|
Tarım topraklarından elde dilen ürünlerin, yükselen petrol fiyatları ile daha fazla yakıt üretimine ayrıldığı bir dönemeçte “Biyogüvenlik ve Gıda Egemenliği Forumu” gerçekleşti. Dünya üzerinde verili besin stoğu açığı olmadığı, asıl sorunun besinin adaletsiz ve eşitsiz dağılımından kaynaklandığı, bununla birlikte tarım toprakların plansız bir biçimde yönetildiği, AB sürecinin Tarım nüfusunu aşağıya çekmeye yönelik dayatmasının tarımda tam bir başıbozukluğu beraberinde getirdiği Biyogüvenlik ve Gıda Egemenliği Forumunda ön plana çıktı.
2006 yılında çıkartılan tohumculuk hakkında kanun, Türkiye’nin UPOV üyeliği, Bitki Islahçıları hakkında kanun gibi kanunların özellikle binlerce yıldır geleneksel yollarla kuşaktan kuşağa aktarılan bilginin fikri mülkiyet konusu haline geldiğini gerçeği karşısında örgütsüzlük hali ise devam ediyor. Tohum üzerinde, toplumsal mülkiyetle gelişmiş bilginin, özel mülkiyet konusu haline getirilmesi, gıda ve tohum şirketlerinin daha karlı ürün satması anlamına gelirken, halkın ise daha pahalıya mal tüketmesi gerçeği toplumsal ve siyasal bilince çıkmış durumda değil. Çiftçilerin tohum üzerinde fikri haklarının şirketlerin eline geçmeye başlaması, küçük üreticilerin, üretim maliyetlerinin yükselmesi, yoksullaşması ve tarım üretiminin dışına savrulması da yüksek siyasetin Türkiye’de gündemine girmiyor. Bu açıdan, bitkilerin, hayvanların genetik bilgisinin ve bu bilgiyi geliştiren toplumsal bilgi üretim süreçlerinin üzerinde tekel kuran, bu tekelleşmenin büyük şirketlerde cisimleşmesine olanak veren kanuni düzenlemelerin tohuma toplumun ulaşma hakkını ortadan kaldırdığını, bunun da gıda hakkının toplumun elinden alınmasına yol açacağını politk olarak görünür kılmak bir zorunluluk. Özellikle yoksul ülkelerde gıda şirketlerinin, ilaç, tohum ve gıda üzerinde kurdukları egemenliğin aynı zamanda büyük kentlerde büyük sorunlara yol açacağının da görülmesi gerekmekte. Bu nedenle “gıda-tohum-su haktır, gdo’ya hayır” kampanya süreci ve dolayısıyla forum “gıda egemenliği” talebini bir yandan tarımsal yapıların kapitalist endüstriyel politikalardan kurtulması zorunluluğunu kapsadığı, diğer yandan da kendi kendine yeterlilik, besini seçme özgürlüğünü de kapsadığına yönelik politik söylemi geliştirme açısından önemli bir uğrak. Kentlerde giderek artan “hızlı beslenme” kültürünün, kırlarda tüketin toplumun değer yargılarının, alışkanlıklarının egemen olmaya başlaması ile birlikte de besinin özgülük alanından hızlı bir biçimde zorunluluk alanına kaydığını da görmek gerekiyor. Metropolleşmeyle birlikte şehir yaşamının artan zorlukları, dengesiz ve sağlıksız beslenme sağlık maliyetlerini de giderek arttırdığı gerçeği karşısında, gıda egemenliğinin sağlık hakkı ile birlikte yürütülmesi bir zorunluluk olarak önümüzde duruyor. Önümüzdeki günlerde artan kuraklık ve sermayenin besin stoğu ile yükselen gıda krizine çözüm olarak da genetiği değiştirilmiş organizmalara dayanan ürünlerin yoğun bir propagandası ile karşı karşıya kalacağız. Bu açıdan, gıda egemenliğini, biyoçeşitliliği, halk sağlığını, genetik varlığı koruyan ve gdo’ya hayır diyen bir biyogüvenlik sistemine de acilen ihtiyaç var. Gıda egemenliği konusunda yürütülecek politik mücadelenin, tarımsal politikanın kapitalist ve endüstriyel kimliğinden sıyrılması zorunluluğu, tarımsal yapılarda üretim yapan topraksız ve küçük üreticilerin korunması, üretimde doğal üretim yöntemlerin teşvik edilmesi, yerel üretim metotlarının geliştirilmesi, köylü ve çiftçi düzeyinde sendikalaşmanın önünün açılması, üreticiden tüketiciye aracısız mal sağlayan ekolojik üretim-tüketim kooperatiflerinin teşvik edilmesi kadar kentsel politikada da alınması gereken büyük bir yol ve kısa bir süre var. Kent planlamasında kır ve kent dengesini gözeten, tarım alanları ile dengeli ve şehirlerde yaşayanların kendi besinlerini üretmesine olanak sağlayan bunun içinde ulaşımdan, barınmaya bütünlüklü bir politik makas değişikliğini de gündeme getirmek gerekiyor. Kentlerde yaşanan muazzam dönüşümlerle şehir dışına itilenlerin, kırda yaşanan tarımsal yıkım programlarıyla yine şehirlerin kıyı çizgilerine sürülenlerin oluşturduğu geniş halk yığınlarının gündelik yaşam kaygılarından tutacak “gıda hakkı” talebini orta vadede sermaye düzeninin karşılama olanağı bulunmuyor. Kentsel dönüşüm alanlarında geliştirilecek bahçe ve kent tarımı modelleriyle beraber, kırsal alanda kooperatifleşme ve sendikalaşma da yeni açılımlar sunabilir. Kır ve kent emekçilerinin birleşik mücadele hattını bugünden geliştirmek için, programatik ve politik bütünlüğe yüzünü dönmüş bir mücadele çizgisini kooperatif, sendika, kitle örgütü bütünlüğü içinde geliştirmeliyiz. Gıda Egemenliği ve Biyogüvenlik Forumu, bu açılımı yaratma niyetinde olan öznelerin karşılıklı üretim ve paylaşım süreci açısından son derece önemli görülmelidir. Ahmet Ekin TAŞ (Ekoloji Kolektifi) 3.6.2008/İSTANBUL |