çeşitliliği ve halkların - doğanın kardeşçe dünyasını kurmaya yol verenler için mücadelemiz yeniden başlıyor. Hepinize selam olsun.
Ne buyuruyor ahlak, “hepimizin iyiliği için çalışıyoruz”. Ne istiyor ahlak, “Hepimizin iyiliği için söze talibiz”. “Hepimizin iyiliğine olan ne peki” diye soruyor bizim ahlakımız. Hepimizin iyiliğine olan yoksa, bir sosyal azınlığın statüsünden kaynaklanan çıkarlarını yine belli bir azınlığın elinde güç haline dönüştürmek mi? Hepimizin iyiliği için olanlara kim nasıl karar veriyor? Tabi ki onların ahlakı.
Sınıfsal olarak farklılaşmış ve tarihsel olarak da kendi iç kopuşunu açığa vurmuş bir zümre içinde gerçek anlamda ortak bir iyiden bahsetmek mümkün mü? Sizin ortak iyiniz ile bizim ortak iyimiz nasıl bir ve aynı şey olabilir ki? Yoksa sizin “ortak iyi” sözü adına konuşma cüretiniz aynı zamanda bizim “ortak iyimizi” ilga etme girişimi mi? Peki kimdir bu “ortak iyi” adına konuşma cüretini gösterenler? Tabi ki hepimizi kesen bir iyinin, kutsal bir meslek yapıyor olmanın referansıyla konuşmayı düstur edinenler. Peki neden kutsaldır bizim mesleğimiz. Başkalarının kendini savunacak araçlarının olmamasından mı? Peki eğer onların böyle bir aracı yoksa, onlarla araçlarımızı paylaşmak, onların da birer avukat haline gelmesini savunmak, ya bizim ahlakımız ise.. O zaman sizin kutsallığınız bizim için bir küfür olmayacak mı? Ya da şimdi bizim ahlakımızı sizin küfrünüz değil mi? Sahiden kendi dar grup çıkarlarını genel çıkar olarak dayatan bir yöneticiler elitinin içinde sadece bizim ekonomik, sosyal çıkarlarımızı kollayacağınıza dair ahlakınız, aynı zamanda kutsallık halesi adına her daim konuşabilme hakkını size vermiyor mu? Peki yoksa mesleğimiz kutsal değil ise.. Ya da kutsallığı eşitleyelim ve aramızdan kovalım diye sorsak size, ne yanıt verirsiniz? Ayrıcalık taleplerinizi ve ayrıcalık taleplerini meşrulaştırarak bir zümreyi yönetme iddianızdan vazgeçmek ister misiniz? Yani mesela bizler, toplumda avukatların “dolandırıcı, hırsız, dönek” olarak adlandırılmasından duyulan rahatsızlığı gidermenin yolunun, avukatların “hırsız” olmadığını ispatlamakla sağlanamayacağını söylersek. Mesela, avukatların bu unvanlardan kurtuluşu, toplumun hırsızlıktan kurtuluşu ile mümkün olacaktır dersek, küfürbaz olur muyuz?
Hukuk Diye Bir şey Yok
Ormanlara bakan Bey, “Allianoi diye bir yok”, dediğinde pekiştirdik biz sorunun özünü. Gerçeğin ta kendisini sorguluyordu, kapitalistler ve onların yönetici sınıfları. Bir yerin varlığını ve yokluğunu sorgulama cüretini kendinde bulan bir yönetici sınıflar hukukundan bahsediyoruz bugün. Onların binlerce hukuk danışmanı var. Neyin yok, neyin var olduğunun kararını verebilecek. Tabi ki bir kutsallık halesinden beslenen bir hukuk sistemi, yarın “şey” diye bir şey yok derse.
Mesela, 15.000 sicil sonrası hiçbir avukat yok, derse. Neden olmasın? Varlığın kendisini sorgulan bir duruş değil bu, tahakküm kültürünün varabileceği en yüksek soyutlama düzeyi. Ulucanlar yok, Jitem diye bir şey yok, Allianoi diye bir yer yok. Peki. Güvenlik gerekçesi ile Dersim’de yakılan hiç orman da yok değil mi? Peki ne var? Bu sorunun yanıtını verebilir misiniz? Kendi varlığınızın gölgesini yaslamadan var olabileceğiniz ve egemenin sultasından korkmadan yaşamınızı idame ettirebileceğiniz bir hukuk var mı?
Derelerin satılmadığı, toprakların genetiği değiştirilmiş tohumla sağılmadığı, havanın egzoz gazıyla boğulmadığı bir hukuk.. Bir kentin ortasından hem de tam ortasından yaşamlarımızın içine doğru uzanan bir köprüye hukuk yor der, egemenler hayır orda var, biliyoruz derse.. Sizin ayrıcalıklarınız acaba ne işe yarar? Bir kentin ortasındaki bir koca çiftliği, AOÇ’yi otobana dönüştürenlere, “burada kır ve kentin dengesi var” dediğinizde, hayır biz hukukçularımıza sorduk; burada hayvanat bahçesi, olimpiyat parkı ve otoban var derse. Binlerce yıllık uygarlık beşiği “Ulus Tarihi Kent Merkezi’nde yaşam var” dediğimizde; hayır burada kir, pas ve genelev var, derlerse.. Kentin çeperlerinde, kavak ağaçlarının altında milyonlarca insan, binlerce güvercin ve evsiz sokak hayvanları var dediğinizde hayır burada milyonlarca dolar rant, kentsel dönüşüm var derlerse. Peki, bizim ahlakımızın avlusundaki değerleri hem de mahkeme kararıyla hukuk kuralı haline getirdiğimizde, hayır bu kararlara uymuyoruz derlerse, hukuk diye bir şey var, der misiniz? Ya da siz, bizim hangi “kutsal” menfaatlerimizi sahiplenirsiniz?
İşte aradığınız genel iyi tam da buradadır. Geçmişin yeniden yazılmasında. Bir bellek kaybının ortasından elimizi sallıyoruz, haydin geleceği birlikte yazalım diye. Gri ve yeşilin budakları arasından, topluluklar kendini ne ile var eder sorusunu bir kez daha soralım istiyoruz. Gelin Ankara’nın göbeğinde Altındağ’ın, Kazdağları’nın, Bergama’nın, Ulukışla’nın içinde altın madeni arayanların değil, fıstık çamlarının, uçsuz toros dağlarının, zeytin dalının avukatları olalım. Barajlarla Karadeniz ve Akdeniz’i çamur deryasına çevirenlerin değil; Munzur’da, Hasankeyf’te akan suyun gülüşüyle mutlu olanların avukatı olalım. Tekirdağ’da ayçiçeği tarlasının, Rize’de fındık tarlasında çalışan bir kadının avukatı, Irak şantiyelerinde kavrulan bir Trabzonlu işçinin, Manisa’da sözleşmeli tütün üreticisinin… Ulus’ta tecavüze uğradıktan sonra katledilen bir eşcinselin, hemen yanı başımızdaki Kurtuluş Parkı’nda sevgilisiyle bankta oturuyor diye polis tarafından GBT’si alınan kadının.
Kadınız, eşcinseliz, yoksuluz, emekçiyiz, doğayız. Tam da ayrıcalıklarımızdan kurtulmak için buradayız. Bilcümle sıradanlarız. Hukuku, onların ahlakından olmayanlarız. İşte tam da buradan, geçmişi yeniden yazmalıyız. Onlar adına konuşan değil, onların konuşması için yaşayan. Sosyal ayrıcalıklarımızı toplumsallaştırmayı ve avukatlıktan kurtulmayı göze alabildiğimiz sürece avukatız. Devletin karşısında, bir çınar ağacı ne istiyorsa biz de onu istiyoruz, sermayenin karşısında bir ücretli işçi ne istiyorsa biz de onu istiyoruz. Dünyayı hakça yaşamak. Herkesin ihtiyacı kadar, herkesin yeteneğine göre bir dünya kurmak.
Tarihsel Olan Günceldir
Tam da bu nedenlerle başladık Ankara Barosu’nda 6 yıl önce çalışmaya. Çevre Kurulunu, krizin sınırlarının çevre kelimesine sığdıramadık Kent ve Çevre Kurulu olarak yeniden yapılandık. Daha önce yapıldığı gibi sadece otoparkları temizletmek, büstlerdeki kuş pisliklerinin temizlenmesi için Valilikle temasa geçilmesini için yazı yazmak değildi derdimiz. Toplumun ve doğanın giderek yoksullaştığı, ekolojik krizin daha da derinleştiği bir ortamda mesleğimizin getirdiği bilgiyi kamu yararına kullanmak için soyunduk bu göreve. Altı yıl boyunca, bir yandan yöneticiler dünyasının kapılarından içeri “çevrecilik”, bazı Baro yönetim kurulu üyelerinin lugatında halen “çer çöp, böcekçiler” olarak görülen mücadelemizin neyi ifade etmeye çalıştığını anlatmaya çalıştık. Diğer yandan da binlerce kriz mağdurunun kendi yaşamlarını koruma mücadelesine katkı koymaya çalıştık. Bu uzun yürüyüşümüz sırasında, Türkiye’de onlarca kez değiştirilen orman, kıyı, toprak, çevre mevzuatının doğa ve toplum yararına geliştirilmesi için çaba harcadık. Uyumadık, uyutmadık. Basın açıklamaları, kampanyalar, toplantılar, seminerler, eylemlilikler örgütledik. Var olan örgütlenmelerin içinde yer almaya çalıştık. Ancak kent ve çevre mücadelesi sürecinde karşılaştığımız temel zorluklardan birisi, bu alanın mesleki olarak gerekli ilgiye mazhar olmamasından kaynaklı yetişmiş kadro sıkıntısı idi. Ama altı yıl sonra bugün rahatlıkla söyleyebiliriz ki artık Ankara’da bu alanda mücadele edecek nitelikli kent ve çevre avukatları vardır. Ama önemli olan ve asıl istediğimiz tam da bu değildir, isteğimiz toplumun kendi çıkarlarını koruyabileceği şekilde en genel anlamda hukukun ne olduğunun bilgisine ulaşabilmesi ve haklarını koruyabilecekleri bir hukuki güvenlik sistemine kavuşturulmasını imkanını gerçek kılmak. Avukatlar, avukatlıktan kurtulduğunda kurtuluşunun gerçekleşeceğini göstermek. Biz, görevde geçirdiğimiz 6 sene boyunca bu doğrultuda sadece Ankara’da değil, Türkiye’de yürütülen kır ve kentteki ekoloji mücadelelerinin bileşenleri ile onlarca toplantı düzenledik, toplantılarına katıldık. Ama Türkiye’de bu sorunların kapsam ve etki alanı son yıllarda o kadar arttı ki sadece kişisel çabaların yetmediği anlarla karşı karşıya kalmaya başladık.
Çalışmalarımız sırasında sadece medyatik basın açıklamalarının altına imza atmanın dışında, liberal ve piyasacı hukuk sisteminin sonucu olan GDO’ları eleştiren basın açıklamasının, ormanları kar amaçlı sermaye hareketlerine açan uygulamalara karşı çıkan bildirilerimize Baro yönetimleri tarafından şerh konuldu, ama yılmadık. Mücadelemize devam ettik. Kent ve çevre davalarında uygulanmayan mahkeme kararlarının uygulanması için düzenlediğimiz etkinliklerle hem yüksek yargı çevrelerinin ve akademisyenlerin, hem de duyarlı kamuoyunun neleri kaybettiğimizi algılamasını sağlamaya çalıştık. “Türk Milleti” adına verildiği yazılan mahkeme kararlarının bir kağıt parçasından öte bir anlamı olduğunu, Mahkeme kararlarını uygulanmamak için bindir takla atan, Mahkemelere dil uzatan, bilirkişiler hakkında suç duyurusunda bulunup verdikleri savunmaları gerekçe göstererek aralarında husumet olduğunu ileri sürerek dosyalardan el çektiren Ankara’daki padişah ve sadrazamlarının Mahkeme kararlarını kağıt parçasına indirgememesi için elimizden ne geldiyse yapmaya çalıştık. Mahkeme iptal edinceye kadar projeyi bitiririm, iptal edildiğinde de yıkılması milli servet diye ekranlara çıkan, Başbakana söyleyeceğim yürütmeyi durdurmayı Kanun’dan çıkaracak diyenlere karşı açıklama yapmasını istediğimiz Baro’dan ilgili kişinin ciddiye alınmaması gerekir gerekçesi ile reddedilen başvurularımızdan, Mahkeme kararlarının uygulanmamasının TCK 257’deki görevi ihmal kapsamından çıkarıp idari para cezasına bağlamak için kanun teklifi verileceğini öğrendiğimizde ayağa kalkmak gerektiği düşüncemizi dikkate almayan Baro yönetimlerinin neden kurulları bağımsız kılmadığını anladık. Elimiz kesilirken kolumuzun nasıl bağlı kaldığını gördük, bizler bu mücadele sürecinde elbette çok şey öğrendik, kurumsal olarak nasıl çalışıldığı kadar bir kurulun istenildiğinde nasıl çalıştırılmadığını da öğrenmek kendi kişisel mücadele tarihlerimize dip not olarak düştü.
Baro yönetimlerinden kent ve çevre mücadelesinde aktif olmalarını istemek dışında hiçbir beklenti içinde olmamıştık oysa. Bu nedenle dilimiz sivrildikçe, sözümüzün gücü artarken başımızdaki Demokles’in kılıcı daha da keskinleşti. Ama sosyal ilişkilere yatırım yapanların dünyasının kurallarının egemen olduğu bir yönetim anlayışında Kurulumuzdan esirgenen desteğin anlamını sonunda çözdük. Tabandan demokrasi söylemlerinin sakız olduğu bu çağda, nasıl da kolay adam asmaca oynandığını tam da bu kurullar mücadelesinde gördük. Diğer kurullarda yaşanan sorunlara sessiz kalmadık. Kalamazdık da.. Ekolojik mücadelenin kitleselleşmesi ve Baro’nun taraf ehliyeti bilincinin geliştirilmesi için sadece yazı yazmak için bulunduğumuz Yayın Kurulu’nda yönetim ile kurul başkanlığı arasında doğan gerilimin faturası haksız olarak Kent ve Çevre Kurulunda çalışan bizlere kesildiğini gördük.
Ama bu yaşanan sorunları kişiselleştirerek kendi üzerine alan ve efendi köle diyalektiği içinde, öfkesini kurulumuzun çalışmaması için harcayan yöneticilere buradan bir kez daha hatırlatırız ki, biz sadece yaşamın savunucusu olarak Baro’da görev aldık. Hiçbir zaman dar çıkar çevrelerinin hesapları içinde olmadık.
Çevre sözcüğünü dar anladıysanız, biz bundan sonra bu sözcüğü de kullanmayacağız. Ama unutulmasın ki Ankara Barosu’nun onlarca kurulunun son bir yıllık bütçe harcamaları içinde iki senede toplam 3000 TL’den az harcama ile en çok etkinliği çıkarmamamızı, bizimle övünmeniz için yapmadık. Biz kimseden himmet ve nimet beklemiyoruz. Yıllardır her evrak havalesinde görüldüğü gibi Baro yönetiminin hala bizim çevre komisyonu olduğumuzu sanmasına inanamıyoruz. 61. olağan genel kurulu çalışma raporuna da bu şekilde geçse de biz, yani Ankara Barosu Kent ve Çevre Kurulu’nun 8.10.2010 tarihi itibariyle müstafi üyeleri, sadece ülke içinde değil enternasyonel bir politik hatla ekoloji mücadelesinin hukukçu ve eylemcilileriyle de buluşmak imkanlar aramak için buradaydık. Bunun için de yaşadığımız ilk büyük darbe Hukuk Kurultayında çevre hukukunun ara başlık olması isteğimizin, Kurultayın sermayedar sponsorların ilgisini çekmeyen bir konu olduğu için reddedildiğini öğrendiğimizde yaşadık. Ancak çalışma raporundaki bütçe kaleminde gördük ki konuya ilgi göstermeyen sponsorlar değil, 360.000 TL harcayan Baromuzmuş.
İkinci ve en son darbeyi, Ankara Barosu etkinliği olarak Avrupa Sosyal Forumu kapsamında İstanbul’da düzenlenecek kent ve çevre hareketi avukatları buluşmasında yaşadık. Dedik ki Kurul olarak İstanbul’da bir hukukçular buluşması organize etmek istiyoruz. Yurt dışından da konuklarımız gelecek, bu konuyu gündeminize alın dedik. Tamam yapın dediler. Hazırlıklarımıza başladık, hem ülke içinden hem de ülke dışından misafirlerimize çağrı yaptık. Ki sadece bu insanların konaklama giderleri ile toplantı salon kirası ve bir günlük öğle yemeği parasının karşılanmasını için Barodan 5000 TL istemiştik. Baro düzenleyin tamam denilen etkinlikle ilgili bizden program istedi. Programı sunduk, bütçeyi kalem kalem çıkardık. Etkinliğe gideceğimiz gün elden yapılacak ödemeler için baro’ya gittiğimizde yönetim kurulu’nun etkinliğin masraflarını karşılamama kararı aldığını öğrendik. Yönetimimiz son anda sadece iki yönetim kurulu ile Kent ve Çevre Kurulu üyesinin yol parasını karşılamaya karar vermiş. Öğrendik ki Baro adına bir etkinlik yapılması için de masraf Kurul üyelerince karşılanırmış. Gördük ki bir ay önceden programı çıkarılan, konuşmacı konukları davet edilen, fakat bu etkinliğin masraflarını baro karşılanmayacaktı. Peki ne mi oldu? Baro masrafını karşılamaya karar aldığı göndereceği, açılış konuşmasını yapacak olan Yönetim Kurulundan kimseyi göndermediği gibi bu masrafları kurul avukatlarına yükledi. Hala yurtdışından katılan iki misafirin ödenmeyen iki faturası ile birkaç avukat meslektaşın faturası elimizde duruyor. Bu sayede rica minnet davet ettiğimiz insanlarla ilişkilerimiz gerildi. Dönüşte Yönetim Kurulu ile tek tek konuşulduğunda, neden ödemiyorsunuz diye sorulduğunda kimisi benim haberim yok dedi, kimisi ben şerh koymuştum ama tutanağa geçmedi dedi, kimisi de espri ile konuyu geçiştirdi. Anlaşılan emir demiri kesiyordu. Kişisel hırs ve kaprisler yöneticilik basiretinin önüne geçtiğinde, Ankara Barosu’nun uluslararası itibarı da bir kenara itilebiliyordu. Biz bunu öğrendik. Bu durum Yönetim Kurulundan bir üyenin alınan karar altına koyduğu şerhe de konu oldu, varsın olsun. Para itibardan önce gelir nasılsa. Biz hala Belçika’dan gelen misafirlerin masraflarını ve bozulan kişisel ilişkilerimizi düşüne duralım, yönetim kurulundan bir arkadaşın nasıl da Barselona’da bir kurul etkinliği olarak tatile gittiklerini gülerek ballandıra ballandıra anlatması içinde bulunduğumuz garip durumun bir tezahürü olsa gerek. Bu biletler önümüzdeki dönem yönetim kurulunun önüne yeniden gelecek. O zaman bu durumumuz, bu kürsüden verilen sözlerin ve kurumsallığın samimiyetini sınamak için yeni yönetime tarihi bir sınav olacaktır.
Bu hikaye ardından, kurul faaliyetlerimizi arkadaşlarımızla değerlendirirken, 300.000 TL’lik kurullar ve komisyonlar harcaması içinde 2000 TL’lik bir harcama kalemine sahip olmamız da bizim bu sistemde tutunamamızdaki temel nirengi noktalarından biriydi sanırız. Bu kurulardan toplam üç sayfa etkinliği olan üç kurula ayrılan 150.000 TL’lik bütçenin anlamını da çözmekte bu bağlamda sıkıntı çekmiyoruz. Tabi bir de şunun. İki senelik dönemde Baronun harcama kalemleri içinde yer alan, yaklaşık 150.000 TL’lik çay ocağı giderlerinin. Buradan bir kez daha soruyoruz. Karadeniz’de yok olan çay tarlalarının korunması için Kurul olarak verdiğimiz emek, Baro’da kaba bir maliyet hesabıyla iki yıl içinde içilen 150.000 bardak çaydan daha mı az önemlidir?
Gülünecek halimize ağlıyoruz. Hesabımız günde Baro’da 4000 bardak çay içildiğini gösteriyor. Bizeyse, himmet medeniyeti bu mu yoksa bir hesap hatası mı var diye de sormak kalıyor. Aslında bu konuda söylenecek çok söz var, ama ne kimsenin efendisiyiz ne de kölesi olduk, ne de bundan sonra olacağız. Kimsenin çanağına su taşımayacağız. 8 Ekim 2010’da verdiğimiz istifalarımızla Ankara Barosu çok değerli bir çalışma grubunu kaybettiğini ileride daha iyi görecektir. Biz kent ve çevre mücadelesinin mağdurları ile sokaklarda buluşup bildiğimiz yolda bizim gibi düşünen emektarlar ile kol kola yürümeye devam ederken yolundan dönen dönsün, biz dönmüyoruz. Yeni bir mecrada, krizin yaşandığı kır ve kent topraklarında mücadele arayışımıza dayanışma ile devam ediyoruz.
Bugün Genel Kurula verdiğimiz önerge ile genel kurula da tarihi bir görev yüklüyoruz. Diyoruz ki, genel kamu menfaatini ilgilendiren kent ve çevre davalarının adli yardım hizmetinden yararlandırılması, dava masraf ve bilirkişi ücretlerinin adli yardım fonundan karşılanması için Baro yönetim kuruluna yasal değişiklik için girişimde bulunması için görev verin ve yetkilendirin. Bu sayede Ankara Barosu hak arama mücadelesinde yeni bir zemin yaratmak için çaba harcasın, öncü olsun, ama Genel Kurul olarak buna da karşı çıkarsanız söylenecek bir sözümüz daha var.
‘Anlaşılan “çevre” sizin için altında piknik yapacak bir ağaç gölgesinden ibaret…’
Hepinizi saygıyla selamlıyoruz.. EKOSOSYALİST AVUKATLAR ANKARA. 09.10.2010 |