Marksizm'de Ekoloji (Cenk YİĞİTER) Yazdır E-posta
Çarşamba, 04 Ekim 2006

“İnsan doğadan yaşar, yani doğa onun bedenidir, ölmemek için onunla daimi bir diyalog sürdürmelidir.” Karl Marx

Dünyanın özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren karşı karşıya Kaldığı çevresel sorunlar ve felaketler ile birlikte çevre sorununun politik yaşamdaki en önemli konulardan biri haline gelmesi ile modern düşüncenin köşe taşlarını oluşturan akımların ve düşüncelerin, düşünce sistemlerini oluşturan pek çok kavram ekolojik bir perspektif ile yeniden incelemeye alınmaya başlamıştır. Bu çaba sonucunda bu akımlar ve sistemlere ekolojik bir boyut katılmaya çalışılmış ve/veya sistemde içkin olan ekolojik boyut araştırılmış ve ön plana çıkarılmaya çalışılmıştır. Gelmiş geçmiş en etkili kapitalist toplum eleştirmeni olarak Karl Marx da bu çabadan payına düşeni almış, Marksist teori bir kez de yeşil gözlüklerle inceleme konusu olmuştur.[1]

Marx'ın teorisinde ekolojik bir boyutun olup olmadığına ilişkin üç farklı yaklaşım görülür. Bu yaklaşımlardan ilki Marx'ı açık bir anti-ekolojist olarak itham eder. İkinci yaklaşıma göre: Marx'ın çevresel sorunlara ilşikin bir takım farklı düşünceleri olmakla beraber, bu düşünceler Marx'ın düşüncesinin temel ekseninin dışında ve talidir. Son yaklaşıma göre ise ekolojik boyut Marx'ın düşüncesinin merkezindedir.[2]        

Marx'ın teorisinin içerisinde ekolojik bir boyut var mıdır? Ayrıca Marx'ın bir antiekolojist olduğuna  ilişkin savlar nelerdir ve haklılık payları var mıdır? Marx'ın düşüncesinde bir ekolojik boyutun varlığından sözedilebilirse eğer, bu düşünce sisteminin merkezinde midir, yoksa uzun uzun aramalar gerektirecek kadar kıyıda köşede ve bol bol yeşil boya gerektirecek kadar soluk ve cılız mıdır? Ekolojik yıkım ve çevre sorunlarının anlaşılmasında ve aşılmasında Marx'ın öngörü ve önerileri ne ölçü de ön açıcıdır ve ne gibi imkanlar sunar?Bu çalışma bu sorulara cevap aramak amacıyla başlatılan bir çabaya  giriş ve başlangıç olması niyeti ile yapılmıştır. 

DOĞANIN MATERYALİST KAVRANIŞI        

Çevre sorununun bir sorun olarak algılanması, insanın bu sorunu algılayabileceği ve    çözebileceğine inanması, doğa ile olan ilişkisinin çelişkili yönlerini kavrayabilmesi için herşeyden önce doğanın materyalist bir görüşle kavranması gerekmiştir.        

Doğanın materyalist kavranışının gelişmediği dönemde insan-doğa ilişkisi hakkında hakim olan düşüncede, insan ve doğa kavramlarının birbirinden ayrıştırılmış kavramlar olarak   ve doğa, tanrı tarafından insan için yaratılmış bir nesne olarak algılanmıştır.         

Varlık Zinciri:        

Batı düşünce tarihinde, materyalizm öncesi doğa kavrayışında, en ağırlıklı yorumlardan biriVarlık Zinciri  Görüşü olmuştur. Bu fikir çerçevesinde evren ve doğanın bütün bileşenleri, aşağıdan yukarıya,  en önemsiz, en aşağılık varlıktan, en önemli ve yükseği olan mükemmel varlığa kadar, hiyerarşik bir biçimde ve derece derece birbirine bağlanmış bir dizi şeklinde teşekkül ederek evreni ve doğayı oluşturmuştur. [3] Her şey başlangıçtan itibaren Tanrı tarafından ayrı olarak yapılmıştır ve bu zincir zorunlu bir biçimde statiktir.[4]        

15. yüzyıl hukukçu olan John Fortescue, Varlık Zincirini şu şekilde anlatmıştır: "..bu düzende sıcak şeyler soğuk şeylerle, kuru olanlar nemli olanlarla, ağır olanlar hafif olanlarla, yukardakiler aşağıdakilerle uyum içindedir. Bu düzende, melekler rütbelerine göre göklerde birbiri üstüne konmuştur. Karada, havada ve denizde ise insan insanın, hayvan hayvanın, kuş kuşun, balık balığın üstüne yerleştirilmiştir.Öyle ki, bu düzen zincirinin en uyumlu ve barışçıl bir bütünlük içinde birbirine bağlanmadığı ne yerde sürünen bir kurtçuk, ne yükseklerde uçan bir kuş ne de denizin derinliklerinde yüzen bir balık vardır."[5]        

Varlık Zinciri olarak bahsedilen bu sistem, önceden, mükemmel bir varlık tarafından yaratılmış olması gereği, mükemmel ve tam bir sistem olarak tasarlanmıştır. Zincirin öyle bir yapısı vardır ki halkalardan biri bir şekilde koparsa veya bir etkiye maruz kalırsa kozmik düzen bozulacak, dünyada tutarsızlık başlayacaktır.[6]

Bu görüş, ilk bakışta belli bir korumacılığı öngören ekolojik bir yaklaşımı ihtiva ediyor gibi görünse de,  bu görüş tarafından korunması beklenen, varlıklar arasındaki bu hiyerarşik zincir ve statükodur. Feodal toplumsal örgütlenme tarzının bir görüngüsü olan bu görüş, siyasal ve toplumsal hiyerarşiyi açıkça meşrulaştırmayı hedeflemektedir. Böyle bir düşünce sistemi  içerisinde doğa ile insan-toplum arasındaki çelişkileri tespit etmek ve bu çelişkileri çözecek, aşacak yeni ussal bir ilşiki tarzını geliştirmek söz konusu değildir. Doğa-toplum arasındaki ilişki en üst varlık tarafından tasarlanmış, mükemmel bir ilişki biçimi olduğuna göre, bu ilişkiyi dönüştürmeyi hedefleyen her tür insan etkinliği mükemmel uyumu bozacaktır. İnsana düşen, bu kusursuz düzeni kabul etmek ve bu düzeni bozmayacak şekilde mevcut ilişkiyi sürdürmektir. Bu uyum içerisinde insani etkinliğin yapabileceği,  tasarlanmış olan ilişkiyi dönüştürmek değil en fazla, uyumun akışına kendini bırakmaktır.

Doğal Teoloji:        

Varlık Zinciri görüşü 19. yüzyıla kadar etkili olmuş bir görüştür ve hala bu görüşün izlerine rastlanmaktadır. Aydınlanma ve daha özelinde 17. ve 18. yüzyıllardaki bilimsel devrim ile birlikte, evreni seküler bir biçimde açıklama çabası hakim olmuş ve skolastik dünya görüşü  yıkılmışsa da, bundan yola çıkarak Aydınlanma'nın topyekun materyalist olduğu iddia edilemez. Varlık zinciri görüşünün ve kutsal metinlere dayanan Hristiyan dinsel görüşünün önemini yitirmesiye doğal teoloji geleneği ortaya çıkmıştır. Bu perpektife göre, Tanrının gerçekliği ve teolojik dünya anlayışı, dinsel metinler yerine, doğayı yöneten tanrısal inayet yasalarını araştırmaktan türetilecektir.[7]Bu perspektifi içerisinde amaçlanan, kurulu mülkiyet ve iktidar sistemini güçlendirecek biçimde dini yeniden ihya etmektir.Newton, atomculuğu dinsel bir dünya görüşü ile birleştirmeye çalışmıştır.[8] Newtongil dünya görüşünde, doğanın tanrısal inayetin belirlediği dışsal mekanik yasalarla yönetildiği düşünülür.[9] Doğal Teoloji geleneği olarak adlandırılabilecek bu çabalar, doğanın deist bir açıklaması ve doğanın incelenmesi sonucunda elde edilen bulguları Tanrınnın varlığının kanıtı olarak sunma faaliyetidir. Doğa içerisindeki, uyumlu ilişkiler, büyüleyici ahenk, bunun bir yüce tasarım olduğunun kanıtı olduğunu göstermek amacıyla kullanılmıştır. William Paley Natural Theology adlı çalışmasının başında özetle şunu anlatır. " Yolda yürürken bir taşa çarpsam ve bu taşın nereden çıktığını düşünsem, bu taşın sonsuzdan beri hep burada olduğu cevabını verebilirim. Ancak yolda yürürken yerde bir saat bulsam ve bu saatin nereden çıktığını düşünsem, aynı cevabı, saatin sonsuzdan beri burada varolduğu cevabını veremem. Çünkü saati, mekanizmasını incelediğim zaman  kaçınılmaz bir şekilde, saati yapan ve tasarlayan birinin olduğunu, belli bir amaç için, belli bir yer ve zamanda, bir usta veya ustalar tarafından yapıldığını anlarım. İşte o zaman asıl  olarak cevaplamamız gereken böyle bir düzeneği kimin tasarlamış ve yapmış olabileceğidir."[10]  

Sonuç olarak Varlık Zinciri ile farklı olsa da, doğal teolojinin vardığı yerde de evreni, doğayı, bir saat gibi kuran, tasarlayan biri vardır. Doğa ile toplum arasındaki ilişki de bu anlamda üst bir varlık tarafından tasarlanmış bir ilişkidir.Bu düşünceye göre de, doğa ile uyumlu bir ilişkiyi kurabilecek dönüştürücü bir insani etkinlik söz konusu değildir. İnsan, doğanın belli bir amaç doğrultusunda, tasarlanmış uyumuna uygun bir şekilde, var olan hayatı, kurulu düzeni anlamalı, kavramalı ve bu uyum ve düzene uygun bir biçimde yaşamalıdır.         

Her iki düşünce sisteminin de belli bir tarihsel dönem içerisindeki, tarihsel üretim ilişkilerini ve bu ilişki sonucunda oluşan doğa-toplum ilişkisini tasarlanmış, eşsiz bir uyum durumuna yücelttiği ve böyle bir ideolojik işlev gördüğü söylenebilir. Bu düşünce sistemlerinde, var olan kurulu düzen, doğal olan, tasarlanmış olan mükemmel uyumdan oluşan ve  ebedi bir düzendir. Doğa ile toplum arasında çelişkili yönlerin bulunduğunu görebilmek ve bu çelişkileri anlayarak yeni bir doğa_toplum ilişkisini ussal bir biçimde kurgulayabilmek ve dönüştürebilmek için şüphesiz bu düşünce sistemlerinin aşılması gerekecektir.        

Marx'ın Doğa Anlayışı:           

En geniş anlamıyla materyalizm var olan herşeyin tamamen maddi olduğunu ya da en azından maddi olana bağlı bulunduğunu ileri sürer. Bütün gerçeklik ve insan gerçekliği temelde maddidir.[11]  Gerçek anlamda materyalist bir düşünce sisteminde, doğa ile insan arasındaki ilşikiyi, üstün bir varlık tarafından konulmuş, tarih-üstü değişmez yasalar temelinde açıklamak mümkün değildir. O zaman bu ilişkiyi, yeryüzüne ait olmayan yasaların peşinde değil, maddi olanda, doğanın ve toplumun kendisinde aramak gerekecektir. Marx'ın düşüncesinde, materyalizmi doğa alanından, doğal-fiziksel bilimden ayırma yönündeki her girişim başından reddedilmiştir[12].         

Marx'ın diyalektik materyalizmi, doğaya birbirinden kopmuş, soyut ve bağımsız nesnelerin rastlantısal bir yığını olarak değil, aralarında bağıntı bulunan, birbirine bağımlı ve birbirini şartlandıran nesne ve olayların bir bütünü olarak bakar.[13] Bu anlamda doğa ile toplum da biribirinden ayrıştırılmış iki kavram olarak karşımıza çıkmaz. Doğa ile toplum keskin bir ayrıştırma temelinde açıklanmaz.        

Marx'ın doğa kavrayışında doğa, insanın inorganik bedenidir. Bu doğaya ilişkin bir önerme olduğu kadar topluma ilişkin de bir önermedir. Doğa ile toplum arasındaki ilişki organik bir ilişkidir.         

"İnsanın evrenselliği ... kendisini, tüm doğayı hayatın doğrudan araçları ve madde,yani etkinliğin nesnesive aleti olarak kendi inorganik bedeni kıldığı pratikte gösterir. Doğa insanın inorganik bedenidir demek, insan bedeninin dışındaki doğayı ifade eder. İnsan doğadan yaşar, yani, doğa onun bedenidir, ve ölmeyecekse doğayla sürekli bir diyolog sürdürmelidir. İnsanın fiziksel ve zihinsel hayatının doğaya bağlı olduğunu söylemek, doğanın kendi kendisine bağlı olduğunu söylemektir, çünkü insan doğanın bir parçasıdır."[14]        

Marx'ın düşüncesinde doğadan bağımsız bir varlık olarak düşünülmeyen insan, 'bütün doğayı üretir'. Fakat bahsedilen bu pratik etkinlik üretimden ibaret bir etkinlik değildir. 'çünkü  insan güzelliğin yasalarında göre de üretir.' [15] İnsan tarih içerisinde sürekli değişirken, aynı zamanda kendi yaşam şartlarını, inorganik bedenini yani doğayı da değiştirir, dönüştürür.         

Marx'a göre eylem yoluyla, yani maddi praksisimiz aracılığıyla dünya ilişkimizi dönüştürür ve dünyadan yabancılaşmamızı praksis aracılığıyla aşarız.[16]Doğa ve toplumu  bu şekilde bir bütünlük içerisinde gören bir doğa anlayışı uyarınca, insanın doğayı kendi inorganik bedeni olarak anlaması, çevresel sorunlar ile toplumun yapısı arasındaki uyumsuzluğu, sorununun kaynağını ve kaynaklarını anlamanın olanağını yaratır. Doğayı üreten insan olduğuna göre, doğayla insan arasındaki ilişkinin çelişkili yönlerini de üreten insandır, toplumdur, dolayısıyla üretim ilişkileridir. Doğayı güzelliğin yasalararına göre de üretibilen bu insan (her ne kadar burada kastedilen sanatsal üretim olsa da), çevresel sorunları çözebilecek ve tüm bu sorunları ortadan kaldıracak bir doğa-toplum ilişkisini kurabilecek  bir öznedir.  Ancak böyle bir doğa anlayışı, çevre sorununu insancıl bir biçimde tartışmanın ve çözmenin olanağını yaratabilir.        

MALTHUS'UN TEORİSİ, MARX VE ENGELS'İN MALTHUS ELEŞTİRİSİ         

Malthus'un teorisi en özet haliyle şudur: Yaşam araçlarının artışı ile nüfus artışı farklı oranlarda olur. Nüfus geometrik oranla (1,2,4,8,16 gibi) artmaktayken, besin kaynakları aritmetik oranla artmaktadır.(1,2,3,4, gibi)[17] Bu durumda sorun, besin miktarı ile nüfus arasındaki dengenin nasıl kurulacığı ile ilgilidir.Malthus düşüncesine göre; nüfus artışı üzun vadede besin maddelerindeki artışın üzerinde olamayacağından, nüfus ile geçim araçları arasında dengeyi sürdürmek için nüfus artışı üzerinde doğal kıstların olması da zorunludur.[18] Bir doğal teolog olan Malthus'un düşüncesine göre, Üstün Varlık, "İnayetin kerim ve rahim tasarımı" ile "nüfusun yiyecekten daha hızlı büyümesini takdir eylemiştir." Öyleyse "yaradılışın yüce ereğine" müdahale etmektense boyun eğmek için her türlü neden bulunmaktadır.[19]  Malthus, evlenmiş bir yoksul bir aile reisinin "Tanrının yasaları olan doğanın yasalarının tekrar tekrar verdikleri öğüde uymadıkları için kendisini ve ailesini açlığa mahkum ettiğini; kendi emeğinin hakkıyla satın alabileceğinin dışında, toplumdan en küçük parça yiyecek talep etme hakkının bulunmadığını"[20] savunur.        

Malthus'un teorisi, nüfus ilkesinin daha eşitlikçi bir toplum yaratılmasına engel olduğunu göstermeye adanmıştır.[21] Daha eşitlikçi bir toplum imkanın olmaması bu teori içerisinde gayet açıktır: Doğada içkin olan Tanrısal yasaların kendisi böyle bir projeyi olanaksız kılmaktadır. Malthus'un teorisi, kapitalist üretim ve bölüşümün yasalarını böyle bir bilimsellik kisvesi ile doğanın evrensel, tarih üstü yasaları olarak göstermeye güdümlenmiş ideolojik bir araç olarak tasarlanmıştır. "Doğanın ganimetlerinden herkes eşit pay alamaz(...)doğanın kaçınılmaz yasalarının bazı insanların zaruret içinde kıvranmalarını gerektirdiği görülmektedir. Bunlar hayatın büyük piyangosunda boş çekmiş olan mutsuz kişilerdir."[22]        

Malthus sadece kapitalist üretim ve paylaşımın Tanrının yasalarına uygun olan yegane sistem olduğunda ısrar etmekle kalmamış, işçi sınıfının lehine olabilecek her türlü uygulamaya da açıkça saldırmıştır. Yoksullara belli maddi yardımlarının yapılmasını düzenleyen İngiliz Yoksul Yasası'na açıkça muhalefet etmiştir. Ona göre yoksulların durumunun düzeltilmesini isteyenler, ya da, gelecekte yaşam koşullarının daha iyi olacağı bir toplumun olanaklılığını savunanlar, kötülüğün ve sefaletin kaçınılmaz gerekliliğini yadsımaktadır.[23] Malthus'un düşüncesi gerçekten ekolojik bir boyutu içeren bir düşüncedir. Günümüzde çevresel sorununların temelinde görülen yoksulluk ve nüfus sorunu üzerine cidi anlamda kafa emeği vermiştir. Ancak Malthus'un teorisi açıkça ideolojiktir. Dünya için ciddi bir sorun olacak olan nüfus ve yoksulluk sorunundan vardığı yer ve ürettiği sonuç, kapitalizmin en vahşi haliyle uygulanmasının gerekliliğini ve kaçınılmazlığıdır. Malthus'un kitabının başında açıkça belirttiği üzere 'Nüfus Üzerine Deneme' isimli denemenin temel amacı: 'Bir mülk sahipleri sınıfıyla bir emekçiler sınıfının varlığının zorunlu olduğunu kanıtlamaktı"[24]            

Malthus'un teorisi aynı zamanda kapitalist bir ahlak anlayışının da açık bir ifadesidir. "Çoktan sahiplenilmiş bir dünyaya doğan kişi, eğer anne babasından adil biçimde talep edebileceği geçim araçlarını almamışsa ve toplum da emeğini istemiyorsa, en ufak miktarda yiyecek üzerinde hak iddia edemez, aslında burada işi yoktur.Doğa ona gitmesini emreder ve ğere konuklardan bazılarının şefkatinden yararlanamazsa, b emrini çabucak yerine getirir. Eğer böyle konuklar kalkar da ona sofrada yer açarlarsa, aynı lütuftan yararlanmak isteyen başka davetsiz konuklar da derhal üşüşür... Yemeğin düzen ve uyumu bozulur ve o zamana dek hakim olan bolluğun yerini darlık alır..."[25] 

Tarihsel Materyalizm ve Malthus Eleştirisi:          

Malthusçuluğun ilk marksist eleştirisi olan Engels'in 'Ekonomi Politiğin Eleştirisi Denemesi'nde öncelikle Malthus nüfus kuramının özünün dinsel doğa kavrayışında (doğal teolojide) yattığını savunur. Ancak bu, dinsel bir dogma olmanın da ötesinde, Protestan ilahiyatını burjuva toplumunun ekonomik zorunluluğuyla birleştirme çabasıdır.[26]    

Malthus, Ricardo'ya yazdığı mektupta: "İrlanda'nın toprakları İngiltere'ye oranla karşılaştırılamayacak ölçüde kalabalıktır; bu yüzden ülkenin doğal kaynaklarından tam anlamıyla yararlabilmek için nüfusun büyük bölümü topraktan uzaklaştırılıp (mülsüzleştirilip) sanayi ve ticaret kentlerine gönderilmesi gerekir."[27] demiştir. Bujuva toplumu Malthus'un da önerdiği şekilde nüfusu giderek artan ölçüde topraktan uzaklaştırmış, böylelikle doğanın ve insanın daha yoğun bir biçimde sömürüsünün yollunu açmıştır. Engels şu şekilde ifade eder:  "toprağı, -her şeyimiz, varoluşumuzun ilk koşulu olan toprağı- bir alışveriş nesnesi yapmak, insanın kendisini bir alışveriş nesnesi yapmaya doğru son adımdır(...) İlk mülk edinme -toprağın bir azınlığın tekeline alınması ve geri kalanların hayatlarının koşulundan dışlanması- bunu izleyen toprağın mal kılınması ahlaksızlığından başka bir şey doğurmaz"[28]        

Engels'in tarihsel koşullardan bağımsız olarak her zaman ve her yerde uygulanabilir gördüğü bu nüfüs ilkesindeki akıl yürütmesi öyle kurgulanmıştır ki: "bu düşünce çizgisinin ima ettiği sonuç, yoksullar fazlalık olduğundan, açlıktan ölmelerin olabidiğince kolaylaştırmaktan, onları, hiçbir şeyin dertlerine çare olmayacağına ve bütün bir sınıf olarak çoğalmalarını asgaride tutmak dışında kurtuluşları bulunmadığına ikna etmekten başka, onlar için hiçbir şey yapılmaması gerektiğidir"[29] 

Engels ise, yeryüzünün  üçte birinin işlenmekte ve bu işlenen kısmın verimliliğini de altı kat artırmanın olanaklı olduğu bir dönemde "Hristiyan ekonomi anlayışının doruğu" olarak nitelediği "toprağın insanları doyurma gücünden yoksun olduğu yönündeki delice iddiayı" reddetmenin zorunlu olduğunu savunur.[30] Tarih dışı doğası gereği, ilerleme mefhumuu reddeden Malthusgil öğreti, bütün toplumsal ilerleme olasılıklarını dışladaığı gibi, tarımdaki her türlü gelişme mefhumunu reddeder. İlerlemeye dönük olarak üretilen bu ideolojik kötümserlik, Liebig gibi bilim adamlarının başını çektiği toprak bilimindeki gelişmelerle çürütülmüştür.[31]

Yoksulların durumunun tanrısal inayete dayanan doğal yasalardan kaynaklandığı görüşü Marx'ın erken dönem çalışmalarında(Karl Marx, Early Wrintings,s.408-9) eleştirilmiştir. Marx bu çalışmalarında İngiliz Yoksul Yasalarına yöneltilen saldırıların nasıl "Malthus'un kuramına uygun bir ebedi doğa yasası"na dayandırıldığını teşhir etmektedir.        

Engels, Marksist ekonomi politiğin merkezi kavramlarından olacak yedek işgücü ordusu kavramını Malthusçu kurama karşılık olarak geliştirmiştir. "Malthus...daima artık bir nüfusun varolduğunu iddia ederken...kendi tarzında haklıydı...Yalnızca elde edilebilir geçim araçlarının yaşamalarına yeterli olduğundan fazla sayıda insan bulunduğunu söylediğinde yanılmıştı."[32] Yoksulluğun açıklanması, geçim araçlarıyla ilgili aşırı nüfus değil, istihdamla ilgili aşırı nüfustadır. Sanayide her zaman için 'işsiz yedek işçi ordusu', piyasanın istihdamı ne ölçüde teşvik ettiğine bağlı olarak büyüyen ya da küçülen bir yedek ordu mevcuttur.[33]        

Marx ve Engels'in çalışmalarındaki Malthus eleştirisinin odaklandığı nokta, doğal teoloji geleneğinin bir yansıması olarak yoksuluğun, besin sorununun Tanrısal, zorunlu, ebedi ve evrensel yasalardan kaynaklandığı düşüncesidir. Malthus'un bu şekilde tarihsellikten muaf olarak öne sürdüğü tüm bu ideolojik önermeler, doğanın Tanrısal yasalarının değil, tarihin belli bir dönemindeki toplum-doğa ilşikisinin, kapitalist üretimin içerdiği çelişkilerin ürünüdür. Doğa ile toplum arasındaki ilşikin yeniden düşünülmesi, kurgulanması ve insanın maddi eylemi ile hayata geçirilmesini mümkün kılacak  bu tarihsel bakış Marx'ın düşüncesinin merkezini oluşturur. 

METABOLİK İLİŞKİ        

Marx, Kapital'de, emek sürecini, "insan ile doğa arasında bir süreç, insanın onula, kendi eylemleri aracılığıyla kendisi ile doğa arasındaki metabolizmayı kurduğu, denetlediği, düzenlediği bir süreç" olarak tanımlamak için "metabolizma" kavramını kullanmıştır.         

"Emek, herşeyden önce, insan ile doğa arasında bir ilişki, insanın onunla, kendi eylemleri aracılığıyla kendisi ile doğa arasındaki metabolizmayı kurduğu, düzenlediği ve denetlediği bir süreçtir. İnsan, doğanın malzemeleriyle bir doğa gücü olarak karşı karşıya gelir. Doğanın malzemelerini kendi gereksinimlerine uygun bir biçime sokmak için kendi bedenine, kollarına, bacaklarına, kafasına ve ellerine ait doğal güçleri harekete geçirir. Bu hareket aracılığıyla dış doğa üzerinde eyler ve onu değiştirir ve bu yolla eş zamanlı olarak kendi öz doğasını değişikliğe uğratır...Bu(emek süreci) insan ile doğa arasındaki metabolik alışverişin evrensel koşulu, insani varoluşun doğaca dayatılmış ezeli ve ebedi koşuludur"[34]          

Kapitalist üretim ilişkileri ve kent ile kır arasındaki bölünmenin sonucunda, bu metabolizmada "onarılmaz bir yarılma" ortaya çıkmıştır. Bu yüzden ortaklaşmış üreticiler toplumunda, "insanın doğayla metabolizmasını" burjuva toplummunun yeteneklerinin çok ötesinde "ussal bir tarzda yönetmek zorunda olacaktır.[35]         

Marx, metabolizma kavramı ile  insanın doğayla ilişkisini, hem doğaca dayatılımış koşulları, hem de insanların bu süreci etkileyebilme yeteneğini kuşatan bir anlamda ifade etme olanağını bulmuştur.[36] İnsanının insanlık olarak yaşamını sürdürebilmesi bu ilişkiyi ve bu ilişkinin doğasını kavrayabilmesine bağlıdır. Bu ilişkinin doğaca dayatılmış koşullarını olduğu kadar, bu süreci etkileyebilme ve dönüştürebilme yeteneğinin de farkında olması, insana doğa ile sürdürebilir bir ilişki kurmasının olanaklarını sağlayacaktır.        

Metabolik Yarılma:        

19. yüzyıl boyunca toprağın verimsizleşmesi, kentlerde gierek artan kirlilik, ormansızlaşma, Malthusgil korkuları da besleyen ana sorun olmuştur. Toprak kimyası biliminin ortaya çıkması ile toprağın verimsizleşmesine kısa vadeli çözümler üretilmiş olsa da, bu soruna çözüm olmamış; yeni yöntemler (toprağın verimsizleşmesine önlem olarak geliştirilen ve hatta verimi önemli oranda arttıran kimyasal müdahaleler) aksine ekolojik tahribatı ussallaştırmaya hizmet etmiştir.[37]

Dönemin tarım uzmanlarından Waring şöyle bir uyarıda bulunmuştur: "Bu toprak kasaplığı ve savurganlığımızla, her yıl, hayatta kalabilmemizin hakiki özünü yitiriyoruz. Ekonominin sorunu yıllık olarak ne kadar ürettiğimiz değil, yıllık üretimimizin ne kadarının toprağı koruduğu olmalıdır. Toprağı verimlilik madde stokundan soymak için kullanılan emek, kullanılmadan atılan emekten daha kötüdür. İkinci durum yalnızca bugünün kuşağı için bir kayıptır, ama birincisi bizden sonra geleceklere yoksulluğu miras bırakmaktır. İnsan yalnızca bir toprak kiracısıdır ve eğer daha sonra gelecek kiracılar için toprağın değerini düşürürse büyük bir suç işlemiş olur."[38]        

Bilimsel çalışmaları Marx'ı açıkça etkileyen Liebig'e göre toprağın verimliliğin azalmasının ana sebebi, kırlarda topraktan elde edilen gıda ve giyecek türü ürünlerin kentlerden tekrar toprağa dönememesi ve toprak besleyicilerinin yeniden toprağa dönerek topruğun verimliliğini sağlayacağı yere, kentlerdeki kirlenmenin sebebi haline gelmesidir. "kent sakinlerinin bütün katı ve sıvı dışkılarının toplanması uygulanabilir olsaydı ve aslında kente kendilerinin göndermiş olduğu bu üründen her çiftçiye belli bir pay verilebilseydi, toprağın üretkenliği gelecek çağlar boyunca hemen hemen zarar görmezliğe kavuşurdu ve bütün verimli tarlaların var olan mineral unsur stokları kuşaklar boyu artan nüfusun isteklerine bol bol yeterdi."[39]Bu durum Marx'ın kır-kent çelişkisi olarak bahsettiği durumun sonucudur. Marx Kapital 1. ciltte "Liebig'in ölümsüz erdemlerinden birisinin de, doğal bilimin bakış açısından modern tarımın olumsuz, yani yıkıcı tarafını göstermiş olması" olduğunu söylemiştir[40]

"Büyük toprak mülkiyeti tarımsal nüfusu giderek azalan bir asgariye indirir ve karşısına kentlerde toplanmış sürekli büyüyen bir sınai nüfus çıkartır; bu yolla, toplumsal metabolizmanın karşılıklı bağımlı sürecinde onarılamaz bir yarılmaya neden olan koşulları üretir.Bunun sonucu toprağın hayatiyetinin boşuna harcanmasıdır ve bu israf ticaretle tek bir ülkenin sınırlarının çok ötesine taşınır (Liebig)... Büyük ölçekli sanayi ve sınai biçimde yürütülen büyük ölçekli tarım aynı etkiyi yapar. İlk başlarda birincisinin emek gücünü ve böylece insanın doğal gücünü harcayıp tüketirken ikincisinin aynı şeyi toprağın doğal gücüne yapmasıyla ayırt edilirse de, gelişmenin daha sonraki seyri içinde, tarıma uygulanan sınai sistemin oradaki işçileri zayıflatırken, sanayi ve ticaretin tarıma toprağı tüketmenin araçlarını sağlaması yoluyla birbirne bağlanır."[41] 

"Kapitalist üretim insanları kentlerde bir araya getirir ve kentli nüfusun giderek artan bir öncelik kazanmasına neden olur. Bunun iki sonucu vardır. Bir yandan toplumsal harekete geçirici gücünü yoğunlaştırır, öte yandan insanla yeryüzü arasındaki metabolik etkileşimi bozar, yani, insanların besin ve giyecek olarak kullandığı toprağın oluşturucu unsurlarının yeniden toprağa dönmesini önler ve böylece toprağın kalıcı verimliliğinin ebedi doğal koşulunun işleyişini engeller...Fakat bu metabolizmayı çevreleyen koşulları tahrip etmekle...onun toplumsal üretimin düzenleyici yasası olarak ve insan soyunun tam gelişimine uygun bir biçimde sistematik yenilenmesini de zora sokar...Kapitalist tarımdaki tüm ilerlemeler yalnızca işçiyi soyma değil, aynı zamanda doğayı soyma sanatında da ilerlemedir; belirli bir zaman için toprağın verimliliğinde sağlanan her artış, bu verimliliğin daha uzun ömürlü kaynaklarının tahrip edilmesi yönünde bir ilerlemedir; kapitalist üretim bu yüzden bu yüzden tekniği ve üretimin sosyal süreçlerinin bütünleşme derecesini eş zamanlı olarak, ancak, bütün zenginliğin asıl kaynağını,  toprağı ve işçiyi kurutmak üzere geliştirir."[42]         

Marx kapitalin birinci ve üçüncü ciltlerinde dile getirdiği bu iki paragrafta ortak olan, toprağı "sistematik biçimde yenilenmesi" gereken oluşturucu bileşenlerinden soymak yoluyla "hayatın doğal yasalarınca konmuş olan toplumsal metabolizmada meydana gelen "yarılma" merkezli kavramdır.[43]        

Marx'ın kapitalizm eleştirisini, 'metabolik yarılma' ekseninde tekrar düşünürsek, kapitalizme karşı devrim, yalnızca kapitalizmin emeğin sömürüsüyle özgül ilişkisinin yıkılmasını değil, aynı zamanda insanla doğa arasındaki metabolik ilişkinin ussal biçimde düzenlenmesi yoluyla kapitalizmin ön koşulu olan topraktan yabancılaşmanın aşılmasını da gerektirir.[44]        

"Kır ile kent arasındaki antitezin ortadan kaldırılması yalnızca mümün olmakla kalmayıp, tarımsal üretimin ve yanı sıra kamu sağlığının bir zorunluluğu olduğu kadar, bizzat sınai üretimin de doğrudan bir zorunluluğu haline gelmiştir. Havanın, suyun ve toprağın süregiden zehirlenmesine ancak kent ile kırın kaynaşması yoluyla son verilebilir; ve ancak böyle bir kaynaşma, bugün kentlerde perişan olan kitlelerin durumunu değiştirmeyi ve atıkların hastalık üretmek yerine bitki üretmekte kullanılmasını sağlayacaktır."[45] 

MARX VE PROMETHEUSÇULUK        

Toplumsal ekolojist John Clark'a göre "Marx'ın Prometheusçu insanı kendisini doğanın parçası hissetmeyen ve dünyayı ekolojinin evi olarak görmeyen bir yaratıktır. Doğayı kendini  gerçekleştimek için inatla kullanan bir ruhtur...Böyle bir yaratık için doğa ister kendi içsel doğası ya da içinde yaşadığı dışsal doğa olsun, dize getirilmelidir."[46]Postmodern çevreci Wad Sikorski "Marx...çağımızın makineye en ciddi tapınanlarından birisidir"[47] demektedir.         

Marx ve Engels'in çalışmaları bir çok düşünürün mekanist, yani doğa ve insanın birbirine karşı ve hasım olduğu, dünya görüşünü benimsediği bir döneme rastlamaktadır. Bu itibarla Marx ve Engels de birçok 19.yy düşünürü gibi, 'tahakküm', 'fetih', 'hükmetme' gibi terimleri oldukça sık kullanmıştır. Bununla beraber, bu terimlere yüklenen anlamalar bazında doğayı düşman pozisyonuna koymamaya özen göstermişlerdir. Hatta Marx ve Engels için doğanın tahakküm altına alınması tarihsel gelişimin belli bir dönemini yansıtmaktadır. Ve bu dönem insanın kendisine ve doğaya yabancılaştığı ve komunist toplumun aşması gerektiği bir dönemdir.[48]                            

Yukarıda birçok kere değinildiği gibi Marx ve Engels'in düşüncelerinde, doğa ile toplum arasında  çelişkili bir biçimde kurulmuş olan, usdışı doğanın sömürüsüne ve 'tahakküm' altına alınmasına sebeb olan ilişkiler açıkça eleştirilmektedir.         

Marx ve Engels'in düşüncesinin  Prometheusçu olduğu yönündeki eleştirilerin bir kısmı da Engels'in Anti-Dühring'teki şu pasajından esin almaktadırlar: "Kendisini çevreleyen doğal koşullar, o noktaya kadar insaı kontrol altında tutmuştur. Ancak o noktada sosyal düzeni kendi bilinçli kontrolü altına alan insan aynı zamanda tarihte ilk kez doğayı da kontrolü altına alır. Daha önce dışsal ve hsaım olan ve kendisini kontrol altında tutan doğa kanunları bu noktada insan tarafından ve tam olarak kavranacak ve uygulanacaktır ki bu insanın doğaya hakim oluşudur... Bu insanın ihtiyaçlar dünyasından gerçek özgürlükler dünyasına geçişidir."[49]        

Ancak bu pasajda Engels'in 'doğanın hakimi' gibi terimlerle, açık olarak insanların doğal güçlerin kurbanı olmaktan kurtulmaları anlatılmak istenmektedir. Nitekim bu, toplumsal yapılanmada oluşacak devrimci dönüşümlerle mümkün olacaktır. Engels birçok çalışmasında komunizmi insanın "doğa ile olan birleşikliğini sadece hissetmekle kalmadığı, bu birleşikliği bilinç düzeyine çıkardığı" bir toplum olarak tanımlamaktadır.[50] Engels Doğanın Diyalektiği'nde bu eleştirilere açık bir yanıt olabilecek şekilde şöyle demiştir: "Her adımımızda doğayı, bir yabancı gibi yada doğanın dışında duran bir fatih gibi yönetemeyeceğimiz, hakimiyet altına alamayacağımız hatırlatılmakta. Bizler etimizle, kanımızla, beynimizle doğaya aitiz, doğanın ortasındayız. Bütün hakimiyetimiz, diğer canlılarla karşılaştırıldığımızda, doğa kanunlarını anlayabilme ve doğru yönde uygulayabilme avantajına sahip olmamızdır."[51]        

Proudhon: "Her makine çeşitli operasyonların bir özeti, kuvvetlerin bir basitleştirilmesi, emeğin sıkıştırılması, maliyetlerin azaltılması olarak tanımlanabilir. Bu yüzden, makineleşme aracılığıyla, parcellaire emekçinin restorasyonu, emekçinin zahmetinin azalması, ürününün fiyatının düşmesi, değerlerin ilişkisi, yeni keşiflere doğru ilerleme, genel refağın yönünde bir hareket gelecektir."[52] derken, Marx'a göre, Proudhon'un şeyleşmiş bir "Prometheusçu" karakter verdiği makinelere karşı, onları tarihsel kökenlerinden ve durumlarından koparan fetişist yaklaşımı hatalı, mekanist bir erekbilim üretir.[53] Marx, "Hiçbir şey, makinelerde işbölümünün anti tezini, bölünmüş emeğin birliğini onaracak sentezi görmekten daha saçma olamaz." diyerek Prometheusçuluğa karşı olan tavrını açıkça göstermektedir.[54]  

SONUÇ YERİNE        

Ekoloji sorunsalının, Marx ve Engels'in düşüncesinde merkezi bir yer teşkil ettiği görülmektedir. Gerçekten Marx'ın düşüncesinde, çağdaşlarının pek azında olan, doğaya, doğanın sömürülmesine önemli bir yer açılmıştır.         

Marksist düşünce sisteminde ekolojik çelişkiler çok yerde vurgulanmıştır. Marx ile Engels genel olarak ekolojik sorunları acil bir görev olarak gördükleri, kapitalizme karşı devrimci hareket içinde önemli bir faktör olarak ele almamışlardır.  Dolayısıyla ekolojik sorunları  vurguladıkları yerde de, bunların sosyalizme geçişte merkezi bir rol oynayacak ölçüde gelişeceğine inanmamışa benzemektedirler. Doğayla sürdürelebilir ve ussal bir ilişkinin kurulmasına ilişkin düşünceler, sosyalizme geçişten ziyade, komunizmin sonraki diyalektiğinin unsuru olacak şekilde düşünülmüştür.[55]        

Ekolojik çelişkilerin kapitalizme karşı yükseltileceğini öngördükler devrim bazında analizlerinde fazla yer almamasının sebebi, Marx ve Engels'in kapitalist üretim biçiminin kendisinin önceki üretim biçimlerine oranla çok daha kısa zamanda yok olacağı düşüncesinde temellenmektedir. Marx ve Engels'e göre kapitalizm kendisine içkin çelişkilerin yoğunluğu nedeniyle ve sistemin mezar kazıcıları olan proletaryanın hareketiyle kısa zamanda yok olmaya mahkum olacaktır. Bu nedenle çağlarının koşullarının çok çok ötesinde bir şekilde ekolojik problemlerin farkında olan Marx ve Engels bu konuyu gelecek komunist toplumla ilentilendirme eğiliminde olmuşlardır. Bu nedenle Marx ve Engels'in ekolojik analizleri, kapitalizmi sona götürecek koşulları belirledikleri çalışmalarından daha çok komunist toplumun programı olan çalışmalarında  düşünülmüştür.[56] Eserlerinde sık sık gündeme getirilen ekolojik sürdürelebilirlik konusu kapitalizmi sonlandırabilecek bir mekanizma olarak değil, gelecekte kurulacak özgürce örgütlenmiş ortak üreticilerden oluşacak toplumun gereksinimlerine göre ele alınmıştır.[57]

"Temiz hava gereksinimleri bile işçiler için br gereksinme olmaktan çıkar. İnsan bir kez daha mağara hayatına dönmüştür, ancak bu mağara, artık, uygarlığın pis kokulu ve hsata edici soluğuyla kirlenmiştir. Dahası, işçi artık burada yaşamak için son derece güvenilmez bir haktan başka şeye sahip değildir, çünkü burası onun için günü gününe idamesi gereken yabancı bir güçtür ve ödemesini yerine getirmezse her an buradan atılabilir. Gerçekten bu mezar için ödeme yapmak zorundadır. Aiskhylos'ta Prometheus'un sayesinde vahşileri insana dönüştürdüğü en büyük armağanlardan biri olarak tanımladığı ışık içinde bir mekan, işçi için varlığını yitirmiştir. Işık, hava vb.-en basit hayvani temizlik- insan için ihtiyaç olmaktan çıkar. Pislik -insanın bu kirlenmesi ve kokuşmas, uygarlığın lağımı insanın hayat unsuru haline gelir. Doğal olmayan evrensel ihmal, kokuşmuş doğa, insan için bir hayat unsuru haline gelir."[58]        

Marx'ın işçi sınıfının durumu olarak tasvir ettiği bu durum, bu pislik içindeki yaşam, günümüze gelindiğinde, gelecek kuşakları da içine kapsayacak şekilde bütün bir insanlığın, yaşam koşulu haline gelmektedir. Marx'ın döneminde evrensel işçi sınıfının durumu olan bu yaşam şimdi gezegenin durumu haline gelmiştir.         

Marx'a göre toplum ile doğa arasındaki uyumsuz ve çelişkili ilişki, kapitalizmin sonucudur. Marx'ın Kapital'de ifade ettiği gibi "kapitalist değer ilişkileri doğal değerleri kendisine snulmuş bedava bir hediye olarak görür."[59] Marx'ın bir çok yerde ifade ettiği gibi kapitalist üretim ilişkileri toplum ile doğa arasında kurulabilecek ussal ve sürdürülebilir bir ilişkiye imkan tanımamaktadır. Ekolojik krizin nedenleri doğada değil, toplumda bulunduğuna göre, bu ekolojik krizin çözümü ve doğa ile kurulabilecek ussal ve sürdürülebilir bir ilişki için neler yapılabileceği konusunda Marx ve Engels'ten öğrenilecek çok şey olabileceği ortadır.

Cenk YİĞİTER- EKOLOJİ KOLEKTİFİ  (2001 )

----

KAYNAKÇA

Kitaplar:

* John Bellamy Foster, Marx'ın Ekolojisi -materyalizm ve doğa-, Epos Yayınları, Ankara, 2001, Çeviren: Erciment Özkaya

*Marksizm ve Ekoloji, Öteki Yayınevi, Ankara, 2000, Derleyenler:Göksel.N.Demirer-Metin Duran-Gökçer Özgür

*Ekolji Politik, Özgür Üniversite Kitaplığı, Ankara, 2000,  Derleyenler:Göksel.N.Demirer - Tezcan E.Abay* Hasan Ünder, Çevre Felsefesi,Doruk Yayımcılık, Ankara, 1996

Süreli Yayın:

* İksir Üç Aylık Doğa Kültürü Seçkisi, 1.sayı,

Makaleler:

* Louis Proyect, John Bellamy Foster on the Marx-Liebig Connection, www.columbia.edu/~lnp3/mydocs/ecology/foster_liebeg.htm  adlı web adresinden  alınmıştır.

* Fevzi Özlüer, İnsan İle Doğa Arasındaki Yarılmanın Tarihsel Anlatısı, İksir 1.sayı, s.33-40

* Göksu Deniz, Yoksulluğun Sınıfsal Arka Planında Ekolojistler Ne Diyor, İksir 1. sayı, s.26-32

Web Kaynakları:

* www.columbia.edu/~lnp3/mydocs/ecology                             

[1] John Bellamy Foster'ın Komunist  Manifesto ve Çevre' adlı makalesinden, Ekoloji Politik, Özgür Üniversite Kitaplığı,Ankara, 2000, s.11

[2]Louis Proyect, John Bellamy Foster on the Marx-Liebeg Connection, www.columbia.edu/~lnp3/mydocs/ecology/foster_liebeg.htm adlı web adresinden  alınmıştır.

[3]Hasan Ünder, Çevre Felsefesi, Doruk Yayımcılık, Ankara, 1996, s. 80-81

[4] J. B. Foster Marx'ın Ekolojisi-materyalizm ve doğa, Epos Yayınları, Ankara, 2001, s.45

[5]Hasan Ünder, Çevre Felsefesi,  s. 80-81,s. 81

[6]a.g.e. s.82-83

[7]J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi-materyalizm ve doğa, Ankara, 2001, s.46

[8]a.g.e.  s. 124

[9]a.g.e.  s. 47

[10]William Paley,Natural Theology; or, Evidences of the Existence and Attributes of the Deity  , London, 1809, s.1-2 (http://www.hti.umich.edu/cgi/p/pd-modeng/pd-modeng-idx?type=HTML&rgn=TEI.2&byte=530493190 adlı web adresinden alınmıştır)

[11]Marksist Düşünce Sözlüğü, s.478

[12].B.Foster, Marx'ın Ekolojisi-materyalizm ve doğa, Ankara, 2001, s.24

[13]Marksizm ve Ekoloi, 'Marksist Ekoloji Anlayışı Üzerine' adlı makaleden,G.N.Demirer-M.Duran-E.Torunoğlu, s.169

[14]Karl Marx, Early Wrintigs, s.328: aktaran J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi, s.111  

[15]J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi-materyalizm ve doğa, Ankara, 2001, s.111

[16]a.g.e. s. 21

[17]Hasan Ünder, Çevre Felsefesi, s.91

[18]J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi, s.129

[19]a.g.e. s.129-130

[20]Malthus'tan aktaran: J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi, s.129

[21]J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi, s.133

[22]Malthus'tan aktaran: J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi, s.139

[23]a.g.e , s.139

[24]Malthus'tan aktaran: Göksu Deniz, 'Yoksulluğun Sınıfsal Arka Planında Ekolojistler Ne diyor' adlı makalesinden, İksir Doğa Kültürü (üç aylık doğa kültürü seçkisi), 1.sayı, s.26

[25]Malthus'tan aktaran:  J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi, s.141 

[26] J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi, s.152

[27]Malthus'tan aktaran:  J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi, s.142

[28]Engels, 'Outlines of a Critique of Political Economy'den aktaran:  J.B.Foster, Marx'ın Ekoloisi, s.152

29]Engels, 'Outlines of a Critique of Political Economy'den aktaran:  J.B.Foster, Marx'ın Ekoloisi, s.153

[30] J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi, s.153

[31] J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi, s.154

[32]Engels, 'İngiltere'de İşçi Sınıfının Durumu'ndan aktaran: J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi, s.155

[33]J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi, s.154

[34]Karl Marx, Capital c.1 s.283,290 aktaran:  J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi, s.212

[35]J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi, s.195-6

[36]J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi, s.213

[37]J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi, s.204

[38]Waring'ten aktaran: J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi, s.208

[39]Liebig'ten aktaran: J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi, s.209

[40]Marx'tan aktaran: J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi, s.209

[41]Karl Marx, Capital, c.3 949-50 aktaran: J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi, s.210  

[42]Karl Marx, Capital, c.1 637-38 aktaran: J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi, s.210  

[43]J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi, s.211

[44]J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi, s.233

[45]Engels, Anti-Dühring, s.351-52 aktaran: J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi, s.231  

[46]John Clark'tan aktaran: J.B.Foster'ın Marx ve Çevre adlı makalesinden, Marksizm ve Ekoloji,s.148

[47]Wade Sikoski'den aktaran: J.B.Foster'ın Marx ve Çevre adlı makalesinden, Marksizm ve Ekoloji,s.149

[48]J. B.Foster'ın 'Komunist Manifesto ve Çevre' adlı makalesinden, Ekoloji Politik, 13-14

[49]Aktaran: J. B.Foster'ın 'Komunist Manifesto ve Çevre' adlı makalesinden, Ekoloji Politik, 16-17

[50]J. B.Foster'ın 'Komunist Manifesto ve Çevre' adlı makalesinden, Ekoloji Politik, 17-18

[51]Aktaran: J. B.Foster'ın 'Komunist Manifesto ve Çevre' adlı makalesinden, Ekoloji Politik, 19

[52]Proudhon'dan aktaran: J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi, s.177

[53]J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi, s.179

[54]Karl Marx, The Poverty of Philisophy'den aktaran: J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi, s.179

55]J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi, s.188

[56]John Bellamy Foster'ın 'Komunist Manifesto ve Çevre' adlı makalesinden, Ekoloji Politik,  s.37

[57]John Bellamy Foster'ın 'Marx ve Çevre' adlı makalesinden, Marksizm ve Ekoloji, s.165

[58]Karl Marx, Early Writings, 359-60 aktaran: J.B.Foster, Marx'ın Ekolojisi, s.113

[59]aktaran: J.B.Foster'ın 'Marx ve Çevre' adlı makalesinden, Marksizm ve Ekoloji, s.161  

 
< Önceki   Sonraki >