|
“Sizi; ekmek, gökyüzü, gezegen, güneş ve hayatınızın sefaleti için para ödemeye zorluyorlar" Paul Eluard Ufak ufak, emperyalist dünyada Kyoto karşıtları ile taraftarları arasındaki uzlaşma noktalarının temel esasları su yüzüne çıkmaya başladı. Bir taraftan Avrupa Birliği ilk olarak Washington tarafından ileri sürülen neo-liberal önlemlerin birçoğunu kabul ederken, diğer taraftan bir seri trans-Atlantik işaretler de gösteriyor ki Birleşik Devletler, uygulama takviminin eşiğine geldiğinde kısıtlama için koyulan niceliksel hedeflerden yön değiştirerek vazgeçecek.
Melez (Hibrit) Bir Protokol’e Başka Bir Bakış:
1997’de imzalanan Kyoto Protokolü çok yetersiz olmakla ve birçok ters görüş içermekle beraber, aynı zamanda olumlu bazı noktaları da barındırıyor. Meydana gelen gelişimleri anlayabilmek için, bu melezleşme gerçeğini idrak edebilmek önemli.
Protokolün Yetersizlikleri İyi Biliniyor:
- gelişmiş ülkelerin 2008-2012 yılları arasında başarmayı teyit ettikleri yüzde 5.2 oranındaki emisyon indirimi sadece çok ufak bir adım ifade ediyor;
- protokol, onaylayanlar tarafından bütününe riayet edilse de, Avustralya ve Birleşik Devletler tarafından onaylanmaması tüm sanayileşmiş ülkelerin gerçek kısıtlama (indirim)sının hemen hemen yüzde 1.7sini içeriyor; (1)
- Kyoto, gerekli olan çabaları bastırmak için tasarlanan boşluklarla dolu: üç “esnek mekanizma” gelişmiş ülkelerdeki büyük şirketlerin ve devletlerin güney yada doğudaki ülkelerde yapılan yatırımlar ya da dünya pazarında elde edilen emisyon hakları yoluyla gerçekleştirilmesi gereken çabaların bir kısmının yer değiştirmesine olanak tanıyor. (2) bu haklardan bazıları – özellikle “Rusya sıcak hava” kütlesine (3) ya da “karbon yatağı”na (bkz altta) tekabül edenler- herhangi bir yapısal indirime tekabül etmiyor;
- özellikle planlanan indirim içinde yer alan emisyon kotalarının serbest dağılımı halinde, işverenlerle devletler ve hükümetlerin suç ortaklığıyla (rekabet adı altında) sonuçlanacak bir dizi anlaşmaya kapı açık. Mevcut model uygulandığında, Avrupa emisyon ticaret sistemi olası sahtekarlıklara bir örnek sunuyor: sistemin ilk yılında, yetkililer 1848.6 milyon ton CO2 hakkı dağıtırken, ilgili 11,500 şirketin emisyonları sadece 1785 milyon tondu. İngiliz elektrik sektörü tek başına 800 milyon pound sterlin kar etti. (4)
Kyoto’nun Başlıca Olumsuz Etkileri Şöyle:
- Kyoto sera gazı emisyonu indirimi ile CO2’e el konulmasını eşdeğer görüyor. Şu anda sadece emisyondaki indirimler sera gazı etkisine yapısal bir cevap teşkil edebilir. CO2'ye el konulmasının bir çok şekli- ekosistemler tarafından absorbe edilmesi ( “karbon yatağı” olarak bilinenler: ormanlar, yeryüzü ve okyanuslar) ve CO2’yi elektrik güç istasyonları seviyesinde tutmak (buna müteakip gazın güvenli jeolojik düzenlerde depolanması) – zaman kazanma yolunda, sadece en iyi geçici yanıtlardan bazıları. (5)
- Temiz Kalkınma Mekanizması (The Clean Development Mechanism-CDM-) ve Birleşik Yürütme (Joint İmplementation-JI-), Kuzey’e emisyon indiriminde en basit yöntem ve en düşük maliyeti olanaklı kıldığından neo-kolonyal(neo sömürgeci) bir ün yayıyor.
Bu Düzenlemenin Sonuçları Şunlardır:
1- karbonun piyasadaki maliyetini indirmek ve bu suretle gelişmiş ülkeleri emisyon indirimi yerine hak satın almaya teşvik etmek;
2- uluslararası müzakereler zorunlu bıraktığında, gelişmiş ülkelerin emisyon indirimindeki gelecek kapasitelerine engel oluşturmak:
- uluslar arasındaki emisyon kotası dağılımı, 1990’da üretilen sera gazı hacminden indirim taahhüdünün (Kyoto’da çerçevesi çizilip kabul edilen) çıkarılması yoluyla belirlenir; bu durum atmosfer üzerinde yarı daimi mülkiyet hakkı anlamına gelir. Bu dağıtım, Kuzey ve Güney arasındaki gelişim eşitsizliğini kabul eder ve bu durum havanın ortak mülkiyet olmasına tezat teşkil eder;
- Kyoto, gelişmekte olan büyük ülkelerin bugün ortaya koyabilecekleri çabaları, gelecekte anlaşmaya tabi olduklarında sorumluluk beklemek amacıyla göz önünde bulundurmamaktadır. Protokolün bu eksiği, bu ülkelerin yönetici sınıflarına mümkün olduğu kadar uzun süre boyunca fosil yakıt yakma bahanesi verir;
- hava emisyonu ve deniz taşımacılığı hesaba katılmamaktadır.
Olumlu Yönler
Ancak, protokolün belli olumlu yönleri gözardı edilemez:
- protokol, “ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar” ilkesine dayanır: tüm uluslar ilişkilidir ancak gelişmiş ülkeler problemin yüzde 75’inden sorumlu olduklarından çabaların çoğunluğunu gerçekleştirmek ve gelişmekte olan ülkelere teknoloji transferini yapmalıdırlar;
- emisyondaki indirim rakamlara dökülmüş ve spesifik tarihlere bağlanmıştır: her ülkeye anlaşma periyoduna bağlı olarak erişilecek bir hedef verilmiştir;
- esneklik mekanizmaları sadece yerel ölçümlere “tümleyici” olarak kullanılabilir.(6) Üstelik, nükleer enerji yatırımları CDM çerçevesinde nitelendirilmemiştir. Ormanlar için yapılan CDM projeleri gibi, gelişmiş ülkelerin sadece sınırlı bir genişlikte başvurma hakkı vardır;
- yaptırımlar öngörülmüştür. İndirim hedefine uymayan bir ülkenin bu hedefi ileri periyoda, yüzde 30’luk bir ceza eklenmesiyle aktarılır. Buna ilaveten, bu ülkenin emisyon değişim sistemine başvurma hakkı kalmaz.
Daha Sert Bir Anlaşmaya Doğru:
Protokolün savunucuları bunun genişletilecek bir hareketin sadece başlangıcı olduğunu ummaktalar. Bir şeylerin değişiyor olduğu doğru. Muhtelif Avrupa ülkeleri zaman içerisinde kendi emisyonlarını hatırı sayılır miktarda azaltma niyetlerini beyan ettiler. Buna rağmen, salonlarda deklare edilenlerle gerçekte yürütülen politikaları ayırt etmeliyiz. Sözgelimi Avrupa Birliği küresel ısınmayı 2C’nin altına indirmeye çalışacağını beyan etti. Ancak 25 devlet ve hükümetin yetkilileri Mart 2005’teki konseyleri boyunca 2050 yılında emisyonda yüzde 60 ila 80 arası oranda indirim hedefine ilişkin kararı almadı (ki bu çevre bakanlığı tarafından tavsiye edilmişti).
Gerçekte, gelişmiş ülkeler Kyoto’ya riayet etmek hususunda başarılı değiller: Kanada hedefinin yüzde 30 gerisinde, İtalya biraz daha iyi durumda, İspanya’nın emisyonu patlıyor.(7) İngiltere tavan oranının altına inecek, fakat kömürden gaza dönecek olması sayesinde, bundan sonra işler ciddileşecek…Almanya için de bulgular aynı yönde: anlaşmalara (doğuda sanayinin boşaltılması sayesinde) uyma yönündeki taahhütler, işverenler kurumu BDI’yı emisyon için yapılan ulusal dağılım planının dışına çıkmaktan alıkoymuyor. Danimarka’da, rüzgar tarlaları piyasasındaki canlılığa rağmen, plan ulusal kotanın yüzde 21 altında. (8)
Stern Raporu: Bir Gösterge
Başka yerlerde de belirttiğimiz gibi iklim değişikliğinin ekonomik yönü ile ilgili Stern Raporu yeni bir küresel anlaşma yolunda önemli bir gösterge sunuyor. Bu durum bu rapora biraz dikkat etmeyi gerektiriyor.
Şu noktalar akılda tutulmalı:
1- diğer ekonomistlere karşıt olarak Sir Nicholas Stern klimatolojistlerin analizlerine kaçamak yanıtlar vermiyor: “ iklim değişikliği acil bir soru.(…) 550 ppmv CO2 seviyesine 2035 yılına kadar ulaşılabilir. Bu seviyede en az yüzde 77 oranında bir değişiklikle –ve belki de yüzde 99 oranında, kullanılan iklim modeline bağlı olarak- ortalama küresel sıcaklık artışı 2C’yi geçecek. Eğer bir şeyler yapılmazsa sera gazı stokları bugünle yüzyılın sonu arasında üçe katlanabilir ve bu artışın 5C’yi geçmesi riskini en azından yüzde 50 oranında arttırır”. Toplumsal ve ekolojik sonuçları detaylı olarak incelenmiş.
2- ısınmanın maliyeti açıklanan diğer yönlerinden çok daha fazla. Stern’e göre, “genel işletme” mantığı kişi başı ortalama tüketimi bugünle 22. yüzyılın sonu arasındaki zaman içerisinde yüzde yirmiye varan oranda düşürebilir. Bu şaşırtıcı oran şu faktörlerle açıklanıyor:
- rapor yalnızca ekonomik maliyetleri (kişi başına düşen gayrisafi yurtiçi hasılada yüzde 5 oranında azalma) açıklamakla kalmayıp aynı zamanda finansal değerlendirmenin sağlık ve çevre üzerindeki etkisini (mağdur sayısı…) de değerlendiriyor;
- küresel ısınmanın küresel ısınmayı hızlandıracağı değerlendirilmiş (örneğin eğer kutuplardaki donmuş toprağın erimesi sert bir şekilde büyük miktarlarda metanın ortaya çıkmasına ve güçlü sera gazlarına neden olur) ;
- tahribatın maliyetini ölçmek için kullanılan iskonto oranı normal oranın iki katı altında ( kuşaklararası dayanışmayı somutlaştırmak için gelecekte oluşacak hasarların maliyeti yapılan diğer çalışmalardan farklı olarak daha yüksek olarak saptanmış);
3- Stern küresel ısınmanın faturasını indirimin ve adaptasyonun maliyetiyle kıyaslıyor. Bu maliyet açıkça sabitlemek için seçilecek sera gazı miktarının yoğunluğuna bağlı. Rapor, 450 ppmv seviyesinde sabitlemek yerine 550 ppmv seviyesini tercih ediyor. Bu tercih tehlikeyi hissedilir oranda yükseltiyor (10), ancak yazarlar bu noktada söylemlerini değiştiriyor: “bu noktada kaçınmamız gereken çok fazla ve çok hızlı yapmak(…). Örneğin, büyük belirsizlikler büyük indirimlerin maliyeti olarak kalacaktır. Emisyon indirimini yüzde 60’dan 80’e ya da görece tabana daha yakın bir orana çekmek sanayi faaliyetler, havacılık ve bir dizi alanda emisyon indirimini gerektirir ve şu anda bunu maliyet etkinliği yaklaşımıyla göze almak çok zor.” (11)
550 ppmv seviyesinde stabilizasyonun maliyeti dünya GSYİH’sının yüzde biri ve 450 ppmv seviyesi de üç katı fazla maliyette. Diğer her şeyin “karlı” kalmaya devam ettiği durumda stabilizasyonun 450 ppmv seviyesinde karşılaşılacak tahmini hasar GSYİH’nın yüzde 20’si (raporun fayda-maliyet yaklaşımına göre). Peki neden bu durum hariç tutulmuş? Çünkü extra maliyet “sanayi faaliyetleri, havacılık ve bir dizi alanda”…özellikle gelişmiş ülke ekonomileri tarafından desteklenebilir. Bu seçimin fiyat artışıyla ilişkili olduğu fikrini dışlamak zor, 3C’ye kadarki sıcaklık artışı ve küresel ısınmanın etkileri bu ülkelerde olumlu karşılanabilir. Rapora göre, olumsuz etkiler özellikle “coğrafyaları” “zaten şimdiden çok sıcak” olan tropikal ve sub-tropikal bölgelerde yoğunlaşacak.(12) Sir Nicholas Stern’in etiğinin kesinlikle limitleri var…
4- dünya GSYİH’sının yüzde biri 350-400 milyar dolara eşit. Yani, eğer Stern’in hesaplamalarını kabul edersek, 450 ppmv seviyesinde stabilizasyonun maliyeti yıllık 1050 ile 1200 milyar dolar arasında. Bu toplam savunma bütçelerinden (2004’te 1037 milyar dolar, yüzde 47’si Birleşik Devletler’in) (13) ve reklamlardan yapılacak kesintilerle kolayca karşılanabilir. Fakat bu Dünya Bankası’nın baş ekonomistinin görkemli zırhında bir şey ifade etmiyor. Nükleer gücün gelişiminin dışında – temiz teknolojinin yükselişiyle bu görkem sadece neo-liberal araçları kapsayabilir: tek bir dünya karbon fiyatı; karbona vergi; yer seçiminde toplam esneklik, emisyon indiriminin önemi ve anlamı, dünyanın herhangi bir yerinde, en düşük maliyetle emisyon ticaretinin derinleştirilmesi ve açılması; Dünya Ticaret Örgütü’nün düşük karbon ihtiva eden ürün ve servislerin dolaşımına toplam bir serbestlik sağlaması…vs.
Bu yaklaşımın gelişmiş ülkelere ve çokuluslu şirketlere çok cazip gelebilecek üç anlamı var:
1- Bugünle 2050 arasında Kuzey’in emisyon indiriminin yüzde 50’sinden fazlası Güney’de iskan edilmeyecek. Ormansızlaştırmayı durdurma (ki bu açıkça gerekli) ya da temiz yatırım biçimleri yıllık 40 milyar dolar olarak ölçülüyor. (şu anki CDM pazarının 40 katı); (14)
2- bu cömertliğin avantajını sayarken, Kuzey’de büyük enerji, otomobil, petrokimya ve diğer grupların düzeneklerini amorti etmesi ve neden oldukları tahribat için bir sent bile ödemeden yeni teknolojilere yönelmesi için 20 ila 30 yılları var; (15)
3- karbon üzerindeki vergi, özel girişimlere verilen sübvansiyonlar ve tüketim mallarının fiyatına koyulacak karbon fiyatı; bu fatura işçiler, köylüler ve dünyanın geri kalan yoksulları tarafından ödenecek.
Küresel Politik Bir Proje:
Ekonomik yorumunun ötesinde Stern raporu çok politik bir doküman. Gördüğümüz gibi, iddialı stratejik bir proje bulduk: küresel ısınma korkusunu kullanarak toplumsal görüşü sadece iklimsel olanlardan uzak hedeflere yöneltmek.
“güvenilirlik için temel nokta politikayı uygulayanların geniş bir çıkar grubu tarafından destek görmesi. Toplumun fikri özel olarak önemli: iklim değişikliği konusunda harekete geçmek için toplumun politikacılar üzerinde sürekli bir baskı kurması, politikacılara aksi takdirde çok riskli ya da popüler olmayan olarak görecekleri adımları atma yönünde güven verecek.” (16) Örneğin CO2 vergisi, işverenlerin mükellefiyetleri düşürülerek telafi edilir…
Bunun ötesinde, bu durumu göz önüne seren başka bir paragrafta yine görüyoruz: “toplumsal politikaların birçoğu, tutumun değiştirilmesiyle ilgili. Özelde, iklim değişikliği bağlamında yöneticilerin odaklanabilecekleri iki temel alan var: gerekli tutumla ilgili kavramları değiştirmek yönünde çabalamak, işbirliği yönündeki çabaları arttırmak.” (17)
Birçok çevreci NGO ve belli “sol” partiler arasında raporla ilgili yapılan coşkulu yorumlar (örneğin WWF daha güçlü bir karbon piyasası talebinde) (18) sorgulanmalı. Bu kesinlikle zorunlu. Fakat Stern’in kendisinin de teyit ettiği üzere, iklim değişikliği “şimdiye dek görülen en büyük ve geniş çaplı piyasa”. Eğer bu çöküşü piyasaya ödetmezsek “piyasa” bunu ezilmiş baskı altındaki dünyaya ödetecek. Stern’in raporu, şaşırtıcı olmayan bir biçimde ikinci yolu seçiyor. Rapor bize iklim değişikliği üzerinden geleceğin kapitalist politikalarının tadını sunuyor.
Sinema: “Uygunsuz Gerçek”…kapitalizm için!
Oldukça komik olan “day after” (yarından sonra)’nın yönetmeni Roland Emmerich’in aksine, “a truth that unsettles” (tedirgin etmeyen gerçek) filmi iklim değişikliği ile ilgili iyi bir sunum ifade ediyor. Görüntülerin gücü muazzam ve açıklamalar yüksek bir bilimsel niteliğe sahip. Bunun Birleşik Devletlerin eski başkan yardımcısı, başkanlığın eski adayının (George W. Bush’a karşı) işi olduğu ya da medyadaki tanıtımlarının ideolojik boyutundan şüphe duyarak bu mazeretlerle projeyi reddetmekten vazgeçelim. Al Gore’un anti-kapitalist çözümler lehinde tartışmamasına kim şaşabilir? Bariz olan politik sınırlılıklarının ötesinde, film gezegenin ısınması temel meselesi üzerine geniş bir bilinç sağlamak ve harekete geçirmek önemine sahip.
Schwarzenegger Post-Kyoto’yu Hazırlıyor
31 Ağustos 2006 tarihinde Kaliforniya vekilleri Küresel Isınma Çözümleri Kanunu’nu (GWSA) yürürlüğe koydu. Halbuki George W. Bush herhangi bir zorunlu emisyon indirim sistemini reddediyor ve de fakto çabalar dışında büyük şirketler emisyon indirimi taahhüdünde bulunmuyor; GWSA bu iki nokta arasında önem kazanıyor: Kaliforniya kendi emisyonunu yüzde 2020 yılına kadar yüzde 25 oranında azaltmayı ve bunu diğer ülkelerin planlamalarından bağımsız yapmayı planlıyor.
Bu bu yöndeki ilk girişim değil. Bundan önce, Kuzeybatı Birleşik Devletlerinden dokuz eyalet mecburi indirim hedeflerini uygulamaya koydu ve Avrupa’da uygulanan sisteme benzer bir sistem kurdu. Bunun üzerine iklim üzerine polemikler Atlantik’in diğer tarafında hatırı sayılır ölçüde arttı, özellikle Katrina’dan sonra. Federal düzeyde planlanan kanunlar engellenmiş olarak kalmaya devam etti, fakat 279 şehir ve kent Kyoto’nun hedeflerine uymaya riayet etti. George W. Bush’la bu dosya üzerinden çekişme arttı. İki büyük partinin favorileri Hillary Clinton ve John McCain zorunlu emisyon indiriminin savunucuları.
Bu, iklim dosyasının çözüme varma yönünde olduğu anlamına mı geliyor? Hayır! Kaliforniya’nın taahhüdü fazlasıyla cesaretsiz: yüzde 25lik indirim 2020 yılında Kaliforniya’nın yayacağı sera gazının tonajına herhangi bir ölçüm yapılmadan kararlaştırılmasına bağlı olarak hesaplandı. Sözüm ona radikal olan bu karar sadece emisyonu 1990daki seviyeye çekmeye yönelik…Kyoto sözleşmesinin ilk periyodundan 8 yıl sonra. Perspektifin anlaşılması açısından; Protokol Birleşik Devletleri 2012 yılına dek yüzde 7lik bir indirimle görevlendiriyor.
Değer Yasası Çözülüyor
Ekonomistlerin akrobatlığı hiçbir değişim değeri olmayan şeyleri (insan yaşamı ve doğal ekosistemler) fiyatlandırmaya çalışmaları ve bu fiyatı da “etiğe” uydurmaya çalışmalarıdır. Açıkça görülüyor ki bu değer yasası sosyal serveti ölçmekte gitgide daha az uygun hale geliyor.
Stern raporu kendi yöntemi içerisinde buna “zor etik problemler” adını vererek birçok örnek sunuyor. Sayfa 156da yazarlar küresel ısınmanın toplam maliyetinin yüzde 33 oranında arttığına dair çalışmaları referans gösterirken üçüncü dünya ülkelerinde bunun iki katı olduğunu vurguladılar. Bazı düzeltmeleri yapmadan iklimsel felaket ekonomistlerin gözünden kaçacak: küresel büyüme bataklığında çırpınmaya devam edecekler…sayfa 410da başka bir örnek görülüyor: 200 milyon insana transfer edilecek olası bir maliyetle Stern bu insanların ortalama gelirlerini üç kat arttırıyor. Kurbanların çoğunluğu kaybettiğinde ve birçoğu öldüğünde neden bu artış üç kat oranında gerçekleşecek?
Kapitalist Budalalık Antolojisi İçin
Petrol ve enerji sektörleri kuruluşları, devasa inşaat endüstrisi, limonata üreticileri, dondurma markaları, tur operatörleri: hepsi iklimsel değişime karşı sigortalanıyor (çok ılık yada çok sert geçen kışlar, çok yağışlı yada çok sıcak geçen yazlar).
Hava bu sigortalardan türetilen ikincil bir finansal ürün haline geliyor. Borsada spekülasyonlar için kullanılan ürünler. Türetilen diğer ürünlerle kıyaslandığında, değiişiö sınırlı kalıyor. Fakat yatırımcılar yüksek büyüme üzerinde bastırıyorlar. Chicago Borsası gelecek üç yıl içerisinde bu piyasaların gelişmesi için 1.8 milyon dolar yatırım yapmayı tasarlıyor. Mirasları yöneten Coriolis Kapital, 350 milyon dolarlık alım yaptı. “iklim bizim yeni keşfettiğimiz alanımız” diyor, Terry Duffy; Chicago Ticaret Borsası Başkanı.
Finansal perspektif çok daha cazip çünkü gezegenin ısınması iklimsel değişimi arttırıyor. Olağanüstü uçdeğerler çarpımı, özelde, sadece girişimcilerin kendilerini bu tip olağanüstü hadiselere karşı korumaya almasına neden oluyor. Şimdi eğer siz daha fazla iklim sigortası derseniz, türetilmiş hava ve dolayısıyla finans piyasası için daha fazla kar demiş olursunuz.
Bu bilgiyi aldığımız makalenin başlığı market budalalığının antolojisinde yerini alıyor: “doğanın normal seyrini izlemesine izin verin, ve bunu paraya dönüştürün”. Bu, rekabetin genel mantığa karşı olan yargıları yönlendirmesinin somut bir örneğidir. ya da Karl Marx’dan alıntılarsak: “rekabetin bakış açısından her şey tahrip olmuş ve baş aşağı çevrilmiş görünür.” (20)
Daniel Tanuro
Socialist Resistance [Sosyalist Direniş]’ten ekolojistler.org için Temmuz 2007’de Ekoloji Kolektifi tarafından çevirilmiştir. IV Online Magazine : IV387 - Mart 2007
Notlar:
[1] EEA ( European Environment Agency-Avrupa Çevre Ajansı) Raporu, No. 8/2005, s.9.
[2] Bu üç mekanizma: “Temiz Kalkınma Mekanizması” (CDM-Clean Development Mechanism), “Ortak Uygulama” (JI-Joint Implementation) ve “Emisyon Ticareti” (Emission Trading).
[3] “Rus sıcak havası” tabiri, Kyoto’nun 1990 yılında Sovyetler Birliği’nin ekonomik çöküşünden hemen önce gerçekleşmesi nedeniyle Rusya ve Ukrayna’ya mal edilen geniş emisyon haklarını ifade etmektedir. Bakınız Daniel Tanuro, “A new phase of the climate poker game”.
[4] Avrupa Komisyonu ve The Economist, 9 Eylül 2006.
[5] Jeolojik hapis zamanlarının uzunluğunun değerlendirmesi çok çeşitlidir. Eğer bölgeler mühürlenmek üzere iyi seçilmişse birkaç yüzyıl boyunca hapsetme makul görünüyor. Okyanuslarda hapis ekolojik nedenlerle düşünülmemelidir (asidifikasyon).
[6] Bu “tümleyici” kavramı değişik yorumlara yol açmaktadır, Amerika delegeleri yüzde 90’ın yüzde 10’un tümleyicisi olduğunu iddia ediyorlar.
[7] Avrupa sınıfının en kötü öğrencisi Madrid: 2008-2012 yılları arası emisyon ölçümleri 1990 yılı ölçümlerinden yüzde 33.7 daha yüksek olabilir, bu AB’nin hedeflediği yüzde 15 fazlasını da geçen bir rakam ve fatura da toplam GSMH’nin yüzde 5’ine ulaşabilir. İşverenler federasyonu CEOE kotaların yeniden görüşülmesini talep etti.
[8] Bakınız http://www.eceee.org..
[9] “The devil makes the saucepans, but not the lids: defense of the climate and anti-capitalism” başlıklı makaleden.
[10] Modellere göre değişmekle beraber ısıdaki artış 450 ppmv için +1 derece ve +3.8 derece arasında, ve 550 ppmv için +1.4 derece ve +4.6 derece arasında gerçekleşecektir.
[11] Stern Değerlendirmesi, s. 247.
[12] Stern Değerlendirmesi, s. 94-95.
[13] Figür SIPRI, Stockholm’den alınmıştır.
[14] Kuzey’den %50lik kesintilerin Güney’e “kaydırılması-delocalized” Avrupa Çevre Ajansı’nın tahminlerine uymaktadır, buna göre yarısını haklar olarak almak üzere AB 2030’a kadar emisyonlarını sadece %40 kadar indirebilecektir. (EEA Raporu, No. 7, s. 12).
[15] Enerji sektöründe emisyon indirimi üzerine rapordaki paragraf Shell’in eski baş ekonomisti olan Profesör Dennis Anderson tarafından yazıldı. Adeta şans eseri sadece bu sektördeki emisyonların şimdiden 2050’ye kadar 24 GT’den 18’e düşürülmesini savunuyor.
[16] Stern Değerlendirmesi, s. 325.
[17] Stern Değerlendirmesi, s. 395.
[18] WWF Bildirisi, 9/11/2006.
[19] Fransız Komünist Partisi ilgiyle vurgulayabileceğine inanıyor ki “Nicholas Stern tarafından teklif edilen ekonomik politika önlemleri sadece pazarın kanunlarına uyumlu araçlarla sınırlı değil ve vergiler gibi düzenlemeleri sınırlandırmayı da açıkça içeriyor.” (Ulusal Büronun Bildirisi, 31/10/2006.)
[20] Marx, Kapital, Vol. 3.. Kaynak: New York Times, 15 Ağustos 2003
|