Kapitalizmde Mücadele Çıkmazları (Hande ATAY) Yazdır E-posta
Pazar, 19 Aralık 2010

İnsan tek başına her şeydir, insan tek başına hiçbir şeydir.

Bugün, egemen ağzın diliyle “sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşamak”  için atıkları ayrıştırmak, naylon poşet kullanmamak, günlük kullanımlarda su tasarrufunda bulunmak gibi bireysel mücadeleler tek başına anlam taşımadığı gibi, siyasi içeriği boşaltılmış örgütlü bir çevrecilik mücadelesi de yeterli değil. Çünkü sermaye-emek, sermaye-doğa çelişkisinin keskinleştiği ve doğanın - emeğin sermaye tarafından sömürüldüğü bir süreçten geçiyoruz. Bununla birlikte“muhteşem bir şeyleştirme makinesi”  olan sermaye, kendi yasalarıyla kendisini yeniden üretmekten ve “yeşil vitrinler” için yeni sömürü alanları yaratmaktan asla vazgeçmiyor. Canlı, cansız bütün varlıklar; bütün öğelerimiz ve dolayısıyla kendisinden türediğimiz bütün kaynağımız kapitalizm koşullarında paramparça oluyor. Bu“şey”leştirme, bizi ve doğayı kontrolü altında tutuyor. Şeylerin dünyasında ise iki seçenek dayatılıyor bize; ya tüketici sıfatını bilinçsizce taşımaya devam etmek ya da yeşil vitrinlerin şaşalı ürünlerini kullanarak bireysel tatmin tesellisiyle sözde ekolojiye duyarlı bir yaşam seçmek. Seçimimiz hangisi olursa olsun, kazanan her zaman belli tabi: sermayenin kârı. Bu iki seçeneğin birazcık dışına çıkıp ufak çapta sorgulamalara başlandığında ise en fazla sermayenin hukuk kuralları için sermayenin yargı organlarını kullanmak gelir akıllara. Ama kuralların ve devlet aygıtlarının aidiyetinin kimde olduğunun belli olduğu noktada, bu da anlık, yanlı ve dolayısıyla yetersiz bir çözüm olmaktan öteye gidemeyecektir.

Bu durumda içinden geçtiğimiz çağda üçüncü bir seçenek yaratmak zorundayız. Çünkü yeşil ürünler tüketerek bir sonuca varamayacağımız gibi, kendi geleceğimizle ilgili doğrudan karar alamadığımızda yargı yoluyla, geleceğimize ilişkin karar alma süreçlerine uzaktan seyirci de kalamayız. İşte bu sebeple halk için halktan doğan ve mücadeleyle şekillenen kurucu bir iradeye ihtiyacımız var. Bu yolda yargı mücadelesi ve sermaye arasındaki ilişki ile yeşil bakış açısı taşıyan bireysel ve örgütlü dünya görüşüyle hesaplaşma hususlarına değinmeden hayalini kurduğumuz iradeye kavuşmak mümkün görünmüyor.

Kurallarıma İtaat Et!

Temel kural basit; sermaye yayılır-yayıldıkça büyür-büyüdükçe nesneleştirmeye devam eder. Bu şekilde işleyen kapitalist üretim, büyümeyle birlikte daha vahşi bir yıkımı beraberinde getirir. Zenginler ve yoksullar arasındaki uçurum, toplumsal eşitsizlikler, devasa ordular, militarizmi besleyen silah sanayi, giderek büyüyen şirketlerin ve şirketleşen devletlerin ekolojik umursamazlıkları, ekolojik krizin nedenini zaten çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Daha da vahimi; sermaye büyüdükçe, büyürken vahşileştikçe kendi meşruluğunu kendi yasaları üzerinden sağlamaktaki istikrarlı tutumunu sürdürür. Bir yandan da üzerimizde kurduğu egemenliğini, teknolojiyle birlikte genişletmeye devam eder. Sermaye egemenliği, kendi yasaları, kendi kurallarıyla hukuk devleti gibi moral değerlerle sınırlı gibi görünen ancak sınırsız olarak kendine çizdiği/çizdirdiği hareket alanında birikimini genelleştirir. Sermayenin genelleşmiş çıkarı olarak hukuk, yasakoyucunun gerçekleştirdiği bir normlar bütünü içinde, insan-doğa ilişkilerini belirlerken, hem doğayı hem de emeği yeniden temellük eder.

İşte tam da bu noktada, Türkiye’de yeni sermaye birikiminin yaratığı yıkıma ve bu yıkımın ekoloji mücadelesindeki yansımalarına bakmak gerekiyor. Bunun için uzağa gitmeye gerek yok. 2004 yılında 5177 sayılı Maden Kanunu hazırlık sürecinde, Newmont'un yöneticilerinden Gordon Nixon,  "...Ankara'daki Newmont yetkilileri ile eşgüdüm içerisinde..." yasanın hazırlandığını dillendiriyordu . Yine yasanın yürürlüğe girmesinden önce Eldorado Gold Şirketi temsilcilerinin de içinde bulunduğu 20 işadamı, başbakanı ziyaret ediyor ve bu ziyaret sonrasında "...Maden Kanunu Meclis'te, yabancı yatırımın önünü açan yasa da çıkarıldı sorunlarınız çözülecek..." denilerek Bergama’daki olayların Uşak’ta yaşanmaması için başta Kanadalı altın şirketi olmak üzere işadamlarına güvence veriliyordu . Ancak kanun ve yönetmelikler, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay tarafından iptal edilince 5995 sayılı Maden Kanunu yürürlüğe girdi . Artık insanların yararına olan işletme kararını bakanlık mensuplarından oluşan bir kurul verecek; kurulun kararı ise kamu yararı yerine geçecek. Dahası maden şirketleri faaliyetleri kısıtlanırsa zararları ödenecek, herhangi bir faaliyet kısıtlamasında dahi kazanılmış bir hak olarak maden ruhsatları korunacak. Faaliyet kısıtlamaları ise ancak kanunla yapılabilecek. Oysa hukuk, önemi nedeniyle genelde temel hak ve özgürlüklerin kanunla sınırlanmasını öngörmektedir. Demek ki madencilik faaliyetleri yasakoyucu tarafından bir temel hak ve özgürlük önem derecesinde görülüyor. Bu da sermaye faaliyetlerinin en üst düzey hukuki güvencelerinin altında yatan algıyı gösteriyor.

Sermaye sadece kanunlar üzerinden değil, yargı organlarınca verilen iptal-yürütmenin durdurulması kararlarını dolanmak suretiyle de kendi kurallarını uygulamaya devam ediyor. Bergama-Ovacık’ta altın madeni şirketlerine karşı 1990’lu yıllarda başlayıp hala devam eden hukuksal mücadele de bunun açık bir örneğidir: Önce altın madeni işletmesine izin veren idari işleme karşı verilen idare mahkemesi kararı Danıştay tarafından yaşam ve çevre hakkı lehine bozulmuştur . Ardından hızlıca hazırlanan TÜBİTAK raporu doğrultusunda Başbakanlık tarafından kanunsuz bir emir çıkartılmış ve Sağlık Bakanlığı tarafından şirkete 1 yıllık deneme izni tahsis edilmiş, bu sefer de izne karşı yürütmeyi durdurma kararı verilmiştir . Sonrasında ise Bakanlar Kurulu şirketin çalışmalarını sürdürebilmesi için gizli bir “prensip kararı” almıştır. Nitekim sürecin AİHM başvurusu  sonucunda da Türkiye, yargı kararlarının dolanılmasının hukuk devleti ilkesine aykırılık teşkil ettiği gerekçesiyle mahkûm edilmiştir.

Bergama’da, Ovacık’ta, Kışladağ’da ve daha pek çok yerde yargı organının ve siyasi iktidarın açık bir savaşına dönüşen hukuk mücadeleleri küresel altın madeni şirketlerini zarara uğratınca sermaye zararını telafi etmek ve kârını büyütmek amacıyla hareket alanını genişletmeye devam etmiştir. Ne tesadüf ki, zorlu ve uzun hukuk mücadelelerin ardından elde edilen kazanımların çöpe atılması yine hukukun kendisi tarafından gerçekleştirilmiştir. Demek ki yargısal yollarla hak aramak-aradığını sanmak, çoğunlukla küçücük bir kutunun içinde halkalar çizmekten başka bir kapıya çıkmıyor uzun vadede.

Sermaye hukukunun, toplumsal eşitsizlikleri ve kapitalizmin kendi krizini yine kendi eliyle açığa çıkardığının hâlihazırda farkındayız. Gerçekten de bugün, bu kalkınmacı hukuk pratiği yeni sömürgecilik anlayışı temelinde geç kapitalistleşen ülkelerin yönetici elitinin elinde biçimlenmektedir. Sermaye büyüdükçe, ekonomik pazar da büyüyor ve yeşil etiketlilerle vitrinlik yeni sömürü alanları yaratılıyor. Yeşil kapitalizm, istihdam ve sürdürülebilirlik maskeleriyle ekolojik krizi daha da derinleştiriyor. Ve şu an kapitalizm açısından sürdürülebilir olan tek şey, kapitalizm ve dolayısıyla ekolojik krizden başka bir şey değil. Tam da bu noktada mücadele pratiğine duyulan güncel ve acil ihtiyaç, aynı zamanda toplumun yeniden hukuk inşasının başlangıç noktası.

Ayrıca Kork Benden!

Yeni hukuk arayışı öncelikli olarak kişinin ve örgütlülüğün kendi korkularıyla hesaplaşmasını zorunlu kılıyor. Tarihin hiçbir devresinde olmadığı kadar çıplak beden siyasetin merkezinde olmasına karşın, ekoloji mücadelesi içindeki unsurlar, dış bir varlık adına hareket ediyormuşçasına varlıklarını sürdürüyor. Zaman zaman karşılaştığımız, ekoloji mücadelesini siyasetten ayrı tutma gerekliliği savunusu, mücadelenin bir varoluş biçimi olduğu gerçeği karşısında görmezden geliniyor. Oysa bu mücadeleler, kapitalizmi karşısına almakla, kendi dünyaları için alan açma pratiklerini de üretiyor. Bunun farkında olunmasa da kapitalizmin ötesini kurgulamak için, mücadelenin olası sonuçlarından biri olan, başka bir topluma hazır mıyız sorusu her daim diri tutuluyor. Asıl korkular da burada başlıyor.

Özgür bireylerin özgür topluluklar oluşturarak direnmesi, örgütlenmesi, tepkilerini ifade etmesi çeşitli yollardan bastırılmaya çalışılan günümüzde, topluluğu özgürlüğünden asıl alıkoyan ise çelişkinin ortasında kişinin - örgütün özgürlük idealini açığa çıkartamamasıdır. Devleti ve iktidarı arkasına alan büyük sermayedarlar, hukuku kendi lehlerine şekillendirmeye devam ettiği gibi turuncu sendikaları, sivil toplum kuruluşları ile sistemle entegrasyonun tüm modellerini de bir özgürlük biçimi olarak dayatıyor. Kumdan kafasını çıkaranın kaybedeceği şeyin kellesi olduğu her daim hatırlatılarak, sistemin özgürlük idealleri fetişleştiriliyor. Tıpkı, iktidar ve muhalefet parti belediyelerinin organik pazar açma yarışları gibi, tıpkı çevreci buzdolapları ya da klima üretme yarışına giren uluslararası şirketler gibi bu pazara hizmet sunacak sermayedarlar yanında, onların ürünlerini tüketecek bir yurttaşlar ordusu da kurulur. Tüketici yurttaşların mücadelesini de onlar adına kurulu sivil toplum kuruluşları yürütür. Yeşil ekonomi başlığı altında pazarlanan evler, arabalar reklamları süsler. Tüketiciler, şovenist STK’cılar da tıpkı şirketler gibi aynı amaca hizmet eder; ekolojik kriz derinleşmeye devam eder. Pazara yeni mallar girebilmesinin tek yolu budur çünkü. Pazarın talep edenleri olduğumuz anda, yeni kitle olan bizler artık sosyal sorumluluk projelerinin nesnesi haline dönüşüveririz. Bu bir yanıyla da insanların kendi üretim ve tüketim alışkanlıklarıyla ve değer yargılarıyla hesaplaşmaktan uzak durmasıyla yakından ilgilidir. Toplumsal yaşamın köklü dönüşümünün getireceği yok olma korkusu, kendisini yeşil tüketimin göbeğinde bulur.

Bu korku kültürü devlet-sermaye ve toplum arasındaki ifade uzlaşmazlıklarını da doğurur. Doğanın kendi kendini yeniden üretmesi ve toplumun kendi kendini yönetebilir kılması için gerekli irade açığa çıkmaz, susturulur. Bu noktada da liberal illüzyonun demokratik maskeleri bizlere çözüm olarak sunulur.

Maskelerimi de Tepe Tepe Kullan! 

Devletin şiddetine uğrama “korkusu” içerisinde sisteme getirilen eleştirilerin, bilinçlere yerleşmiş sistem içerisinden yapılıyor olması, bireysel ve örgütlü ekoloji mücadelelerini de bazı çıkmazlara sürükler. En temel çıkmaz ise çelişkiyi aradığımız noktada başlıyor. Sermaye-devlet karşısında doğa ve emeğin özgürlüğünü işaret ettiğimiz her noktada, çevrenin siyasete bulaştırılmaması savunusu aslında bu korku halinin de en önemli göstergesi. Çünkü bireyler, geri çekilmeye, direnişlerini bölmeye ya da en azından yürüttükleri mücadelenin adını koyamamaya mahkûm ediliyor. Genel bir toplum çıkarının korunması iddiası, temel çelişkinin devletle toplum arasında yürüdüğü teziyle süsleniyor. Mücadelelerin ayrı ayrı termik santrallere, HES’lere, GDO’lara, nükleer santrallere, altın madenlerine, nikel madenlerine karşı oluşturulmasını, doğa sömürüsünü emek sömürüsünün uzağında konumlandırmadığını söylediğimiz her anda, “çevrenin korunmasında toplumun genel çıkarı vardır!” yanılsaması göğüslenmiş oluyor. Oysaki toplumun genel çıkarı ile özgürlükleri geliştirecek olan toplumsal kesimlerin genel çıkarı ve özgürlükleri birbirinden farklıdır. Bir su şişeleme fabrikasının su ile ilgili çıkarı ve özgürlüğü ile suyun kaynağında yaşayan köylünün suyun korunmasındaki çıkarı aynı ve ortak değildir. 

Ama bir kez, genel çıkarı savunmak adına ekoloji mücadelesi, sömürülenlerle birlikte hareket etmeyi eksen olarak yitirdiğinde, hemşerilik zeminine sıkışmış yerel örgütlenmelerle varlık bulmaya çalışır. Tam da mücadele ettiğimiz kapitalizm sarkaçlarından biri olan milliyetçiliğin mikro kısmını besleyerek, onu yeniden üretir. Yerele hapsolan örgütlenmelerin, mikro-milliyetçi yapısı kapitalizmle doğru orantılı olarak savaş, devlet terörü, militarizm gibi unsurları tekrar hayata geçirmesi bakımından -doğal olarak kapitalizme karşı bir mücadele olması gereken- ekoloji hareketini daha temelden sarsar. Uluslararası sermayenin, teoride ve pratikte kurduğu hukuk düzeni ile devletin kolluk gücünü arkasına alarak gerçekleştireceği bir ticari faaliyete karşı, yapılacak olan eylemlerde milli sembollerin kullanılması, zaten kapitalizmin yaratmış olduğu ulus-devlet algısının milli reflekslerini yüce yaratıcısı kapitalizme karşı kullanmak gibi ironik bir durumu da o anda işaret ediverir.

Bir yönüyle de ekoloji mücadelesi bir öz örgütlenme, eşitlik ve özgürlük programı olmaktan çıktığı ölçüde, ekolojik krizi kapitalist devlet aygıtına içkin olarak görme gerçeği atlandığında  mevcut sistem partileri üzerinden bir ekoloji muhalefeti yürütmek de meşrulaştırılır. Ekoloji hareketi bu yüzden sıklıkla, egemenlerin çift kutuplu kirli siyaset arenasında, muhalefet partilerinin aracı olarak kullanılıp atılma mağduriyetini de taşımaktadır.

Uzmanlıklara ve bölgelere bölünmüş, üstelik etrafı milliyetçilikle örülü bir ekoloji hareketi bu aşamada ataerkil ve dolayısıyla hiyerarşik bir yapılanmayı da beraberinde getirmektedir. Çünkü, kapitalizm kendisini “doğaya hükmeden erkek” üzerinden patriyarkal egemenliğiyle de birleştirmektedir. Statütokocu, hiyerarşik şekillerdeki bu yerel örgütlenmeler kadınların, lezbiyen, gay, biseksüel, transeksüel bireylerin toplumdaki varlığını görmezden gelen/dışlayan bir süreç olarak aslında kapitalizmin egemenlik döngüsü ezberlerini bu sefer de heteroseksist yapı üzerinden devam ettirmektedir.

Yoksa Hala…! 

Emek ve doğa, bir bütün olarak, insanların varlık koşuludur. Çünkü, insanı kendi emeğine ve üretim sürecine yabancılaştırarak egemenliğini kuran sermayenin, aynı zamanda doğa olan her şeyi “doğal” birer hammadde kaynağı haline dönüştürmesi, bizi “doğal olarak” şu sonuca götürmelidir: emek ve doğa sömürüsü eşzamanlı işleyen bir süreçtir. Nitekim maden şirketleri ucuz işgücü olarak taşeron işçi çalıştırmakta, her yıl binlerce işçi maden kazalarında ölmektedir. Tuzla’da ölen işçiler, Amasra termik santralinde ucuz emek olarak kullanılıp atılan Çinli köleler gerçeği de karşımızda durmaktadır . Bu anlamda diğer işçi direnişlerini de yalnızca emek sömürüsüne bir karşı duruş değil, doğa sömürüsüne bir karşı duruş olarak örgütlemek bu eşzamanlı işleyen süreç  bakımından çoğunlukla kaçınılmazdır. Bu sebeple kişilerin, kişilerden oluşan örgütlerin, örgütlerin ve bireylerin siyasetlerinin yaşayabilmesi en basit anlamda doğanın ve yaşam alanının mevcudiyetine bağlıdır. Emek sömürüsüne karşı çıkarken, doğa sömürüsünü geri plana atmak; insanca yaşamı kapitalizme karşı savunmak anlamında çelişkili görünmektedir. Bu yüzdendir ki ekoloji, yedeklenen siyasetlerle sürdürülemeyecek kadar önemli, komisyon ya da parti sıfatı olamayacak kadar birincildir, öncüldür.

Artık çevreci ya da projeci bir STK mücadelesi, toplumsal mücadelenin süsü olarak hareket etmenin ötesine geçmek kaçınılmaz bir zorunluluktur; ama aynı zamanda ekoloji mücadelesini yerel hareketlere indirgeyen, köylü taban hareketleri olarak gören anlayışın da tarihsel sınırını görmek gerekir. Kapitalizme karşı verilen ekolojist mücadelede, ekolojik krizin patlama noktaları etrafında örgütlenme ihtiyacı ise acildir. Kapitalist üretim biçimleri ortadan kaldırılmadıkça, toplum ve doğa arasındaki ussal ve sürdürülebilir ilişki imkânsız görünmektedir. Marx’ın işçi sınıfının durumuna dair “Işık, hava vb.-en basit hayvani temizlik- insan için ihtiyaç olmaktan çıkar. Pislik-insanın bu kokuşması, uygarlığın lağımı insanın hayat unsuru haline gelir. Doğal olmayan evrensel ihmal, kokuşmuş doğa, insan için bir hayat unsuru haline gelir”  tasviri artık insanlığın şimdiki ve gelecek zamandaki yaşam biçimidir . İnsan-doğa arasındaki temel ilişkinin aşılarak , doğanın bir parçası olan insanı yeniden özüne döndürebilmek özgür bir örgütlenmenin yaratılmasıyla mümkündür. Özgür bir biçimde kurduğumuz mücadelemizi anti-statükocu, anti-heteroseksist mekanizmalar üzerinden yürütmek, bunu yaparken sistem ezberlerine hapsolmamak, kalkınma ideolojisine karşı net bir tavır belirleyebilmek, emeği ve doğayı özgürleştirmek için ulusal ve uluslararası düzeyde dayanışmak bizim aynı zamanda gelecek kuşaklarımıza karşı da bir yükümlülüğümüzdür.

Bu sebeple kapitalizmin sebep olduğu ekolojik maliyetlere yeşil bir süs verilerek  yeni kâr alanları yaratılmasına, demokrasi ve insan hakları adı altında gizlenen gerçeklerin liberal illüzyonuna karşı, özgürlükçü ve eşitlikçi siyasi bir düzen talebini barbarlığın kıyısında öne sürmek, bizi karşı tarafa, yani mümkünlerin kıyısına da çıkartıyor.

Merkezileşen bir barbarlığın karşısında gerçek anlamda doğayla birlikte özgürleşmek içinse bir kolektif yaratmak gerekiyor. Bu kolektif, bugün en yakın tehlike olan liberal pazar ekonomisi ve siyasal olağanüstü halin karşısında, en geniş cephe ile mücadeleyi örgütleyebildiği oranda toplumun yeniden inşası için yeni bir kurucu irade fikrine o kadar yakın olacaktır.

Çünkü; “Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler…”  

Hande ATAY- Ekoloji Kolektifi

Kaynakça:

  LOWY, Michael, “Ekososyalist Bir Etik İçin”, s.1.
  http://www.evrensel.net/04/03/17/ekonomi.html#1,
  http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=77929, 2003.
  RG 27621, 24.06.2010.
  Danıştay 6. D. 13.5.1997, E.1996/54777, K.1997/2312.
  İzmir 1. İdare Mahkemesi, 23.1.2002, E.2001/239.
  Taşkın ve Diğerleri/Türkiye, 10.11.2004, para. 136.
  BARKA, Ertuğrul, “Tükiye’de Çalıştırılan Çinli Köleler Köleliğimiz Olacak”, http://www.izmirizmir.net/bilesenler/koseyazilari/yazi.php?yazi_no=1341, 21.03.2010.
  ÖZKAYA ÖZLÜER, Ilgın, “Ekososyalizm Nedir Ne Değildir?”, http://www.ekolojistler.org/ekososyalizm-nedir-ne-degildir-ilgin-ozkaya-ozluer.html, 19.11.2009, s.2.
  MARX, Karl, Early Writings, 359-60 aktaran: J.B.FOSTER, Marx'ın Ekolojisi, Ankara, 2001, s.113.
  YİĞİTER, Cenk, “Marksizmde Ekoloji”, http://www.ekolojistler.org/marksizmde-ekoloji-cenk-yigiter.html, 04.10.2006, s.7.
  ÖZLÜER, Fevzi, “Marksizm ve Doğa”, http://www.ekolojistler.org/marksizm-ve-doga-fevzi-ozluer.html, 04.10.2006, s.4.
  LOWY/KOVEL, “Ekososyalist Bir Manifesto”, http://www.ekolojistler.org/ekososyalist-bir-manifesto-joel-kovel-michael-lowy-cev.-emre-erg.html, 10.10.2006, s.2.
  AYHAN, Ece, Mor Külhani.

Makale, "Kolektif" Ekososyalist Dergi 'nin 7. sayısında (Kasım 2010) yayınlanmıştır. 

 
< Önceki   Sonraki >