İklim değişikliği sonucunda kıyısal alanlardan binlerce kişi göç edebilir. Kekova’da suyun içinde gördüğümüz Lahitleri 100 yıl sonra görmeyebiliriz. Üniversiteler kendini günlük politikalardan izole etmelidir. Atananlar nitelik yerine artık kendilerine yakın olanı seçiyor. Bu da bir nevi partizanlık. Deniz ve okyanus araştırmaları denince akla ilk gelen isimlerden birisi Prof. Dr. Bayram Öztürk. Öztürk’le deniz çevresinde meydana gelen değişiklikleri, küresel ısınmanın denizleri nasıl etkilediğini, Saros Körfezi’nin neden koruma altına alınmadığını ve üniversitelerin AKP iktidarıyla birlikte nasıl siyasallaştığını konuştuk.
- Birleşmiş Milletler Çevre Örgütü’ne Akdeniz için hazırladığınız “İklim değişikliği ve Türkiye denizlerine etkileri” konulu bir rapor var? Raporu özetler misiniz?
B.Ö. - Evet. Bu rapor iklim değişikliğine karşı Akdeniz’de neler olacak sorusuna cevap arayan bir çalışma. Öncelikle, Akdeniz ve Karadeniz iklim değişikliğinden ve ısınmadan fazlasıyla etkilenmeye başladılar. Örneğin, Karadeniz’de birçok Akdeniz kökenli deniz canlısı görülmeye başlandı. Salpa, kupes, gün balıkları, sardalya, baraküda gibi balıklar artık Kırım yarımadasına kadar ulaştılar. İğneada kıyılarında Salpa balıkları avlanıyor. Yani deniz canlıları iklim değişikliğine karşı yayılım alanını genişleterek tepki veriyor. Diğer yandan, zehirli denizanalarından pusula denizanası artık Karadeniz’de. Bunlar iklim değişikliğinin sonuçları veya etkileri. Marmara Denizi’nde ise balon balığı gibi zehirli balıklar görülmeye başlandı. Yine, Kızıldeniz kökenli bir tür kabuklu deniz canlısı bir şekilde binlerce mil kat edip ağlara takılıyor. Yani Karadeniz gitgide Akdenizleşmeye başladı ki bu her bakımdan çok tehlikeli bir süreç. Mesela, balıkçılığımızı ele alalım, deniz suyu sıcaklığının artışı sonucu bu denize girip uyum sağlayan yeni canlılar yerli balıkların örneğin hamsinin veya palamutun yerini alırsa bu balıkçılık için tam bir sosyal ve ekolojik felaket olur. Çünkü, balıkçıların av yöntemlerini ve ekipmanlarını değiştirmesi veya balık avcılığındaki azalmalar sektördeki bunalımı daha da derinleştirir. Ekolojik yönden ise 20 yıl önce tankerlerin balast sularıyla Karadeniz’e giren taraklı medüzün yarattığı tehlikeden daha fazlasını bekleyebiliriz. Dahası Karadeniz’in yer yer 180 metreden sonraki derinliklerinde bulunan hidrojensülfür tabakasının bu denize giren tatlı ve tuzlu su girişindeki azalmayla değişmesi olası. Sanki bilim-kurgu romanı gibi bir şey ama bundan 20 yıl önce Marmara Denizi’nde zehirli denizanalarından korunmak için yazlıkçıların plajlara ağ gereceklerini anlatsalar kimse inanmazdı. Bütün bu ekolojik değişimlerin takibi ve irdelenmesi son derece önemli. Kaldı ki, Akdeniz ve Karadeniz su mübadelesi başta olmak üzere birbirlerine hayat veren, kan veren, birbirlerini etkileyen iki deniz.
- Akdeniz’de durum nedir?
- Akdeniz’in tropik sinyaller vermesi son 10 yılda oldukça arttı. Yani Akdeniz, son 30-40 yıldan beri giderek daha tuzlu ve sıcak bir deniz haline gelmeye başladı. Özellikle 1000 metrenin altındaki derin sularda sıcaklık 0.13 C, tuzluluk ise yüzde 0.4 oranında arttı. Böylece Akdeniz’in içinde Kızıldeniz gibi bir deniz daha oluşuyor. Bu şu demektir, Akdeniz’in sıcaklık ve tuzluluk koşulları Kızıldeniz’e o kadar benzemektedir ki bu deniz 50 türün üzerinde Kızıldeniz kökenli balık türünü barındırmaktadır. Bu sayı ayrıca her yıl artmaktadır. Bir anlamda iklim değişikliği nedeniyle deniz içinde başka bir deniz daha oluştu Akdeniz’de. Akdeniz tropikalleşmeye başladı. Kızıldeniz kökenli birçok deniz canlısı artık sadece İskenderun’da değil, Ege Denizi hatta Marmara’ya kadar yayıldı. Ama bu değişimden daha çok Doğu Akdeniz etkilenmektedir. Yapılan değerlendirmeler 2100 yılında deniz suyu sıcaklığının 1.5 C ile 3.4 C arasında artacağını gösteriyor. Akdeniz’deki ısınma kıyı yapılarını, limanları, balıkçılığımızı, turizmi temelden etkileyecek nitelik kazanmış durumda. Su seviyesindeki 10 cm’lik bir yükselme bile kıyıda 1 metre yükseklikte bir etki yapıyor. Su seviyesinin değişmesi halinde dalyan ve lagünlerde yapılan balık avcılığı bundan olumsuz etkilenecek. Sulak alanların şekli değişecek, sahillerin büyük bir kısmı su altında kalacak. Türkiye kıyıları özellikle Ege ve Akdeniz’in çoğu kıyıları sedimenter dolgu malzemesi. Bu malzeme dış etkilere karşı çok kararsız ve dağılma özelliğine sahip. İklim değişikliği sonucunda kıyısal alanlardan binlerce kişi göç edebilir. Kekova’da suyun içinde gördüğümüz lahitleri 100 yıl sonra göremeyebiliriz. Çin kaynaklarında Orta Asya’da Doğu Türk İmparatorluğu’nun yıkılmasının iklim değişikliği nedeniyle olduğunu açıklayan belgeler var. Bu bakımdan konunun güvenlik, stratejik, sosyal, ekonomik ve bilimsel yönleriyle ele alınması çok önemli.
Deniz kirliliği turizmi vuruyor
- Son yıllarda denizlerimizde görülen denizanalarının çoğalma sebepleri nedir?
- Bu denizanalarının bir kısmı Kızıldeniz’den Süveyş Kanalı yoluyla Akdeniz’e geçip yayılıyorlar. Bunlar zehirli denizanaları. Akıntı yönüne bağlı olarak İsrail, Mısır, Lübnan, Suriye ve daha sonra Türkiye,Yunanistan vs. devam ediyorlar. Bu yayılımı iklim değişikliği ve ısınma tetikliyor. Bu nedenle Kızıldeniz’den gelen yeni türler Akdeniz’de oldukça başarılı oldular. Diğer neden ise denizlerdeki besin zincirindeki kopuşlar. Yani besin ağında bulunan deniz canlılarının nüfuslarının azalması veya düşmesi ki bunun da temel sebebi aşırı balıkçılık ve kirlenme olgusu. Denizlerimizde denizanalarını yiyen deniz canlılarını tükettik, uskumru, kolyos, aybalığı, vatoz, denizkaplumbağaları. Tabii bir de kirlenmenin başladığı veya kirlenmiş yerleri tercih eder bu canlılar. Denizler her değişime çok çabuk tepki verirler. Örneğin son yıllarda, İspanya, İtalya ve Fransa’da aşırı denizanaları patlaması yüzünden yazın plajlar boşalıyor. 2007 yılında sadece İspanya’da en az 30 bin kişi denizanası yakınmasıyla sağlık kuruluşlarına gitti. Fransa’da Nice’te günde 50 şikâyet geliyor zehirli deniz canlılarından. Öldürmese de zehirli bir canlıyla birlikte hiç kimse çocuğunu denize sokmaz. Sorun giderek sosyal bir nitelik kazanıyor. Tur operatörleri bağlantılarını iptal ediyorlar. Bu sorun bizim sularımız içinde geçerlidir ve bu durumda turizmdeki mukayeseli üstünlüğümüzü kaybederiz. Bütün bunlar denizlerde iklim değişikliğinin ve küresel ısınmanın en somut göstergeleri.
- Akdeniz dışında neler oluyor?
- Akdeniz dışında ise örneğin Kuzey Kutbu’nda eriyen buzullar nedeniyle ulaşım yolları kısalıyor. Kutup rotasını takip edip Uzakdoğu ve Avrupa’ya ulaşmak için ticari amaçlı seyir denemeleri başladı. Bu Malaka veya Süveyş Kanalı’ndan daha kısa bir rota. İleride bu boğazların önemi azalabilir. Ayrıca eriyen buzulların olduğu bölge petrol ve doğalgaz açısından iştah kabartıcı. Rusya, Danimarka, Norveç başta olmak üzere bu bölgenin deniz yatağının paylaşımı için uzlaşma arıyorlar. Artık yeni bir iklim jeopolitiği ortaya çıkıyor dünyada.
Ülkeler buna göre kendilerini yeniden konumlandırıyorlar. Gıda güvenliği, biyoteknoloji ve enerji konularına öncelik vererek yeni tedbirler alıyorlar. Örneğin büyük ilaç şirketleri kanser ve enfeksiyon hastalıklarına karşı ilaç olarak kullanılmak üzere başta sünger, denizyıldızları ve tulumlu hayvanlar olmak üzere binlerce deniz canlısından aktif madde elde etmek için denizlerde tarama yapıyor. Denizlerde oldukça önemli gen kaynakları var. Birçok ülke gelecek 20-50 yıllık politika ve stratejiler üzerinde çalışıyor. Bunlar üzerinde bizim de çalışmamız gerekiyor.
- Balık çiftlikleri işi ne oldu? Taşınma tartışmaları devam ediyor mu?
- Denizlerde üretimi arttırmamız şart, çünkü bu nüfusu sadece kuru fasulye ile besleyemezsiniz. Balık, sağlık ve hayvansal protein demektir. Balık çiftlikleri devletten izin almış işletmeler. Bunlar bir gecede kurulmuş gecekondular değil denize. Devlet bunlara yer gösterdi. Şimdi de taşının diyor.
- Deniz araştırma seferleri nasıl geçti?
- Yunus-S araştırma gemisiyle Doğu Akdeniz’deki araştırmaları Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Suriye ve Lübnan arasındaki kıyı ve uluslararası sularda üç yıl devam etti. Bu araştırma Doğu Akdeniz’de canlı kaynaklarının korunması ve sürdürülebilir işletilmesi açısından büyük önem taşıyordu. Bu aynı zamanda ülkemizin deniz araştırmaları tarihinde bir sıçrama taşı. Cumhuriyet tarihinde sadece İstanbul Üniversitesi’nin yaptığı bir çalışmadır bu. Bilim tarihi bunu böyle yazacaktır.
Bu araştırmalarda, Güney Kıbrıs’ın nüfuz bölgesi iddia ettiği alanlar da dahil örneklemeler ve ölçümler yapılmıştır. Bu anlamda ilk kez bir Türk araştırma gemisi Doğu Akdeniz’de Suriye ve Lübnan karasularında araştırma izni aldı. Karadeniz’de Romanya’da çalıştık. Bu devletlerin uzmanları da gemiye davet edilerek bu ülkelerin sularında su kirlenmesi, küresel ısınma ve yeni balıkçılık alanlarıyla ilgili araştırmalar yapıldı. Bunların sonuçları gelecek yıl yapılacak Akdeniz Bilim Konseyi toplantısında sunulacak. Bu araştırmadan elde edilen veriler uluslararası kurumlarla da paylaşıldı. Araştırma ülkemizin Doğu Akdeniz’deki yeni sınır çizimi girişimleri karşısında bilimsel gücünü göstermesi bakımından önemliydi. Araştırmaya katılan bütün bilim insanlarını tekrar kutluyorum.
- Akdeniz’de Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) tartışmaları ne durumda? Hazırlanan haritalar var mı? Bu sorun başka hangi sorunları tetikler?
- Prof. Sertaç Hami Başeren ile birlikte Türkiye’nin MEB haritasını hazırladık. Bu üç yıllık bir çalışmanın ürünü ve haritayı da yayımladık. Türk Deniz Araştırmaları Vakfı’nın sitesinden görülebilir. Burada sorun yok. Sorun AB’nin hazırlattığı haritaların hakkaniyete uygun olmaması. AB, Kıbrıs adası ile Yunanistan’ı münhasır ekonomik bölgeleri vasıtasıyla birleştirerek Akdeniz’i bize adeta kapatıyor. Bu kabul edilemez bir durum. Esasen 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi kapsamında MEB konusu balıkçılık alanları ve yönetimini düzenlemek amacıyla çıkartılmıştı. Akdeniz’de MEB alanları denilince açık denizde balık avcılığının düzenlenmesi önce akla gelir. Türkiye’nin kendi karasularında balık stoklarındaki azalma nedeniyle avlanma için yeni açık deniz balıkçılık sahalarına ihtiyaç var. Böylelikle büyük boylu (30 m. üzeri) tekneler için yeni av sahaları bulunarak aşırı avcılığın önüne geçilmesi gerekiyor. Özellikle Karadeniz’deki su ürünleri stoklarındaki azalma karşısında yeni tedbirlere ihtiyaç var ama açık deniz alanlarının sınırlandırılması bu plan için engel. Düşünsenize Akdeniz’in açık deniz alanlarında palamut veya sardalya avlamak için Mısır veya Güney Kıbrıs hükümetlerinden izin isteyeceksiniz. Çünkü balıkçılık av alanlarını kendi MEB alanı içine aldı bunlar. Dolayısıyla bu yeni sorunları tetikleyecek. İşin bir de petrol tarafı var ki şimdi Amerikalı şirketler Güney Kıbrıs’ın vereceği lisanslarla petrol aramak istiyorlar. Ama aynı alanlara Türkiye de ruhsat veriyor. Dolayısıyla bazı alanlar çakışıyor. Yani Doğu Akdeniz iyice ısınacak. Ayrıca, Akdeniz’de birçok ülke MEB ilan ediyor, en son örnek Fransa. Bunu başka ülkeler izleyecek tabiatıyla. Yani Pandora’nın kutusu açıldı.
Bence, Türkiye’nin Ege ve Akdeniz olmak üzere iki farklı deniz politikası izlemesi gerekmektedir. Özellikle Ege Denizi için yeni politikalar geliştirilmesi ve balıkçılık yönetimi, kirlenmenin önlenmesi ve koruma alanları oluşturulması konusunda yeni arayışlara gidilmesi lazım. Böylece Yunanistan’ın ve AB’nin bu konudaki inisiyatifi de elinden alınmış olabilir.
Doğu Akdeniz ise deniz yetki alanlarının paylaşılması konusunda yeni gelişmeler olduğundan bütün bölgenin AB suları ilan edilmesi önlenmelidir. AB’nin bütün Doğu Akdeniz’i Türkiye’ye kapatma çabalarına sonuna kadar karşı çıkılmalıdır. Bu konuda hazırlanan haritalara karşı kendi haritalarımızı ve önerilerimizi sunarak politikalar geliştirmeliyiz.
- Saros Körfezi neden koruma altına alınmıyor?
- Türkiye denizlerinde kıyısal alanlarda yani ülke karasuları içinde ilk korunması gereken yer Saros Körfezi’dir. Bu konuda Koruma Kontrol Genel Müdürlüğü’nün geçen yıl tarafımıza yaptırdığı bir araştırma var. Bu araştırmada biz Saros Körfezi’nin balıkçılık dahil her tür deniz etkinliği için koruma alanı ilan edilmesini önerdik. Burası zaten doğal bir akvaryum. Karadeniz ve Marmara’ya geçen balıklar burada beslenirler ve büyürler. Lüfer, palamut, kılıç hepsi burada beslenirler. Saros birçok balığın üreme yeridir. Ama kılıç balığı azaldı, tekir, barbunya, berlam ve diğer dip balıkları aşırı avcılık sonucu tükendi. Bunların stoklarının yenilenmesi için ciddi bir koruma ve yönetim planı gerekiyor. Balıkçılığa kapanan bir bölgeye balık sayısını arttırmak için suni resif amaçlı araba, beton blok veya başka bir şey atmaya gerek yoktur. Sistem kendini kısa sürede yeniler.
Ayrıca, bu bölge Çanakkale savaşları nedeniyle dünya kültürel mirasının bir parçası. Hâlâ Morto Koyu’nda ve Mehmetçik Feneri’nin altında denizin dibinde birçok batık ve savaş kalıntısı duruyor. Saros kıyıları binlerce insana mezar olmuş bir yer. Sadece bu neden bile Saros Körfezi’nin korunması için yeterli bir gerekçedir. Bu konuda ilgili bakanlıkları yani Tarım ve Köy İşleri ile Çevre ve Orman bakanlıklarına konunun daha iyi anlatılması ve baskı yapılması lazım.
SÖYLEŞİ LEYLA TAVŞANOĞLU
PORTRE Prof. Dr. BAYRAM ÖZTÜRK
Eski İÜ Su Ürünleri Fakültesi Dekanı. Aynı fakültede ders vermeye devam ediyor. Merkezi Monaco’da bulunan, Monaco Prensi Albert’in başkanlığını yaptığı CIESM (Akdeniz Bilim Komisyonu) ve Türk Deniz Araştırmaları Vakfı (TÜDAV) kurucu başkanı ve yönetim kurulu üyesi. IMO (Uluslararası Denizcilik Örgütü) Deniz Çevresini Koruma Komitesi Türkiye delegesi. 50’nin üzerinde makalesi ve dört kitabı var. Birçok deniz ve okyanusta araştırmacı olarak görev yaptı.
Cumhuriyet 20.09.2009
|