Nevruzu Kutlayalım ama Dünya Ormancılık Gününü? (Salih SÖNMEZIŞIK) Yazdır E-posta
Pazartesi, 22 Mart 2010
Bilindiği gibi ormanlar toprağın, havanın ve  suyun, kısacası yaşamın olmaz ise olmaz üç öğesinin hem kaynağı hem de koruyucusudur. Biyokütle üretimi, biyolojik çeşitlilik ve gen koruma alanlarını barındırması nedeniyle de en gelişmiş karasal ekosistemleri olan ormanlar,  küresel iklim değişikliğinin yaşamı tehdit ettiği günümüzde karbondioksit, oksijen, su ve enerji döngülerini dengeleyerek dünyamızı tüm canlılar için yaşanabilir kılan en önemli doğal kaynakların başında gelmektedir.

Ancak sanayi devrimi ile birlikte bu dev akciğerlerimiz tüm dünyada hızla yok edilmeye başlanmıştır. Özellikle 2. Dünya savaşı sonrası gerçekleştirilen kapitalist büyümenin ekolojik dengeyi olumsuz etkilediğini ve nedeninin ürkütücü boyutlara ulaşan ORMANSIZLAŞMA olduğunun farkına varan uluslararası topluluk ,kalkınma ve çevre arasında belirli bir dengenin kurması gerektiğine karar vermiştir. Bu gelişmeler üzerine Roma’da 1971 yılında toplanan Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) kuzey yarımkürede ilkbaharın, güney yarımkürede ise sonbaharın başlangıcı olan 21 Mart’ı, Dünya Ormancılık Günü ilan etmiştir. Kamu yararı taşıması nedeniyle,  mülkiyeti kime ait olursa olsun, tüm ormanların korunmasını sağlamak üzere ulusal, bölgesel ve uluslar arası toplantılar düzenlenmiş, sözleşmeler imzalanmış ve ülkeler ormanlarının korunması konusunda kendi iç düzenlemelerini geliştirmişlerdir.

Oysa 21 Mart, bahar sevinci nedeniyle Ortaasya’dan Balkanlara kadar uzanan coğrafyada Nevruz olarak da kutlanmaktadır. Hiçbir din ve mezhebe bağlı olmaksızın gelenksel olarak yüzyıllardır kutlanan Sultan Nevruz, FAO’nun kararı doğrultusunda ülkemizde 1975 yılından buyana Ormancılık Bayramı olarak da kutlanmaktadır. Ormancılığımızın günümüzdeki durumuna bakınca bu kutlamaların yarattığı çelişkiye acı acı gülümsememek elde değil. Çünkü ormanlarımız ülkemizde en çok yıkıma uğratılan değerimizdir.  Halkın desteğini sağlama aracı olarak algınan ormanlarımız, siyasetçilerin oy yatırımınlarına sürekli malzeme edilmiş, özellikle seçim dönemlerinde, yasadışı uygulamaları ve yolsuzlukları meşrulaştırmak için yapılan yasal düzenlemeler ile eşi ve benzeri görülmemiş  orman yağmaları gerçekleştirlmiştir.   Ülkemizde YASAL TALAN DÖNEMİ ‘nin başlangıcı olan 1950 yılından AKP’nin iktidara taşındığı 2002 yılına kadar ormancılığımız ile ilgili 23 adet yasa çıkarılmış ve bunun sonucu 2B çıkmazı gibi hala çözülemeyen büyük tahribatlar ve  sorunlar yaratılmıştır.

Ancak yaşanan tüm olumsuzlukların üzerine adeta tuz biber ekilmiş, geçmiş hiçbir iktidar AKP dönemi kadar sorumsuz ve gözükara davranmamıştır. Ülkelerin tarihinde çok kısa sayılabilecek 7 yıllık bu süreçte ormanlarımız ve ormancılığımızla ilgili köktenci bir yaklaşım ile çıkarılan 13 adet yasanın yanısıra,  sayısını bilemediğimiz birçok genelge ve yönetmelik yürürlüğe konulmuştur. Bu düzenlemeler ile önceki iktidarlarca cesaret bile edilemeyen talan örnekleri geliştirilmiş, sözgelimi millipark, tabiat parkı özel çevre koruma alanı, yaban hayatı koruma ve geliştirme alanı gibi korunan alanlarımız TİCARİLEŞTİRMEYE açılmıştır.
 
Koruma sözcüğünü sevmeyen AKP bu düşüncesini bakanlıkların yapılanmasına da yansıtmış, örneğin Çevre ve Orman Bakanlıklarının birleştirilmesi sonrasında yapılan kurumsal düzenlemeler ve imam hatiplilerin de egemen kılınması sonucu eski orman bakanlığının köklü kuruluşları görev yapamaz hale dönüştürülmüştür. Yapılan mevzuat değişiklikleri ile Orman Genel Müdürlüğü’nün koruma işlevi zayıflatılmış, örneğin 2005 yılında ki bir yönetmelikle, orman suçlarının takibinden birinci derecede sorumlu orman muhafaza memurlarının, halkımızn deyişiyle “aman ormancının” adli kolluk görevleri kaldırılmıştır. Bunun yanısıra çölleşmenin eşiğinde olan ülkemizde erozyonu önlemek ile görevlendilmiş Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolü Genel Müdürlüğü’ne ait, içlerinde Ankara ‘da Atatürk tarafından 1925 yılında kurulan Gazi Fidanlığı dahil, yurdumuza yayılmış 47 Devlet Fidanlığı satılarak ülke ithal fidancılığın tekeline ve bunun yaratacağı genetik kirliliğin tehlikelerine de açılmıştır. Bununla da yetinilmemiş, görevi bilimsel ve estetik bakımından ulusal ve uluslararası ölçekte ender bulunan ekosistemleri ve değerleri korumak olan Milli Parklar Genel Müdürlüğü, KORUMAMA işlevi üstlenerek ülkemizin en güzel köşelerinde yeralan 189 adet “Korunan Alanı”  üzerindeki tesisler ile birlikte satmış veya kiraya vermiştir. İşin daha acı yanı ise çok duyarlı ekosistemlere sahip bu yerlerin uzun devreli gelişim planları da ormancılık bilimi ve gerekleri doğrultusnda devlet eliyle değil, buraları işleten yükleniciler tarafından kendi çıkarları doğrultusunda yapılmaktadır.

Ormanları korumanın en önemli uygarlık ölçütü olduğu kuralını tanımayan AKP, her konuda olduğu gibi ormancılk uygulamalarında da takiyye yaparak kamuoyunu yanıltmaktadır. Sözgelimi Çevre ve Orman Bakanlığı geçtiğimiz yıl tüm basın organlarında ağaçlandırma seferberliği başlattığını, 4 yıl içinde 2.300.000 hektar yeni ağaçlandırma yapacağını  ilan etmiş, ancak bakanlığın resmi projesini içeren 2008-2012 Yılları Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolü Seferberliği Eylem Planı incelendiğinde, yapılması planlanan gerçek ağaçlandırma çalışmalarının yanlızca 116.000 hektar olduğu açığa çıkmıştır. Orman yangınların konusunda ise bakanlık bunun tam tersini yapmakta, yanan orman alanlarını küçük göstererek iktidarlarını orman yangınlarıyla savaşta başarılı gösterme gayreti içine girmektedir. Örneğin, Temmuz 2008 de Serik( Antalya) de çıkan ve ancak 5 günde kontrol altına alınabilen yangın, bilim kurulunca 16.925 hektar olarak belirlendiği halde, yanan alanın 4.000 hektar olarak açıklanması halkımıza karşı bir saygısızlıktır ve çağdaş devlet yönetimiyle bağdaşmamaktadır.

Hakkını teslim etmek gerekir ki AKP talana kılıf uydurmada etkin yöntemler izlemekte, mehter yürüyüşü örneği, 3 adım ileri iki adım geri atarak toplumu oyalayarak istediğini yapmaktadır. Bu durumu talan yasalarını çıkarırken uyguladığı ince taktikten anlıyoruz. Kaynaklarımızın peşkeş çekilmesi ile ilgili düzenlemeler, konusu ile ilgili olmayan başka yasaların aralarına korsanca sıkıştırlmakta ve insanımız atlatılmaktadır. Maalesef ormanlarımızla ilgili düzenlemelerde de aynı strateji uygulanmıştır. Örneğin 2B alanlarını arazi mafyasına satmayı ve ormanların işletilmesini özel sektöre devretmeyi hedefleyen AKP, bu konuda yaptığı değişikliği, ülkemizde bir çok kişinin sıcak baktığı “milletvekili seçilme yaşının 30dan 25e indirlmesi” ile ilgili anayasa değişikliği içine sıkştırmış, ama çıkarılan bu 4841 sayılı yasa cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer tarafından veto edilmiştir. Hükümet bu konuda ısrar ederek yeni bir anayasa değişikliği gerçekleştirmiş, bu amaçla çıkarılan 4960 sayılı yasa da ikinci kez veto edilmiştir.

İlginçtir, AKP iki kez anayasa değişikliği ile gerçekleştiremediği 2B yağmasını, Ocak 2009 da  3402 sayılı Kadastro Kanununda yapılan değişiklikler görüşülürken (ne alakası varsa) bir gece yarısı bu yasaya eklediği bir maddeyle halletmesini bilmiştir.  Maalesef ormancı meslek kuruluşları dahil, kamuoyu bu konuda uyuşmuş ve tehlikenin farkına henüz varamamıştır; geçtiğimiz yıl ülkemizde, arazi rantının yüksek olduğu kıyı bölgeleri ile dinci örgütlenmelerinin yoğun olduğu 14 ilde 627.340 dönüm, İstanbul’da ise 135.700 dönüm 2B alanının işgalcileri adına tespiti yapılmıştır. Çok yakın bir sürede, istedikleri tespitler hızla yapıldıktan sonra,  büyük olaslıkla bu alanların satılması amacı ile, bir gece ansızın tek maddelik bir yasa daha çıkarılacak ve  bu yasa iptal edilinceye kadar oluşacak boşlukta, kendi çıkar çevreleri ve yandaşlarına ait 2B lerin satış işlemleri tamamlanacaktır.  
AKP iktidarı şu anda bu tür uygulamalarına bir yenisini daha eklemek üzeredir. Hepimizn bildiği müstemleke maden yasasının 7. Maddesi ocak 2009da anaysa mahkemesi tarafından iptal edilmiş, bu yasa dayanan yönetmeliğinin uygulanması da danıştay tarafından Şubat 2009 da durdurulmuştur. Ancak maden lobisinin baskısı üzerine bakanlar kurulu, yürütmesi durdurulan bu yönetmeliğe eklediği bir madde ile ormanları yeniden talana açılmış, meslek örgütlerinin açtığı dava sonucu ormanları ve hukuku altıncılara  feda eden son yönetmelik de Kasım 2009da durdurulmuştur. Fakat maden lobisinin bitmeyen baskısı sonucu,  madencilik faaliyetlerinin önünün açılması için, bakanlar kurulunca 3 Mart 2010 tarihinde meclise gönderilen “Kara Avcılığı Kanunu Değişiklik Tasarısın” 2. maddesiyle 6831 Sayılı Orman Kanunu’nun 16. ve 17. Maddeleri değiştirilerek,  ormanlarımızın  yeniden madencilerin talanına açılması hedeflenmektedir.

Anayasanın maden kanununun 7. Maddesinin iptali kararını da hiçe sayan bu tasarı ile ayrıca belediyelere “madencilik faaliyetleri sonucunda tabii yapısı bozulan ormanlara” moloz ve atıklarını  boşaltma ve bunların üzerinde özel ağaçlandırma yapma yetkisi verilmektedir. Ayrıca daha önce Orman Arazilerin Tahsisine İlişkin Yönetmelik kapsamında ormanlarımızda hertür yatırıma ait “düzenli depolama tesislerine” izin verilmekte idi. Ancak yönetmeliğin bu hükmü danıştay tarafından iptal edilince, ormanlarımızın depolama tesislerine tahsis edilmesi, son tasarı ile yasal güvence altına alınmaktadır.

Tüm bu olumsuzlukları düşününce,  21 Mart’ları Nevruz coşkusuyla kutlamayı sürdürsek de,  Dünya Ormancılık Günü Olarak bu yılda kutlayamayacağımızı düşünüyorum…

Salih SÖNMEZIŞIK
20.3.2010    

 
< Önceki   Sonraki >