Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunması Üzerine Bir İnceleme (Ilgın ÖZKAYA) Yazdır E-posta
Salı, 23 Ocak 2007

Binlerce yıllık uygarlık tarihi içinde insanın doğrudan doğruya veya doğa ile birlikte yarattığı kültürel varlıklarının ve doğa varlıklarının  korunması, çağımızda insanlığın ortak sorunu olan ve üzerinde önemle durulması gereken bir konudur.[1]  Kent dokusunun, ‘kentsel kimliğin önemli bir verisi’[2]ve ayrılmaz parçaları sayılan bu varlıkların tahribinin etkileri, günümüz yaşam alanlarını, insanın mekanla ve uzamla ilişkisini, yaşanılan yer olarak oikosu etkileyeceğinden çok geniş bir eksende değerlendirilmeye tabi tutulabilir. Bu varlıkların korunması ve geliştirilmesi öncelikle bu varlıkların bulunduğu bölgedeki halkı etkilese de, özellikle doğa varlıklarının korunması, insan varlığının maddi temellerini geliştirilmesi açısından tüm bir insan türünü ilgilendirir. Kültürel varlıklar ise, toplumsallaşmış insanın, insan olma belleğinin somut görüntüsü olması açısından, insanın toplumsal devingenliğinin yaratılmasında ve yeniden üretilmesinde önemli bir unsurdur. Bu varlıklar, bir halkın yaşadığı topraklara ve bu topraklardaki uygarlıkların bıraktığı yaşam alışkanlıklarına ve yaşanan dönemin biriktirdiklerine sahip çıkabilmeyi sağlayacağından tüm ülkenin ve hatta dünya halklarının genel menfaatini içerir            

“İnsanlığın ortak mirası’ kapsamında değerlendirilen  bu varlıkların özellikleri ve  önemleri, ülkemizde de bu varlıkların korunması ve geliştirilmesi hususunda düzenlemeler yapılmasına neden olmuştur. Bu amaçla, anayasal[3] bir koruma sağlanmış; bu konuda  pek çok düzenleme yapılmış, konu ile ilgili kurumlar oluşturulmuş, koruma giderek daha çok sayıda kurum, kuruluş ve kişiyi ilgilendiren bir durum haline gelmiştir.  Tabiat ve kültür varlıklarının korunması politik, ekonomik ve hukuki araçlarla mümkündür. Bu üç araç birbiriyle etkileşimli ve bağımlı bir ilişki içindedir. Birbirlerinden bağımsız değerlendirilemeyeceklerinden,  tek başına hiçbir araç koruma hususunda başarı sağlayamaz. Bütünsel ve etkili bir koruma politikası, ekonomik ve hukuki araçlarla anlam taşıyabilir. Bu nedenle özellikle kültür ve tabiat varlıkları koruma hukuku bu temellerinden koparılmadan değerlendirilmelidir.  Bu nedenle de incelemede, ülkemizde ‘koruma’ etkinliğinin, ekonomik, politik, hukuksal açıdan ve toplumsal duyarlık  açılarından düzeyi açımlanacaktır. Bu noktalardan hareketle geliştirilen yöneltilerin,  nasıl bir koruma yaklaşımına yaslandığı anlaşılmaya çalışılacaktır.          

 A. POLİTİK VE EKONOMİK AÇIDAN KORUMA  

Koruma politikalarını üç temel başlık altında  incelemek mümkündür. Bunları kültür ve tabiat varlılarını ekonomik bir değer olarak koruma, bu varlıkları toplumsallaştırarak koruma ve özsel bir değerleri olmaları nedeniyle bu varlıkları  koruma olarak ayırabiliriz. Sondan başlayarak açıklayacak olursak; ‘özsel bir değerleri’ olduklarından hareketle doğa varlıklarının korunması yaklaşımının temelleri, geleneksel anlamda romantik doğa korumacı yaklaşımlara kadar götürülebilir. Ancak bu korumacılık anlayışının politik karakter kazanmış biçimlerinden biri Nazi Almanyası’nda ‘Alman Varlığının’ bir unsuru olarak sayılan kültür ve doğa varlıklarının korunması yaklaşımı gösterilebilir.[4] Bunun dışında ontolojik açılımlı ekoloji yaklaşımlarında[5] ve derin ekoloji[6] akımları içinde de ‘özsel-kendinde değerli olmaları’ ekseninde bir korumacılık yaklaşımının geliştirildiği söylenebilir. ‘Toplumsallaştırarak korumada’ varlıklar, kamusal bir varlık olarak mülkiyet konusu yapılır. Tüm toplumun, devlet dolayımlı ya da doğrudan bu varlıkların korunmasında hak ve sorumluluğunun olduğu ve bu konuda da temel hukuksal ilkeleri belirleme de devlete etkin bir rolün verildiği korumacılık yaklaşımıdır. [7] ‘Ekonomik bir değer olmaları nedeniyle koruma’ yaklaşımı ise özellikle liberal kapitalist politikalarda, varlıkların ekonomik değerleri göz önüne alınarak; piyasa mekanizmaları doğrultusunda, ekonomik getirileri amacıyla korunmalarıdır. Türkiye’de de koruma politikasının temel olarak buradan beslenmeye başladığı söylenebilir. 1980’li yıllardan itibaren Türkiye’de yükselen liberal kapitalist politikalar etkilerini koruma politikaları üzerinde de göstermiştir. Kalkınma hedefinin öncelik kazanması ile kültür ve tabiat varlıkları da bu hedefte bir araç olarak kullanılmaya başlanmış ve “kent için bir ticari unsura dönüşmüş, turist çekiminde etkin bir araç haline gelmiştir.”[8] Piyasa ekonomisi içinde bir meta halini alan bu varlıklar, turizmin başat aktörleri sayılarak farklı bir konuma oturtulmuşlardır.[9] Koruma politikaları açısından bütünsel ve etkin bir çerçeveye sokulmayan varlıkların, ülkenin kalkınma yolunda bir araç halini alması; 3.beş yıllık kalkınma planında da belirtildiği gibi ‘ülkeyi sanayileşerek kalkınma hedefinden saptıracak hiçbir yükümlülük kabul etmeme’ koşulu ile birleşince tamamen korumasız bırakmıştır.Yine bu dönemden itibaren yapılan düzenlemelerin farklı zamanlarda ve farklı kurumlarca çıkarılması aralarında uyum bulunmamasına birbirleriyle  ve uluslararası sözleşmelerle çelişen hükümler ihtiva etmelerine ve çok sayıda kurumun yetkili kılınması koruma konusunda bütünlükçü politikaların uygulanmadığını göstermiştir.             

 1.Sürdürülebilir Kalkınma[10] Yaklaşımı Çerçevesinde Korumacılık              

Sürdürülebilir kalkınma, “özünde; bugünkü nesiller ile gelecek nesillerin imkanlarını tehlikeye atmaksızın kendi ihtiyaçlarını karşılamasını mümkün kılan bir kalkınma modeli olmasının yanı sıra, iktisadi kalkınma ile sanayileşme hedeflerinin ve yöntemlerinin de, yerküremizin fiziksel olanaklarıyla bağdaşmasını öngörmektedir.”[11]  Buna göre sürdürülebilir kalkınma anlayışının, temelinde ekonomik büyüme ile koruma dengesini gözeten bir amaca sahip olduğu söylenebilir.  Bu dengede, kalkınma yolunda varlıkların tahribinin, yok olmasının önlenmesi ve korunarak geliştirilmesi amaçlamaktadır. Ancak bu amaç, kalkınma hedefinde bir ‘işlev’ sahibi olmaları halinde varlıkların korunması şeklinde uygulama bulmuştur. Yani, korumacılık, piyasa modeli içinde gelişerek varlıkların ancak ekonomik bir ‘değer’ olmaları ve işlevleri oranında koruma kapsamı içinde değerlendirilmeleri anlamına gelmiştir. Oysa ki bu varlıkların sosyo-ekonomik değerleri “sadece parasal karşılığı olan, ölçülebilir bir değer olarak anlaşılmamalı; yapının kültür varlığı olmasından ya da koruma eylemine konu olmasından kaynaklanan değeri”[12] içerir.             

1.1 Büyümenin Korumayı Öncelemesi 

Kalkınma hedefinde araçsallaşan  koruma konusu varlıkların, ekonomik getirileri ölçüsünde değerlendirilmeleri, bu varlıkların değil; kalkınmanın öncelendiği bir yapıyı işaret eder. Pek çok kanun ve yönetmelik ile hukuki bir düzlemden de beslenen bu anlayış, özellikle son dönem çıkarılan kanunlarla belirginlik kazanmıştır. Özellikle son dönem kamuoyunun gündeminde  de yer alan Maden Kanunu da bu anlayışın sonuçlarının yansıtıldığı bir kanun olarak, kültür ve tabiat varlıklarını (SİT alanları), milli parkları, ormanları, meraları, zeytinlikleri,sulak alanları, su havzaları, kıyıları, tarım alanları, özel çevre koruma bölgeleri, kayıtsız ve şartsız olarak madencilik faaliyetine açmıştır.[13] “Her türden ve her ölçekte koruma tedbirini madenciliğin önünde engel olarak gören düzenlemeyi hazırlayan zihniyet; madencilik sektörünün geliştirilmesi söylemiyle söz konusu yasalar ile sınırlı da olsa korunan tarım topraklarımızı, mera alanlarımızı, ormanlarımızı, milli parklarımızı, tabiat parklarımızı, tabiat anıtlarımızı, sit alanlarımızı, ağaçlandırma alanlarımızı, kıyılarımızı, sulak alanlarımızı, su havzalarımızı, turizm bölgelerimizi sıradan madencilik faaliyet sahası olarak kabul ederek, bütün bu değerlerimizi büyük bir talan ve tahribata açmıştır.”[14] Bu yasanın temel anlayışı “çevrenin geliştirilmesinin, insan ve çevre sağlığı ile ülkemizin doğal ve kültürel zenginliklerinin korunmasının,  madencilik faaliyeti önünde bir engel görülmesi”[15] üzerine inşa edilmiştir.  Aynı şekilde “1980’li yılların başında çıkarılan 2634 sayılı Turizmi Teşvik Yasası’yla turizm alan ve merkezlerindeki hazine arazileri ve bu arada da “devlet ormanı” sayılan alanlar yerli ve yabancı turizm yatırımcılarına, son derece düşük bedellerle tahsis edilebilmesine imkan tanınmış”[16] ve bu kanun  yapılan değişikliklerle genişletilmiş ve son olarak da 3213 sayılı Turizmi Teşvik Kanunu’nun 8 inci maddesi ve bu maddeye dayanılarak çıkarılan orman alanlarının tahsisine ilişkin yönetmelik ile de orman alanlarında yapılaşma baskısının artmasına imkan verilmiş milli parklar, orman alanları ve kıyı alanları üzerinde doğal kaynak yönetimi ve stratejisi/planlaması olmaksızın yatırım yapılmasının yolu açılmıştır  “Topluma ait değerlere kişisel çıkarlar ve kısa vadeli beklentiler için el konulması bir yağmacılık kültürünü oluşturmakta”[17] ve bu da kültür ve doğal miras üzerinde ciddi bir tehlike olarak kendini göstermektedir. Korumacılık  ve ekonomi ilişkisinin irdelenmesine yine son dönemde yaşanan gelişmelerde ciddi veriler sağlayacaktır:        

1.2.Ekonomik Gelişme İle Koruma Politikasında Denge          

Koruma konusu varlıkları, kalkınma hedefinde araçsallaştıran anlayışın aksine “çevreyi dışlamayan kalkınma kavramı, ekonomik gelişme ve sağlıklı çevreyi yaratma ve koruma amaçlarının çelişen hedefler olmadığı varsayımına dayanmaktadır.”[21] Bu dengenin korumacılık faaliyetine ilişkin en açık örneği ‘sürdürülebilir turizm’ kavramı içinde tanımlanabilir.Turizm faaliyeti ekolojik, jeolojik ve estetik pek çok sorunu doğurabilen ve gerekli önlemler alınmadığı takdirde kültürel ve doğal varlıkların sürdürülebilirlik olanağını yok edebilen bir faaliyettir. Turizmin doğal ve sosyo-kültürel çevre üzerindeki olumsuz etkilerini en aza indirebilmek geliştirilen ‘sürdürülebilir turizm’ anlayışı “turizm olayını oluşturan etkenlerin ve varlıkların nitelik ve niceliklerini kaybetmeden sürekliliğini sağlanması anlamına gelir.”[22]  Bu tanımdan da yola çıkarak sürdürülebilir turizmin, doğal kaynakların rasyonel olarak ve özgün değerlerini gözeterek kullanılması temeline dayandığı söylenebilir.  Bu yaklaşıma pek çok eleştiri getirilmiştir. Buna göre “sürdürülebilirlik yaklaşımında  bir yandan turizm kaynaklarının kullanımına devam edilirken, diğer yandan aynı kaynakların gelecek nesiller tarafından da kullanılabilmesini güvenceye alacak şekilde korunması gerektiği (ve korunduğu) ileri sürülmektedir. Bazılarınca kullanırken koruma iddiası gülünçtür, çünkü kullanım kaçınılmaz olarak değişiklikler ve bozulmalar getirecektir. Sürdürülebilirlik karın ve kullanımın uzun döneme yayılmasını amaçlar. Bu da doğal olarak ‘akıllı kullanım’ olarak nitelenen stratejileri beraberinde getirir. ”[23]  Bu nedenle, kullanımın başarısı için korumacılığı ön planda tutan turizm politikalarının geliştirilmesi; bunun için de sürdürülebilir kalkınmanın temel ilkeleri  olarak kabul edilen “toplumsal çıkarların gözetilmesi, yaşam kalitesinin yükseltilmesi ile dünyanın canlılığının ve çeşitliliğinin korunması ilkelerinin netleştirilmesi gerekir.”[24]  

 

B. HUKUKİ AÇIDAN

1.Anayasal koruma altında  kültür ve tabiat varlıkları: 

Anayasa’nın 63.maddesinin birinci fıkrasında, devletin destekleyici ve teşvik edici tedbirler ve önlemler alacağı belirtilmiştir. Anayasa’nın madde gerekçelerinde ise bu hususun, varlıkların bulunması, toplanması, restorasyonu ve müzelerde sergilenmesini sağlamayı; tahribini, yurt dışına kaçırılmasını önlemeyi; koruyucu mevzuatın geliştirilmesini ve eğitim konusunu kapsadığı belirtilmiştir. İkinci  fıkradaki sınırlama ve muafiyetlerden kastedilenin ise (gerekçede) özel mülkiyet konusu varlıkların sahiplerinde bırakılarak onlara bu varlıkları korumaları için yardımda bulunulmasını ve kanunla sınırlama getirilmesi halinde de menfaatlerin denkleştirilmesi ilkesi gereği uğradıkları zararların tazminini içerdiği belirtilmiştir. Bu halde devletin bu varlıkların korunması ve geliştirilmesi hususunda anayasal bir görevi olduğu söylenebilir. Ancak sosyal ekonomik hak ve ödevler altında düzenlenen tarih, kültür ve tabiat varlıklarının  korunması görevi yine anayasanın bir başka maddesi, 65.madde,  gereği devletin ekonomik istikrarını korunması için ancak mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirileceği belirtilmiştir. Yani devlet, bu varlıların korunmasını sağlarken mali kaynaklar gözeterek yerine getirecektir.Bu düzenlemeye paralel olarak 2863 sayılı kanunun 7.maddesinin 2.fıkrasında devletin imkanları göz önünde tutularak taşınmaz kültür varlılarının tespitinin yapılacağı belirtilmiştir. Bu madde anayasa mahkemesinin önüne geldiğinde anayasa mahkemesi anayasanın 65. maddesini göz önüne alarak ‘(…)devlete böyle bir malî külfet yüklenirken, onun sahip olduğu imkânlar gözden uzak tutulamaz. Bu imkânlar düşünülmeden, çok fazla eserin korunmak için belirlenmesi, bunların gerektiği gibi korunamaması sonucunu da doğurabilir.Anayasa’nın 65. maddesinde, Devletin, sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile belirlenen görevlerini, ekonomik istikrarın korunmasını gözeterek, malî kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getireceği öngörülmüştür. Kültür varlıklarının korunmasında da buna benzer bir kısıtlama getirilmesi Devlete verilen koruma görevinin amacına ve anayasa koyucunun iradesine ters düşmez.’[25] diyerek devletin bu varlıklar üzerindeki görevlerini yerine getirirken mali kaynaklarla sınırlı olduğunu belirtmiştir. Mülkiyet hakkının düzenlendiği anayasanın 35.maddesinde, mülkiyet hakkının kamu yararı gereği sınırlanabileceği ve bu hakkın toplum yararına aykırı kullanılamayacağı düzenlenmiştir. Buna göre kültür ve tabiat varlıklarının özel mülkiyete konu olması halinde de, bu hakkın toplum yararına aykırı kullanılamayacağı ve bu hak sahibinin mülkiyetine tabi varlığı kullanmasının kamu yararı gereği sınırlanabileceği belirtilebilir. 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 5.maddesinde[26] bu varlıkların ‘devlet malı’ olduğu belirilmiştir. Bu halde özel mülkiyete tabi olsun yada olmasın bu varlıkların ‘kamusal mal’ niteliği, onların kamu yararına aykırı kullanılamaması sonucunu doğurur.Bu noktada mülkiyet hakkına getirilen bu sınırlamanın temelinde, “kamu yararı ile koruma ve geliştirmenin karşılıklı ilişkisinin gelişerek ve gelecek kuşakların haklarını da güvenceye alacak şekilde sürdürülmesi”[27] amacının bulunduğu belirtilmelidir. 

2.Diğer Hukuki Düzenlemeler Ve Kültür Ve Tabiat Varlıkları:     

İlk Asar-ı Atika Nizamnamesi 1868’de çıkarılmış, 1878’ de hazırlanan nizamname de ise ilkine göre daha tutarlı ve geniş düzenlemeler yapılmıştır. 1906’da çıkarılan son Asar-ı Atika Nizamnemesi’nin sistemi, 1973’de çıkarılan 1710 sayılı Eski Eserler Kanunda korunmuştur.Ancak zaman içinde çağdaş bakım ve korumada yetersiz kaldığı ve çelişkili hükümler taşıdığı ileri sürülerek 1983’de, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu yürürlüğe sokulmuştur. 1987 yılında bu kanunun pek çok maddesinde değişiklik yapılmış ancak bu kanuna da pek çok eleştiri getirilmiştir. Bu eleştiriler kanunun yetersiz, özensiz, dikkatsiz ve hatta gayri ciddi, çelişkili, bilimsellikten uzak ve ceza yaptırımlarının kanunilik ilkesine aykırı olduğu ve koruma kurullarının siyasi etkiye açık olduğu[28] yönünde olmuştur. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nda bu varlıklarla ilgili hizmetlerin bilimsel esaslara göre yürütülmesini sağlamak üzere Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu ve bakanlıkça belirlenen bölgelerde Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulları öngörülmüştür. Bu kurulların yılar içindeki evrimi ise 1952 yılında Anıtlar Yüksek Kurulu ile başlar. Anıtlar Yüksek Kurulu 1710 sayılı kanunla değişik bir statüye kavuşmuş; gönümüzde de her konuda yetkili yüksek kurul modelinden desantralizasyona uğrayarak önce yüksek kurul ve bölge kuruluna ve son olarak da yüksek kurul ve koruma kurul gibi bir yapıya ulaşmıştır. Gelinen son yapıda  temel yetkiler koruma kurullarına ait olup; Yüksek Kurul senede iki kere toplanan, danışman niteliğinde, ilkeler  belirleyen ve zaman zaman da hakemlik görevi yapan bir yapıya sahiptir. Kurulların  kararları bağlayıcı olup bu kararlara itiraz mercii olarak da yalnız idari mahkemeler belirtilmiştir. Kararlarının bağlayıcı olması ve ilke kararlarının da bu kararlarda emsal teşkil etmesi nedeniyle kültür ve tabiat varlıklarının korunması açısından kurulların önemi ve işlevi çok büyüktür. Kültür ve tabiat varlıklarının korunması konusunda Türkiye pek çok uluslararası antlaşmaya taraf olunmuş, pek çok kanun, yönetmelik, tüzük ve kararname hazırlanmıştır. Pek çok  kurum ve kuruluş bu konuda görevli ve yetkili kılınmıştır. Ancak kurum ve kuruluş sayısının artması olayların çözümünde yetki kargaşasına yol açmış ve bu  doğan boşluk varlıkların korunması ve geliştirilmesini zorlaştırılmıştır.Örneğin Çevre Kanunu’nun[29] 1.maddesinde “doğal ve tarihsel zenginliklerinin korunması” Çevre ve Orman Bakanlığı’nın görev alanında tanımlanırken, Kültür ve Tabiat Varlılarını Koruma Kanunu[30] aynı görevi Kültür ve Turizm Bakanlığı’na vermiştir. Kanunen her iki bakanlığın da koruması altında bulunan bu varlıkların tahribi, ülke dışına kaçırılmasının ve yok olmasının önüne geçilememiştir  Kurumsal örgütlenme açısından kültür ve tabiat varlıklarının korunması merkezi idare açısında temelde Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ve bakanlığa bağlı taşra teşkilatı eliyle yürütülür. Ancak son dönem yaşanan ‘kamu yönetimindeki değişim’ sürecinde hazırlanan Kamu Yönetiminin Temel İlkeleri ve Yeniden Yapılandırılması Hakkındaki Tasarı[31] bu bakanlığın taşra teşkilatının kapatılmasını ve  bakanlığın yeki ve görevlerinin belediyeler ve il özel idarelerine devrini düzenlemektedir.  Bu varlıkların korunması ve geliştirilmesi öncelikle o varlığın bulunduğu yöredeki insanların menfaatini içerir. Bu noktada, bu varlıkların korunmasında yerel yönetimlere düşen görevler tartışmasız önemlidir. Ancak yerel yönetimlerin yeterli mali kaynakları sağlamasında merkezi idarenin bir fon aracılığı ile desteği gereklidir.Ayrıca  politikaların belirlenmesinde ve yerel yönetimlerin yürüttüğü koruma faaliyetlerinin koordinasyonunun sağlanmasında merkezi idare de önemli bir rolü olmalıdır.

C. TOPLUMSAL DUYARLILIK      

Kültür ve tabiat varlıklarının korunmasında etkili ve bütüncül bir koruma politikası gereklidir. Koruma politikasında “bireyin toplum adına özveride bulunması” [32] da diğer ekonomik ve politik yöntemler kadar önemlidir. Bu özveri bireylerin yaşadıkları mekanla ve sahip oldukları değerlerle kurdukları ilişki çerçevesinde gelişir. Ancak bireylere yüklenen özveri tek taraflı olamaz. Buna karşın “korumanın toplumsal bir görev olduğunu çıkardığı yasalarla kabul eden devlet, anıt eserlerin korunması dışında tüm maddi yükü bireyin üzerine yıkmıştır.” [33] Bu nedenle Devlet öncelikle uygun politikalarla koruma araçlarını ve mali altyapıyı sağlamalıdır. Korumanın etkin şekilde sağlanamamasının tek sebebi, koruma konusunda bireylerin toplumsal görevlerini yerine getirmek için duymaları gereken “ bilinç eksikliği” [34]  değildir.  Koruma, teknik bir alt yapıyı ve hukukun uygulanmasını talep eden toplumsal bir duyarlılıkla gelişebilir.            

 

Koruma konusunda yaşanan olumsuzluklara karşı sayıları her gün artan sivil toplum örgütleri, son yıllarda doğa ve kültür varlıklarını koruma konusunda da önemli girişimlerde bulunmaktadır. Sivil toplum örgütlerinin bu girişimleri temelde  politika belirleme ve alınan kararların uygulanması noktasında katılım taleplerine dayanmaktadır. Bu nedenle de örgütlerin talepleri, alınan kararlarda ve politikalarda halkın katılımına yer verilmemesine duyulan tepki merkezinde gelişmiştir. Toplumsal duyarlılıkların koruma politikasında iki tür eğilim barındırdığı söylenebilir. Bunlardan birincisi, devletin koruma politikasında atıl kalmasından hareketle doğrudan ve aktif bir biçimde kültürel ve doğal varlıkları korumaya yönelik bir politikadır. Özellikle, Sivil toplum örgütleri, müzelerin, tarihi anıtların, kentsel dokunun korunmasında etkin roller almaktadır. Bunun dışında diğer koruma biçimi ise, dolaylı ve devleti koruma politikasında aktif rol almaya davet eden korumaya ilişkin hukukun hayata geçirilmesini savunan bir biçimdir.             Özellikle son dönemde, Allonoi, Hasankeyf ve Munzur Vadisinde yapılmak istenen baraj projelerine karşı yöre halkından ve diğer bölgelerden gelen destekle oluşturulan duyarlılık, güçlü bir mücadele hattı yaratmıştır. Buralarda oluşturulan duyarlılığın temelinde de,  başta yöre halkının ve daha sonra da tüm halkın yaşadıkları topraklarda karar vericilerin tek taraflı tasarrufuna ve gelişme- koruma ikilisinde gelişmenin öncelenmesine duyulan tepki bulunmaktadır.Yöre halkının yaşadığı topraklar üzerinde söz sahibi olma isteği genişlemiş ve destek bulmuştur.Ancak korumanın temelinde yatan temel sorunu bilinçsizlik olarak gören devlet, bilinç sonucu oluşan bu tepki gruplarına karşı katılım araçlarını genellikle kapalı tutmaktadır.

SONUÇ: 

Ülkemizde varlıkların ekonomik değer olarak ele alınması, pek çok varlığı koruma dışı bırakmıştır. Bu yok olmada toplumsal bilinçsizlikte etkili olmuştur. Ancak son dönemlerde pek çok duyarlı örgüt kültürel ve doğal varlıkların korunması amacıyla faaliyetlerde bulunmaya başlamış; bu faaliyetlerle hem toplumsal duyarlılık sağlamayı hem de bu alanda alınan hukuk dışı kararlara karşı hukuki mücadele vermeyi amaçlamışlardır.  Doğal ve kültürel varlıkların korunması ekonomik, politik ve hukuki araçlarla mümkündür. Başarılı ve etkin bir koruma için bu araçların birlikte ele alınması gerekir. Koruma politikalarının hayata geçirilmesindeki süreç, bireylerin de katılımına açık olmalı ve toplumsal duyarlılık gösteren sivil toplum örgütlerinin görüşlerine de yer verilmelidir. Bu yolla özellikle idarenin işlemleriyle, anayasal koruma altındaki doğal ve kültüre varlıkların ilgili kanunlarına ve diğer düzenlemelere uygun korunup korunmadığı, katılım  araçlarından ‘başvuru’ olanağı ile denetlenmiş olacaktır. Bu halde korumanın, ekonomi ve politikayı içeren teknik bir alt yapı ve hukukun uygulanmasını talep eden toplumsal bir duyarlılıkla gelişebileceği söylenebilir.   

ILGIN ÖZKAYA/ EKOLOJİ KOLEKTİFİ

Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır


[1]

Ergun Gürpınar, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Üzerine, İÜSBFD, No: 23-24 (Ekim 2000-Mart 2001)

[2]

Gönül Tankut, Kültür ve Tabiat Varlıkları, 1.Ulusal İdare Hukuku Kongresi, 3.kitap, Çeşitli İdare Hukuku Konuları, Ankara, 1-4 Mayıs 1990, s. 1147

[3]

MADDE 63 - Devlet, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlar, bu amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirleri alır.Bu varlıklar ve değerlerden özel mülkiyet konusu olanlara getirilecek sınırlamalar ve bu nedenle hak sahiplerine yapılacak yardımlar ve tanınacak muafiyetler kanunla düzenlenir.

[4]

Bu konuda bakınız, Luc Ferry, “Nazi Ekolojisi”, Cogito, sayı:2, 4. Baskı, Güz 1994, s.75-85.

[5]

Bu konuda bakınız, Joel Kovel, Tarih ve Tin, Ayrıntı Yayınları, 2.Baskı, İstanbul, 2000.

[6]

Derin ekoloji yaklaşımı içinde Hardin ve  Naes’in derin ekolojist düşünceleri ve eleştirisi için bakınız, Hasan Ünder, Çevre Felsefesi, Doruk Yyınları, Ankara,1996, s. 190-245.

[7]

Bu koruma anlayşı ekseninde Türkiye üzerine bir açılım getiren Çağlar’a göre, “doğal kaynakların yönetilmesine yönelik teknik çalışmaları planlayan ve yürüten kurum ve kuruluşların, çiftçi örgütleri ile  kooperatif üstbirliklerinin ve üniversitelerin ilgili fakülte ve/veya bölümlerinin temsilcilerinden oluşmuş; varlığı, özerkliği ve yaptırım gücü anayasal olarak güvenceye alınmış” topluluklarca korunması gerekliliği vurgulanır. Yücel Çağlar, Baltalar Kafamızda, ‘Toprak ve Orman Kaynaklarının Yönetiminde Kamusal Etkenlik’, Kırsal Çevre ve Ormancılık Sorunları Derneği,1998, Ankara, s.218.

[8]

Tan Yiğitcanlar, ‘Kentsel Yenileme Olgusu ve Gelişim Süreci’, Planlama, TBMMOB Şehir Plancıları Odası,Sayı 4, Aralık 2001,s.58.

[9]

Bu konu  hükümet programlarına da yansıtılmıştır. II. Özal Hükümeti Programı’nda ‘Türkiye’ nin tabii güzelliklerinin korunması turizm gelişmemizde en önemli politikamızdır.’ denmiştir http://www.tbmm.gov.tr/hukumetler/hp46.htm.

[10]

“Sürdürülebilir Kalkınma” kavramı ilk kez, 1983 yılında Norveç Başbakanı G.H.Brundtland’ın başkanlığında kurulan Birleşmiş Milletler Çevre ve Gelişme Komisyonu’nun, 1987 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna sundukları  “Ortak Geleceğimiz” raporunda tanımlandı. Buna göre sürdürülebilir kalkınma “bugünün ihtiyaçlarını, gelecek kuşakların da kendi ihtiyaçlarını karşılayabilme olanağından ödün vermeksizin karşılamak” biçiminde tanımlanıyordu.   Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu, Ortak Geleceğimiz(çev.B. Çorakçı), TÇSV, 2. Baskı,1987,s.73.

[11]

Fuat Gündüz, ‘Çevre ve Turizmin Sürdürülebilirliği’,Planlama, TBMMOB Şehir Plancıları Odası Yayını, sayı:27, Temmuz 2004, s.59.

[12]

Son Yasal Düzenlemelerde Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunması ve Yerel Yönetimler El Kitabı, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, derleyen: Emre Madran, Nimet Özgönül, s.20.

[13]

3213 sayılı maden kanunu Madde 7 - (Değişik: 26.5.2004 t, 5177 sk.)

orman, muhafaza ormanı, ağaçlandırma alanları, kara avcılığı alanları,özel koruma bölgeleri, milli parklar, tabiat parkları, tabiat anıtı, tabiatı koruma alanı,  tarım, mera, sit alanları, su havzaları, kıyı alanları ve sahil şeritleri, karasuları, turizm bölgeleri, alanları ve merkezleri ile kültür ve turizm koruma ve gelişim bölgeleri, askeri yasak bölgeler ve imar  alanları ile mücavir alanlarda madencilik faaliyetlerinin çevresel etki değerlendirmesi, gayrisıhhi müesseseler ile ilgili hususlar  dahil hangi esaslara göre yürütüleceği ilgili bakanlıkların görüşü alınarak Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılacak bir yönetmelikle belirlenir.

(…)

[14]

“Maden Kanunu Ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun Tasarısı Hakkında
TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası’nın Görüşü” ,  http://www.zmo.org.tr/odamiz/bizden.php?kod=397

[15]

“Arif Ali Cangı, Ömer Erlat, 5177 Numaralı Maden Kanununda Ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına  İlişkin Kanunu'nun değerlendirilmesi”, http://www.antimai.org/ba/arifcangi5177.htm

[16]

Ertan Özuğurlu, Ormanlar, Ormancılık, Orüs ve Özelleştirme, http://www.sendikanet.org/tr/dosya/ormancilik.doc.

[17]

Hıfzı Topuz, ‘Türkiye’de Kültür Politikaları:Kültür Bakanlığı’nın Yerel Yönetimlerin ve Sivil Toplum Kuruluşlarının Kültür Politikalarına Katkıları ve Karşılıklı İlişkileri’, Cevat Geray’a Armağan, Mülkiyeliler Birliği Yayınları,Ankara, s.769.

[18]

İzmir I Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından 29.03.2001 tarih ve 9226 sayılı karar ile "alanın 1. derece Arkeolojik Sit olarak tesciline, antik yerleşimin göl alanı dışına çıkarılmasına ve İlya Çayı'nın su baskınından korunması için, DSİ tarafından gerekli bilimsel ve teknik çalışmaların yapılmasına" karar verilmiştir. İzmir II Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından, 20.04.2005 tarihli, 742 sayılı karar ile "Allianoi Antik Kenti ile ilgili İzmir I Nolu KTVKK'ce alınan 29.03.2001 gün ve 9229 sayılı kararın geçerli olduğuna" karar verilmiştir. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yasası'na göre, koruma bölge kurullarınca alınan kararlara aykırı olarak, korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları ve koruma alanları ile sit alanlarında inşai ve fiziki müdahalede bulunulamaz.

[19]

Bu konu ile ilgili Türkiye'nin de taraf olduğu uluslararası sözleşmeler, 1972-Paris- Dünya Kültür ve Doğal Mirasının Korunmasına dair Sözleşme 1985- Granada Avrupa Mimari Mirasının Korunması Sözleşmesi 1992 Valetta/Malta Arkeolojik Mirasın Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi

[20]

Emine Özcan, ‘Hasankeyf  için Hala Geç Değil’, BİA Haber Merkezi, http://www.bianet.org/2005/12/28/72586.htm

[21]

Ruşen Keleş, Can Hamamcı, Çevre Politikası, İmge Kitabevi Yayınları, 5.Baskı, Mayıs 2005, s.168.

[22]

Gündüz, ‘Çevre ve ..’, s.60.

[23]

Nazmiye Erdoğan, Çevre ve (eko)turizm, Erk Yayınevi, Ankara, Mart 2003, s100.

[24]

Gündüz, ‘Çevre ve…’ Planlama, s.64.

[25]

Esas Sayısı : 1987/21, Karar Sayısı : 1988/25, Karar Günü : 28.6.1988

[26]

Devlet malı niteliği: Madde 5 - Devlete, kamu kurum ve kuruluşlarına ait taşınmazlar ile özel hukuk hükümlerine tabi gerçek ve tüzelkişilerin mülkiyetinde bulunan taşınmazlar- da varlığı bilinen veya ileride meydana çıkacak olan korunması gerekli taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları Devlet malı niteliğindedir.

[27]

Uçkun Geray, ‘Doğal Sit Alanlarında Yapılaşma’, http://www.cekulvakfi.org.tr/icerik/haftaninYazisi.asp?ID=17 

[28]

Sabih Kanadoğlu, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Hukuku, Seçkin Yayınları, Ankara, 2003, s 30

[29]

Kanun Numarası: 2872, Kabul Tarihi: 9/8/1983, Yayımlandığı R.Gazete: Tarih: 11/8/1983,  Sayı: 18132.

[30]

Kanun No: 2863, Kabul Tarihi: 21.7.1983, Yayımlandığı R.Gazete: 23.7.1983, Sayısı: 18113

[31]

Kamu Yönetiminin Temel İlkeleri ve Yeniden Yapılandırılması Hakkındaki Kanun Tasarısı’nın geçici 1.maddesinin b bendinde “Kültür ve Turizm Bakanlığı taşra teşkilatının görev ve yetkileri, ulusal nitelik taşımayan kütüphane ve müzeler ile halk kütüphaneleri, kültür merkezleri bina, araç, gereç, taşınır ve taşınmaz malları, alacak ve borçlan, bütçe ödenekleri ve kadroları ile birlikte olmak üzere personeli belediye sınırlan içinde belediyelere, belediye sınırlan dışında il özel idarelerine, ören yerleri ise il özel idarelerine devredilir.” denmiştir. 

[32]

. Mete Tapan, ‘Cumhuriyet Döneminde Doğa ve Kültür Varlıklarını Koruyamamanın Korunması’ 75 Yılda Değişen Kent ve Mimarlık, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, Eylül 1998, s.204.

[33]

Tapan, ‘Cumhuriyet Döneminde…’,  s.204

[34]

Emre Kongar, Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunması, http://www.kongar.org/makaleler/mak_kul.php

 

 
< Önceki   Sonraki >