GİRİŞ Türkiye’de ekolojik krizin derinleşmesine paralel olarak sosyalistlerin de ekolojik krize olan ilgisi artmıştır. Her ne kadar bu “kriz” sözcüğünün başına getirilen ekoloji kelimesinin anlamlandırılmasında, sol sosyalistler açısından tam bir netlikiçermediği düşünülecek olsa da en genel anlamda kapitalist uygarlığın doğayı yağmalaması ve doğanın maddi güçlerini yok etmesi olarak okunduğu söylenebilir. Buna karşın ekolojik kriz analizlerinin özellikle 1990’lı yıllardan itibaren teorik ve ideolojik boyutlarıyla tartışılmaya ve toplumsal bir güç olarak yeşil ve çevre hareketlerinin ortaya çıkmasına paralel olarak çeşitlendiği de belirtilmelidir. (1) Özellikle 1990’lı yıllardan itibaren “ekoloji tartışmalarının” önemli düşünce kaynaklarının türkçeye kazandırılması da sosyalistlerin ekolojik krizle ilgili tahlillerinin şekillenmesinde etkin olmuştur.
Bununla birlikte her gün yaşamın her anında etkisi giderek hissedilen küresel iklim değişikliği, kuraklık, çölleşme, türlerin yok olması v.b sorunların giderek politikanın önemli uğrak noktalarından biri haline gelmesi de sosyalistlerin bu konulardaki duyarlılıklarını arttırmıştır. Bununla birlikte “ekoloji” sözcüğünün çok anlamlılığı ve giderek “ekolojik kriz, ekolojik politika, ekolojik yok oluş, ekolojik toplum” örneklerinde olduğu gibi belli bir siyasal aidiyet ve siyasallaşma biçimine atıf yapan kategorinin sosyalistlerin düşünme ve eyleme pratiklerinde ne kadar belirleyici olduğu ise hala tartışmalıdır.
En temelde insanın toplumsallaşma sürecinin, kendini var etme koşullarının ve kendini yeniden üretme sürecinde doğayla kurduğu ilişki üzerinden kuran pratiklerin ve teorilerin heterojen bileşkesi olan ekoloji düşüncesi şu ya da bu biçimde sosyalist solu etkilemiştir. Kimi kez mesafeyle kimi kez de yeni bir “söz” ruhuyla yaklaşılan bu düşüncenin felsefi ve ideolojik kaynaklarına uzun uzadıya girmek bu yazının kapsamı dışında kalacaktır. Ancak sosyalist sol açısından, “ekolojik kriz” eninde sonunda bir toplumsal mücadele ve örgütlenme dinamiği de sağlamaktadır. Ekolojik krizin kavranışı, teorik düzeyde ekolojik siyasal hattın şu ya da bu noktasıyla teması da zorunlu kılmaktadır. Ancak bu 2000’li yıllarla birlikte sosyalist solun yeni söz ve eylem çizgisi inşa edip edemeyeceği konusunda derin şüpheyi de beraberin de getirmelidir. Yeni sorunlar karşısında Marksizmi yetersiz bulup ekolojik düşünürlerin cephaneliğine dalan sosyalistlerden (2), Marksizmin içinde ekolojizm (3) arayan sosyalistlere kadar şenlikli bir dönemeçte olduğumuz söylenebilir. Ancak bunlarla birlikte kapitalizmin sınıfsal bir eleştirisi ekseninde, “doğanın sınırları” tartışmaları da bugün için en tutarlı kriz analizi olarak güncelliğini korumaktadır. Elbette 2003 yılında Abdullah Öcalan’ın İmralı da Bookchin’i yeniden keşfetmesi ve kürt özgürlük mücadelesinin birden “ekolojik demokratik toplum” perspektifini kurmaya başlaması da bu doğrultuda değerlendirilmesi gerekir. (4) Sosyalizm mücadelesi elbette Marksizm ile sınırlı değildir ama Marksizmin sınıfsal ve toplumsal çelişkileri aşma konusundaki referansları da yeni “toplumsal hareketçilik” sosyalistlere bulaştıkça sınıf analizleri de tartışmaları da rafa kalkmaktadır. Ekolojik kriz kimi sosyalist kesimlerde sınıf analizleri düzeyinden, yeni toplumsal hareketlerin tartışma düzeyine kaymaktadır. (5)
Bu çalışmada ise 2000’li yıllarla birlikte Türkiye’de sosyalist siyasal partiler ve hareketlerde “ekoloji meselesinin” nasıl algılandığı ve pratiğe dönüştürüldüğü açığa çıkartılmaya çalışılacaktır. Tabi ki bu algıyı derinleştirirken de özellikle Türkiye çevre ve yeşil hareketine kısa bir temas yapılarak sosyalistlerin bu hareketlerle ne düzeyden bir ilişki kurdukları da açımlanacaktır. Bununla birlikte özellikle Marksizmi yenileme girişimleri ve yeni toplumsal hareketçilikle birlikte yükselen sosyalizm algısının, yeni bir sol tahayyül geliştirmeye yeterli teorik açılımı sağlayıp sağlamadığı özellikle 2000’li yıllardan sonra kurulan sol sosyalist parti programlarına bakılarak okunmaya çalışılacaktır. Günümüzde teorinin giderek daha fazla önem kazandığı ve toplumsal bir pratikle iç içe geçmiş bir teoriye duyulan ihtiyaç, yeni dönemin sorunlarını karşılamak adına girişilen çabalar da ekoloji mücadelesi ya da ekolojist bakış açılarının referansının bir belirleyici olup olmadığı anlaşılmaya çalışılacaktır. Bu noktada da kimi zaman yaşanılan deneyimlere ve mevcut parti programlarına sadık kalınacaktır.
1.EKOLOJİK KRİZİ ANLAMAK
Ekolojik krizi kapitalizme özgü bir sorun alanı olarak kavramsallaştırma çabası günümüzde yaygın kriz tahlili olarak ön plana çıkmaktadır. Bu kimi kez bir üretim ve toplumsallaşma biçimi olarak anlam kazansa da aslında en genel de kapitalizme ekonomik bir model olarak yaklaşan görüşlerin etkisiyle şekillendirilmektedir. Oysa “İnsan kendi tarihini yazmaya başladığı, geçim araçlarını ve dilini ürettiği günden beri, toplumsal yaşamımızın varlık koşullarına kavuştuğu emek sürecinde, emeği dolayımıyla doğayla gerilimli bir ilişki kurmuştur. Toplumsal yönüyle bu gerilim tekil bir varlık olarak insanın “doğayla mücadelesinden” değil, emek sürecinde toplumsallaşan insanın toplumsal ilişki kurma biçimlerinden kaynaklanır. Bu toplumsal ilişkiler ağında insanın evrimi doğaya rağmen değil doğayla birlikte bir evrimdir. Toplumsal olanın örgütlenme tarzı insanı ve doğayı birbirlerine paralel ama birbirlerine indirgenemez tarzda belirler. “Toplumsal örgütlenme” doğayı ve insanı karşı karşıya getiren bir olgu değildir. Ama toplumsal örgütlenmenin biçimi, üretimi, yeniden üretimi, evrimi ve ideolojisi insanın ve doğanın yok oluş veya birlikte yaşama koşullarının zeminini oluşturur.” (6) Bu açıdan söylenebilir ki ekolojik kriz, insanın doğayla birlikte özgürleşme çabasının, kendini yeniden üretirken toplumsal bedeni olan emeği nasıl yeniden üretebileceğine dair sorun alanlarında filizlenir. Ekolojik kriz, tek başına kapitalist ekonominin yağmacı görünümünün ortaya çıkardığı bir nesnellik durumu değildir. Bu açıdan da ekolojik krize yanıt aranacak yer, iktisadın dolambaçlı yolları değil, siyasetin kuruluş biçimindedir. Elbette ki burada siyaset diye vurguladığım, toplumsalın kendini kurma faaliyetidir ve bu açıdan da ekonomi politiği dışlamaz. Bu nedenle ekolojik kriz, toplumun kendini üretme yeniden üretme sürecinde emeğin toplumsallaşma karakterlerinde ortaya çıkan ontolojik bir sorundur. Bu açıdan her üretim tarzının kendine özgü “ekolojik krizleri” vardır. Bugün ise ekolojik kriz kapitalizm koşullarında biçimlenmektedir. Bu açıdan ekolojik krize bu eksende üç odaktan yaklaşılabilir.
1.1.ONTOLOJİK AÇI- Bedenin ve Doğanın Yarılması:
Ekolojik kriz tartışmaları ya da bunalıma ilişkin kavramlaştırmalardaki çözümlemeler farklı eksenler doğrultusunda yapılmaktadır. Bu çözümlemelerden en keskini ve hemen dile geleni, insan ile doğa arasındaki ontolojik bir karşıtlıktan referansla yapılmaktadır. İnsan doğanın dışında bir gerçeklik olarak ifade edilirken, onun “doğaya yabancı” etkinliklerinin ekolojik krize neden olduğu imlenmektedir. Bu insanı doğa dışında tanımlayan, ilişkiselliği görmezden gelen, tam da bu nedenle de onu biyolojik bir varlığa indirgeyen bir yaklaşımdır. (7) Her şeyden önce şunu belirtmekte yarar var, insanın bilinçli faaliyetleriyle doğayı değiştirmesi her üretim tarzında farklı etkilere, sonuçlara neden olabileceği gibi farklı nedenlerden de kaynaklanabilir. Bununla birlikte insanın etkinliklerinin evrensel bir karakter taşıdığı tek bir süreç vardır. O da insanın doğaya ilişki kurduğu emek sürecidir. (8) Bunun dışında insanın toplumsal faaliyetleri ve bu faaliyetlerin sonuçları hiçbir şekilde evrensel bir nitelik göstermez. Bu faaliyetler üretim ilişkileri ölçeğinde ve belirli bir üretim tarzında anlamlandırılabilinir. Kapitalizm koşulları altında bir dünyada tüm insanlığın ortalama olarak doğaya yaptığı etkinin ne olduğunun hesaplanması sürdürülebilir bir kapitalizm için kıymetli olabilir ama bu üretim tarzının nasıl aşılacağı üzerine hiçbir şey söylemediği için de ideolojik bir deformasyona yol açar. Ekolojik ayak izi kavramsallaştırmasının ortaya attığı pek çok veri doğrultusunda geliştirilen çözüm önerilerinin başında gelen, dünyanın insan nüfusunun baskılanmasından kurtarılması önerisi, ihtiyaçların toplumsal olarak dolayımlandığını değil doğal olarak belirlendiğini kabul eder. Bu bakış doymak bilmez bir insan doğası inanışından, kaynakların kıt ama ihtiyaçların sınırsız olduğu tezini işleyen liberal iktisattan feyz almaktadır. Bununla birlikte doğal seçilim tezlerini toplumsal yaşamın diline tercüme ettiği içinde bu kavramsallaştırma totaliter bir toplumsal proje barındırmaktadır. (9)
1.2. KAPİTALİZMİN TARİHSELLİĞİ- Üretim ve Yönetimin Parçalanması
Kapitalist üretim tarzının belirleyici özelliği üretim araçları mülkiyetinin burjuva sınıfının elinde olması ve halkın toplumsal üretim araçlarından yoksun kalmasından dolayı emeğini, iş gücü olarak piyasada satmak zorunda kalmasıdır. İş güçlerine ihtiyaç duyulmayan ve artık nüfus olarak adlandırılan kesimse, piyasa koşullarında sefalete mahkûm edildikleri gibi üretim maliyetleri koşullarında çalışanların işsiz kalma tehdidi ve onların düşük ücretle ve kötü yaşam koşullarında çalışmaya zorlamanın aracı olarak kullanılırlar. Bununla birlikte piyasadan satın alınan iş gücü kendilerini yenileyecekleri çalışma zamanı dışında daha çok çalışmaya zorlanırlar. Bu çalışma zamanında ve üretilen ürüne el koyan sermaye böylelikle sürekli artı değer elde etmenin de mekanizmasını yaratmış olur. Bu değerin daha çoklanması süreci kapitalist üretime egemen olan tek amaçtır. (10) Bu meta düzeni kullanım değeri yaratma mantığına göre değil her seferinde daha fazla değişim değeri, kar elde etme mantığı üzerinden işler. Daha fazla kar elde etme mantığına dayanan kapitalizm üretim için gerekli olan girdileri ya da maliyetleri en düşük seviyede tutma refleksini de sistemin mantığı gereği barındırır. Emeğin iş gücü olarak satın alındığı bu koşullarda doğa varlıkları da ucuz hammadde olarak mübadele değerinin masraflar hanesinde niceliksel değerlere dönüştürülür. Emeğin bu doğal ve toplumsal formlarının, kullanım değerinin bu bileşenlerinin sermaye birikimi sürecine tabi olması ve birikim zorunluluğunun kapitalist üretim tarzının motoru haline gelmesi eş zamanlı işleyen bir süreç ve ilişki olarak kavranmalıdır. Kapitalist üretim bu nedenledir ki aynı zamanda kendi maddi üretim koşullarını bozmaya meyillidir. Sermeyenin büyümesi bu maddi gerçekle mümkün olabilir.
İnsan ile doğa arasında ontolojik bir uçurum açan kapitalist yaşam, büyüme ideolojisini de ülkeden ülkeye, bireyden bireye kanserli bir hücre gibi yayar. Ülkeleri kalkınma ideolojisinin cenderesine aldığı gibi kişileri de elde etme ve sahip olma duygusunun esiri yapar. Sahip olmak diğer tüm duyguların yerini aldığı ölçüde de sermaye kendini yeniden üretir. Arzu edilen ama ulaşılamayan nesneler dünyasında, nesnelere her ulaşma yeni bir sahiplik ilişkisi doğurur. Kişiler arası ilişkinin metalar arası ilişkiye dönüşmesiyle tatmin edilemez ihtiyaçlar evrenini de ideolojik olarak kendi döngüsünü ve nesnesini yaratmış oluyor. Bu şekilde evrensel ihtiyaçlar kategorisi de yaratılmış olur. Bundan sonra da “Tüketici” olarak kodlanan geniş yığınların tek bir uğraş alanı kalır: “daha fazla tüketmek”. İnsani yetenekler, boş zaman ve hazzın kesişimi bir etkinlik olarak çalışma alanından kopartılıp, ideolojik olarak tüketim nesnelerinin ruhlarına giydirildiğinde, “herkesin yeteneğine göre herkese ihtiyacı kadar” ufku da basit bir ihtiyaçlar sistemi haline gelir. Kapitalizm üretim ve yönetim arasındaki sınıfsal çelişkiyi derinleştirdikçe, toplum giderek kendi toplumsal bedenine - emeğine ve onun maddi var oluş koşullarına yabancılaşır.
1.3. KENT İLE KIR ARASINDAKİ ÇELİŞKİ
Kapitalizm ve elbette onun var olduğu modern dünya her şeyden önce insanın toplumsal bedeni olan emeğin parçalanmasının hikâyesidir. İnsanı bir türsel varlığa dönüştüren modern kapitalist uygarlık, insanın toplumsal bedeni olan emeğine ve dolayısıyla da onun yaşam alanına yabancılaşmasına neden olmuştur. Bir yandan sermaye birikim süreci, geniş halk yığınlarını artık haline getirirken diğer yandan da hammadde kaynağına çevirdiği toprağı da atık haline dönüştürür. Sermaye, Emek gücünü niteliksizleştirirken diğer yandan emeğin kapitalizme has görünümü olan teknolojiye dayalı bir üretime yönelmesi onun birikim krizini daha çok açığa vurmasına neden oluyor.Üretimin kendinde anlamlı bir etkinlik ve hedefi salt büyüme olan maddi bir pratiğe yönelmiş olması, kapitalist üretimin var olma zeminlerinin de yok olmasına neden oluyor. (11)
Burjuva kültürü bir yandan atık, artık ve çöp üreten bir kültür haline gelirken diğer yandan da bunlardan nefret eden ve toplumsalın dışına öteleyen ve belki de sorunu geleceğe havale ederek, kendini yeniden üretmenin olanağını sağlamıştır.
Modern kapitalist toplum topraktan koparken onu aşırı gübre ve azotla doldurmuştur. O gübreler ise insanların kendi pislikleriyle yeniden ürettikleri toprağın hammaddesinin yerine ikame edildi.
Kırla kent arasındaki yarılma kentleri çöp ve atık üreten bir uygarlık tasarımı haline getirdi. Bu tasarımda bir tür modernleşme modeli olarak tüm dünyada kutsandı ve bu tasarım tüm dünyayı kuşattı. Kapitalizm kendini bir hijyen ideolojisi ekseninde inşa ederken diğer yandan uygarlığın pisliği olarak adlandırdığı yoksulların ülkesine çöplerini, atıklarını, yaşam formlarını ve en önemlisi yaşamı algılama biçimini ihraç ediyor. İşte emeğin parçalanması bir yandan doğa ile insanı birbirinden kopartıp, toplumsal serveti metaya indirgerken, diğer yandan da yaratılan hijyen kültürü üzerinden yoksullar ötekileştiriliyor. Ekolojik kriz, kır ve kenti parçalayan özel mülkiyet, buna dayalı hijyen kültürü ve artık-atık üretim tarzının kendisidir.
Bu nedenle sorun basitçe enerjinin hangi kaynaklardan üretileceği, hangi kaynakların kullanılacağı sorunu değildir. Öncelikle dünyayı hammadde deposu haline getiren pratikle hesaplaşmak, sonra da neyin nasıl ve kimin için üretildiği ve nasıl toplumsallaştığı meselesini ortaya koymak gerekir. Mesele atık-artık uygarlığıyla bir üretim tarzı ekseninde hesaplaşma meselesidir.
Bu üç odaktan sarmalandığında ekolojik kriz, basitçe “bir çevre tahribatı-doğanın yok oluşu” olarak okunamaz-okunmamalıdır.
Buna karşın 2000’li yıllarla birlikte ağırlığı giderek hissedilen “ekolojik kriz” söylemleri eninde sonunda “doğa tahribatı ve çevre yıkımı” anlamında bir ekolojik kriz analizine dayanmaktadır. Bunun en önemli nedenlerinden biri de elbette ekoloji-çevre sözcüklerinin bir birinin yerine ve siyasal anlamlarından çok biyoloji bilimi anlamında kullanılmasından kaynaklanmaktadır.
Ekolojik yıkım, çevre tahribatı, doğal yok oluş sözcükleri üzerinde pek de düşünülmeden bir biri yerine kullanılmaktadır. Bu noktada sosyalist sol içinde ekolojik krizin bir tür “çevre tahribatı-yağması” anlamında kullanıldığı söylenebilir. Bu analizin de günümüzde sosyalist sol içinde üç veçhesinin açığa çıktığı söylenebilir. Bunlardan ilki, kapitalist krizin tarihsel ve doğal sınırlarını göstermek ve aslında bir tür kapitalizmin eninde sonunda yıkılmaya mahkûm bir toplumsallaşma biçimini imlediğini ima etmektir. Diğeri “ekolojik krizin” maddi uygarlığın sonunu hazırladığı ve insanlığı yok oluşa sürüklediği yolunda ki saptamadır. Bir üçüncü analiz ise “doğanın kaynaklarını” tüketen kapitalizmin, sosyalist bir yaşamın önünde engel olduğunu gösterme girişimleridir. Ekolojik kriz bir tür çevre tahribatına karşı mücadele ya da kapitalizmin ortadan kaldırılması için örgütlenme alanları olarak analiz edilmeye başlandığında ortaya önemli bir sorun alanı çıkmaktadır.
Ya da “çevre tahribatı” ile emeğin toplumsal biçimleri arasında teorik bir açılım yaratılmadığında önemli sorunlar ortaya çıkmaktadır: “Çevre tahribatı” nedir? ve bunun çevre tahribatı olduğuna kim, nasıl karar verecektir? Bu tahribata karşı kim mücadele edecektir? Bu sorunu çözecek özne kimdir, nerededir? İşte sosyalist sol için çetrefilli noktalar bu düzeyde bir kez daha açığa çıkar. Eğer ki “ekolojik kriz” bir emek analizinden yoksun bir düzeyde “bir çevre tahribatı” ise bu sorun herkesi ilgilendiriyor demektir. O halde bu sorunun çoklu bir muhatabı var demektir. Sermayeyi bu konuda bir kenara bırakacak olursak o halde sermaye dışında kalan geniş bir halk kesimi- toprak sahipleri, topraksızlar, orta sınıflar, memurlar, köylüler, fabrika işçileri, yeni işçi sınıfı beyaz yakalılar- “ekolojik krizin” mağduru ve muhatabıdır. O halde bu aynı zamanda bu sorunu çözmeye muktedir öznenin de geniş halk kesimleri olduğu anlamını doğurmayacak mıdır? Ya da sınıf analizinde bu, “halkın proleterleşmesi” teziyle izah edilebilinir mi? Bergama’da altın madeni işletmesine karşı köylülerin mücadelesi karşısında sosyalist sol işsiz kalacak işçiler için neden hiçbir şey söylememektedir? Hadi daha tahrik edici bir soru soralım, iklim değişikliği karşısında sosyalist sol, kapatılması gereken çimento, otomobil, kimya, ağır sanayi sektöründe çalışacak işçileri nasıl istihdam edecektir? GAP projesi bir yandan kürt halkını yoksullaştırıp, doğasını tahrip ederken GAP projesine sosyalistler hangi açıdan, hayır diyecektir? O halde en başa dönmek gerekir. Ekolojik kriz, basitçe bir “çevre tahribatı” sorunu değildir. Yaşamın yeniden kurulması sorunudur. Aynı zamanda ilerlemecilikle, kalkınmacılıkla ve ekonomizmle hesaplaşmak demektir. Buradan hareketle de sosyalist solun kalkınmacılık algısı, demokrasi ve sivil toplum konusundaki hareketlenme ve eğilimleri asıl olarak ekolojik kriz konusunda bütünlüklü bir teorik açılım yapıp yapamadığını gösterecektir. Çünkü ekolojik kriz her şeyden önce, toplumsalın yeniden kuruluş sorunu ise bu noktada, ekolojik krizi şu ya da bu ölçüde programına almış sosyalist solun nasıl bir toplumsallık inşa etmeye giriştiğini, sivil toplum, kalkınmacılık, kamusallık üzerinden açımlamak gerekecektir. Çünkü eninde sonunda insanın toplumsal karakter kazandığı üretim ve yönetim ilişkisinin nasıl kurgulandığı aynı zamanda ekolojik krize nasıl yaklaşıldığını da gösterecektir. Bununla birlikte bu yazı kapsamında tek tek sosyalist sol partilerin kamusal alan, sivil toplum ve kalkınmacılık yaklaşımlarını analiz etmek yerine ekolojik kriz algıları üzerinden bu noktalara yaklaşımları açığa çıkartılmaya çalışılacaktır. Bu noktada da TKP, SDP, ÖDP, EMEP’in ekolojik kriz algıları üzerinde durulacaktır. Buradan da yeni dönem toplumsal hareketlerin sosyalist sol partileri ne düzeyde etkiledikleri bu etkilemenin ideolojik bir kırılmaya yol açıp açmadığı açımlanacaktır.
2. SOSYALİST SOLUN VEÇHELERİNDE EKOLOJİK KRİZ
2.1. DAHA AZ TOPLUM DAHA ÇOK DEVLET: TKP
2.1.1.İnsan ve Doğa İlişkisi
TKP’nin parti programında “Kapitalizmin egemenliğinde insanın doğa üzerindeki etkinliği doğanın bozulması, kirletilmesi, yaşanır olmaktan çıkarılması yönünde kontrolsüz bir gidişe dönüşmüş durumdadır. ” (12) tespiti yapılmaktadır. Bu tez aslında tam da çevreci yaklaşımların önemli bir kesiminin de paylaştığı bir tespittir. Ekolojik yıkımın kaynağında “insanın doğa üzerindeki etkinliği yatmaktadır ve bu etkinlik kapitalizmin egemenliğindedir.” (13) Kapitalizm sanki insanın bugün ki toplumsallaşma biçiminin adı değil de, ona dışardan dayatılan bir güç olarak ortaya konulmaktadır. Bununla birlikte ekolojik krizin kökeninde “insanın doğa üzerindeki etkinliği” açılımı da oldukça dikkat çekicidir. Çünkü en yalın anlamıyla bile aldığımızda kapitalist toplum, sonuçta toplumsal bir ilişkiler bütünüdür ve ekolojik krizde toplumsal ilişkilerin sonucudur.
Tekil bir varlık olarak insanın, doğa üzerindeki etkinliğinin bu yıkımla uzaktan yakından bir ilgisi bulunamaz. Tekil bir varlık olarak insanın yıkıcı gücüyle bir süs bitkisinin yıkıcılığı arasında bir fark yoktur.
2.1.2.Kalkınmacılık
TKP açısından doğa tahribatının kökeninde yatan insanın doğa üzerindeki kontrolsüz gidişatının önü alınmalıdır. Çünkü, “Üretim kapasitesini insanın gereksinimleri için seferber etmek yerine, birikmiş kaynak ve olanakları toplumsal refaha hiçbir katkısı olmayan asalak "faaliyetlere", silahlanmaya, savaşa, doğanın yıkımına yönelten kapitalizm, akıl ve insanlık dışı bir düzendir.” (14) Kapitalizm öyle dışsal bir güçtür ki, doğanın yıkımına neden olan bir asalaktır. Her hangi bir tarihsel bağlama oturmayan bu analiz, eninde sonunda kapitalizmi doğanın düşmanı varsaymaktadır. Ancak, bu düşman sanki gizil bir düşmandır. Hiçbir maddi pratiğe bürünmemiş gibidir. Bununla birlikte TKP parti programında, doğa toplumsal emeğin maddi bir bileşeni olmaktan çok bir hammadde deposudur. Kısacası bir maddi kaynaktır. Bu maddi kaynak, kapitalizm koşullarında insanın etkinlikleriyle doğru kullanılmamaktadır. O halde rasyonel bir güç, gizli bir el- her halde sosyalizm- bu gücü açığa çıkartacaktır. Peki hangi kaynağı nasıl doğru kullanacaktır? “TKP, toplumdaki eşitsizliklerin temel kaynağı olan üretim araçlarındaki özel mülkiyeti, belli bir program çerçevesinde tümüyle ortadan kaldırmaya yönelik bir ekonomik politika izler.
Toprak da içinde olmak üzere bütün üretim araçları, doğal kaynaklar ve yeraltı zenginlikleri kamu mülkiyetindedir.” (15) Doğal kaynaklar diye vurgulanan bugün kapitalist ekonomi için de kaynak olan, su, hava, topraktan… ve onların bileşenlerinden başka bir şey değildir. Bu açıdan da TKP doğa varlıklarını, çevreci literatüre liberal ekonomiden girmiş olan “kaynak ekonomisinin” diliyle okumaktadır. Her şekilde mülk edinilmesi gereken doğa, özel mülkiyet konusu olmaktan kurtulur ama kamu mülkü haline gelir. Bu hiçbir şekilde doğanın toplumsallaşması ve toplumun doğallaşması sürecinin fikri bir uzantısı değildir.
Doğanın kamu tarafından mal edilmesi, “insanlığın toplumsallaşmasını doğanın temellükü olarak gören” Marksist analizle de uzaktan yakından bir ilgisi bulunmamaktadır.
2.1.3. Kır ve Kent Çelişkisi
TKP programında ekolojik krizin önemli uğrak noktası olan kır ve kent çelişkisinin görünümlerine de “pratik” çözümler üretilir “yeni insanın yaratılması” başlıklı bölümde “İnsanlar moral ve fiziki açılardan kendilerini yeniden üretecekleri mekanlarda yaşama hakkına sahiptir. Bu hak doğrultusunda herkese gereksinimine uygun konut sağlanır. Konutların deprem, sel ve diğer doğa olaylarından etkilenmeyecek sağlamlığa sahip olmaları için gereken her tür önlem alınır. Konutlarda ısınma, elektrik enerjisi ve su bedelsiz olarak sağlanır. Kent içi ve kentler arası ulaşımda karayollarının kapitalist toplumda kazandığı ağırlık azaltılarak, daha güvenli ve verimli ulaşım biçimleri yaygınlaştırılır. Doğal afetlerin yıkıcı etkilerini yok etmek için gerekli kaynakların ayrılması, bu yönde bilimsel çalışmalar yürütülmesi sosyalist devletin sorumluluğudur. Bu çalışmalar halkın bilgisine, katılım ve denetimine açıktır. Kentlerde toplu taşımacılık yaşama geçirilir ve ücretsiz kamu hizmetine dönüştürülür” (16) Ekolojik krizin en önemli uğraklarından olan kır kent çelişkisi konusunda son derece üstün körü ve reformcu bile sayılamayacak bir açılım sunar TKP. Kent sorunu kentsel rantın nasıl ortadan kaldırılacağı ya da toplumsallaştırılacağı meselesinden çok tekil insanların sorunları üzerinden bir analize tabi tutulur. Kentlerin birer kamusal çöküntü alanı olarak var olduğu günümüzde sosyal adaleti ve eşitliği, tekil insanların konut, ulaşım… sorunlarının çözümünde bulur. Bu çözümler eninde sonunda belirli düzeyden refah toplumu ideolojisinin tarih sahnesine çağrılmasından başka bir şey değildir. Bir de toplumsalın kendini var etme koşulları gereksinimler kategorisine indirgenince o gereksinimlerin kimin tarafından ve nasıl belirleneceği de iyice muğlâklaşmaktadır.
İşle ev arasındaki mekânsal parçalanma TKP programında konu bile edilmez bu açıdan. Oysa modern yaşamın getirdiği ve sanayi uygarlığının yabancılaşma ve yoksullaşma paradoksunun en önemli açığa çıkma alanlarından biri de evle iş arasındaki parçalanmadır. İnsanların büyük kentlerde kilometrelerce yol giderek yaşamı üretmek zorunda kalışları ve bu arada harcanan enerji bir toplumsal artık haline gelmektedir. Emeğin ve zamanın parçalanmasını hızlandıran modern kapitalist kent, ekolojik krizi derinleştiren en önemli sorun alanıdır. Havanın ve toprağın giderek daha fazla bölünmesine ve yoksullaşmasına neden olan bu tarz bir kentleşme aynı zamanda emeğin kendini var edeceği kamusallığının da ortadan kalkmasına neden olmaktadır.
Doğanın tahribatını kapitalizmde gören TKP, kapitalizmi dışsal bir olgu olarak kurguladığı programında bu açıdan bir çevreci eklektizmine mahkûm olmaktadır. TKP’ye göre “Sosyalist sanayileşme ve kentleşme politika ve uygulamalarında çevre ve insan sağlığının korunması öncelikli olarak gözetilir. Çevre politikasının belirlenmesinde ve somut uygulamalarda toplumun bütününün ve ilgili toplulukların örgütlü biçimde yer almaları sağlanır. Ekonomik, sosyal ve kültürel açılardan kentlerin kırlara karşı göreli üstünlüğünden kaynaklanan eşitsizliklerin giderilmesi doğrultusunda önlem alınır.” (17) Sosyalist sanayileşmenin ne demek olduğu konusunda programdan bir anlamı çıkartmak mümkün değildir. Sanayileşme eninde sonunda kapitalizme içkindir. Kapitalizmin teknik görünümüdür. Eninde sonunda kapitalizmi aşmayı önüne koyan bir program, sanayileşme dışında bir toplumsallaşma biçimini ima etmelidir. Bu elbette ki insanlığın ilksel üretim tarzlarına yönelmesi anlamına gelmez. Ama modern sanayi eninde sonunda bir fabrika üretim sistemidir ki, bu da toplumsal yoksullaşmanın ve toplumun parçalanmasının en önemli uğraklarından biridir. Bu açıdan da TKP’ nin yeni toplum projesinde doğa da insan da sosyalist sanayileşme fetişi karşısında araçsal bir role sahiptir. Asıl olan büyümektir. Ama bir şerhle, sanayileşme, çevre ve insan sağlığını gözetir. Öz olarak kapitalistlerin, çevre ve gelişme arasında denge arayan “sürdürülebilir kalkınma” anlayışından daha derin bir yaklaşım değildir bu.
Bir kez kent, kıra bakışımlı düşünülmediğinde buradan bir politik hat inşa edilemediğinde kır ve çevre de polisiye tedbirlerle korunmak zorunda kalır. TKP’ ye göre, “Çevre ve kültür değerleri, ticari birer meta olmaktan kurtarılarak devlet tarafından korunur ve tüm toplumun kullanımına açılır. Kıyıların, ormanların, doğal ve tarihsel zenginliklerin tahrip edilmesine karşı ağır yaptırımlar uygulanır.” Kamu bir kez, devlet olarak görülmeye başlanmışsa elbette ki doğa varlıklarının ve toplumun kendi geleceğini koruma sorumluluğu da öncelikle cezai müeyyidelerle koruma altına alınır. Bu açıdan da 1930’lu yılların doğa korumacı yaklaşımı bir kez daha tarih sahnesine çağrılır. Üstelik bir alman romantizmiyle…
2.2. SİVİL VE ŞENLİKLİ TOPLUM: ÖDP
ÖDP’ nin ekolojik kriz algısı parti içinde egemen olan meslek gruplarının kendi disiplinlerinden bakış açıları ve partililerin taban hareketleri içindeki konumlandırışı şekillendirmiştir. Bu açıdan da parti programı teorik bir bütünlüğe özgürlükçü sosyalizm anlayışının ekolojist olduğu anlayışına yaslansa da kendi içinde çelişkilerle doludur. Özellikle tarım ve enerji konusundaki yaklaşımlar sektörel analiz düzeyleri ile sınırlı kalmakta ve birbirleri ile kimi zaman çelişkiye düşmektedir. Diğer yandan parti içinde etkin olan kimi grup ve kişilerin aynı zamanda sivil toplumcu hareketin bir kanadı olarak siyasal faaliyetlerine devam etmesi partinin geleneksel sosyalist ve Marksist çizgi ile sivil toplumcu- çevreci çizgi arasında bir noktada durması gerilimini de barındırmaktadır.
2.2.1. İnsan ve Doğa İlişkisi
ÖDP parti programıda da “ekolojik kriz” bir tür çevre tahribatı ile maluldür. “Özgürlükçü sosyalizm ekolojisttir; kapitalizmin toplumsal yararın önüne kar maksimizasyonunu koyan anlayışı, ‘ne kadar tüketebiliyorsan o kadar insansın‘ sloganıyla ifadesini bulan tüketim ideolojisi karşısında insan-doğa uyumunu temel alan bir dünyayı amaçlar. Çevre sorumluluğu kapsamında yenilenebilir enerji kaynaklarına ağırlık veren, yaşamın sürdürülebilirliğini, doğal dengenin korunmasını gözeten, kalıcı sayılabilecek bir doğa tahribatına yol açması nedeniyle nükleer enerji kullanımına kesinkes karşı çıkan bir tavır benimser. Yenilenebilir kaynakların kullanımını; yenilenemez kaynakların kullanımının ise alternatif sürdürülebilir kaynakların geliştirilmesine bağlanmasını savunur.” (18) Kapitalizmin kar maksimizasyonu anlayışı karşısında insan ve doğa uyumunu esas alan bir dünya amaçladığını vurgulayan program, bu uyumun temel ekseninin ne olduğunu belirtmez. Ancak çeşitli açılımlar sunulur, yenilenebilir enerji kaynaklarına ağırlık vermek, doğal dengenin sürdürülebilirliğini gözetmek, nükleer enerjiye karşı çıkmak, tüketim ideolojisine karşı durmak, insan ve doğa uyumunun yörüngesi olarak açımlanır. Ekolojik krize karşı yeni bir insan ve doğa ilişkisi bölümünde de benzer içerik tekrarlanır. (19) Bu bölümde ayrıca, “insan-doğa ilişkisini bozan, doğayı tahrip eden, kara dayalı ucuz sanayileşme ve sınırsız kalkınmacılığın önüne geçilmelidir.” (20) Her ne kadar kıyısından da olsa kalkınmacılığa bir reddiye geliştirilmeye çalışılmışsa da, insan ve doğa ilişkisine yönelik iki analiz düzeyinde tam da kalkınmacı ideolojinin dili, programa hâkim olmuştur. Bunlardan birincisi yukarıdaki dipnotta vurgulanan, doğa varlıklarının “doğal kaynak olarak görülmesi” yaklaşımı ile bunların rasyonel kullanımına yönelik fayda maliyet analizlerinin üst üste vurgulanmasıdır. Bu bakış açısı eninde sonunda, doğayı ve toplumu ekonomiye indirgemeyen bir siyaset anlayışı ile çatışacaktır. Kaynak ekonomisi, kıt kaynaklarını yönetimi yaklaşımı ekolojist olmadığı gibi, iktisat literatürü açısından hiç de yeni değildir. Yeni olan doğanın, doğal kaynaklar olarak fayda maliyet analizine tabi tutulmasıdır ki, artık tüm liberal kapitalist ülkeler bu yöntemi benimsemektedirler. Hatta bu fayda maliyet analizi hem çevre hukukunun hem de uluslararası çevre sözleşmelerinin de en önemli nirengi noktasıdır. Kyoto Protokolü, Biyogüvenlik Protokolü bunlardan bir kaçıdır. Bu açıdan, parti programında, uluslararası çevre sözleşmelerinin imzalanması vurgusu bu açıdan değerlendirilebilir.
Bir yandan “Her türlü insan etkinliğinde doğal çevre ve insan sağlığı gözetilmeli, tüm insan etkinliklerinin, insan sağlığına ve doğal çevreye yapacağı tahribatın maliyeti, işletme ve yatırım maliyetlerine toplumsal ve çevresel maliyet olarak eklenmeli; yatırım tercihleri ve teknoloji seçimleri bu toplam maliyetler üzerinden yapılmalıdır.” (21) derken diğer yandan da, “Hayvan hakları" korunmalı ve etkin olarak savunulmalıdır. Türcülük reddedilmeli ve tüm canlıların yaşam hakkına saygı duyulmalıdır. "Bütün hayvanlar yaşam önünde eşit doğarlar ve aynı var olma hakkına sahiptirler" (22) yaklaşımı türcülük eleştirisi açısından da çelişkilidir. Türcülük sadece, insan türünün diğer canlılar karşısında göreli üstünlüğünü reddetmez aynı zamanda insanı türsel-biyolojik- bir varlığa indirgeyen yaklaşımı da içerik olarak reddeder. Çünkü eninde sonunda bir türcülük eleştirisi yapmak için her şeyden önce insanı bir tür olarak değil toplumsal bir varlık olarak kavramak ve onun toplumsal bedeni olan emeğin bileşenleri arasında bir astlık ve üstlük ilişkisi olamayacağını gözetmek gerekir. Ancak insan, bir türsel varlık olarak, “doğal çevreye” zarar verebilen bir varlık olarak okunmaya başlanırsa, onun etkinliğinin, birlikte var olduğu toplumun-toplumsal ilişkilerin dışında ve üstünde bağımsız bir analize tabi tutulabileceği anlamı çıkar. Elbette böyle bir analiz yapılabilir. Tek başına türsel bir varlık olarak “insan” doğaya zarar verebilir denilebilir. Ancak bu “soyut insan” tanımı o zaman da aynı program içinde yer alan türcülük eleştirisinin altında ezilir gider.
2.2.2. Kalkınmacılık
ÖDP parti programı ekolojik krizin somut görünüm alanlarından olan tarım ve enerji konularında sektörelci bir yaklaşımı sahiplenir. Enerji konusunda kalkınmacı çizgiye oldukça yakın bir dil kullanırken, tarım konusunun açılımında ise bu dilden uzaklaşır (23). Ama özellikle iki konuda da toprağın ve enerjinin toplumsallaşması açısından birbirlerine bakışımlı bir analiz düzeyi tutturamaz. Bununla birlikte özellikle Latin Amerika’da gelişen küçük çiftçi direnişleri ve topraksızlar hareketinin etkisi altında kalan “Küçük Çiftçi Sendikalaşma Konfederasyonu Girişimi” eyleyicilerinin önderleri aynı zamanda ÖDP üyesi olması nedeniyle genel olarak tarım programının bu Latin Amerika menşeili hareketlerin etkisinde kaleme alındığını işaret etmektedir. Bununla birlikte küçük çiftçiliğe bir methiye haline dönüşen kimi noktaların ise, kapitalist tarım sistemi içinde yoksul ve topraksız köylülüğü değil, daha çok küçük çiftçiyi merkezine koyan bir siyasal hattın ortaya konulduğunu göstermektedir. Özellikle Via Campasina odaklı olarak Avrupa’da, Fransa’da tarımın endüstrileşmesine direnen bu hareketlerin sözünün ne derecede Türkiye tarımının sorun alanlarıyla örtüştüğü de bir başka tartışma konusudur. Bununla birlikte bu açılımın aslında kapitalizmin Türkiye’de IMF ve DB odaklı geliştirilen tarımın kapitalize edilmesi girişimine karşı bir direnç noktası inşa etme hedefini ufkuna koyduğunu söylemek de mümkün.
Aynı zamanda tarıma ilişkin programda yer alan genetiği değiştirilmiş organizmalar ve biyoçeşitlilik konusundaki tanımlamaların, 2004 yılında kurulan Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara Hayır Platformu tarafından hazırlanan “Yaşam Patentlenemez” (24) metninden alındığı da dikkat çekici bir noktadır. Küçük Çiftçi Konfederasyonu Girişimi’ eyleyicilerinin etkisiyle parti programına yansıtılan perma kültür, tür çeşitliliği, genetik kaynakların korunması konularındaki tutumla, yine parti programında geçen uluslararası çevre sözleşmelerinin imzalanması ve hayata geçirilmesi ciddi bir çelişki oluşturuyor. Çünkü Türkiye’nin de taraf olduğu Cartagena Biyogüvenlik Protokolü ve Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi Türkiye’ye GDO’lu ürünlerin girmesinin yolunu açıyor. (25)
Diğer yandan da tarımsal arazilerin biyoyakıt maksatlı endüstriyel üretime açılması ve bu biyo yakıtların alternatif enerji kaynağı olarak pazarlanması, tarımın kapitalistleşmesi süreci ile enerji sorununu bir kez daha yan yana getiriyor. Özellikle mısır gibi genetiği değiştirilmiş organizmalar yoluyla üretilen biyoyakıt bir yandan kirli ve sınırlı enerji kaynaklarına alternatif olarak görülürken diğer yandan da tarım arazilerinin gıda üretiminden yakıt üretimine yönelmesine neden oluyor.
Oysa içinden geçtiğimiz kapitalist çağda bu iki mücadele alanı üzerine söylenecek sözlerin birbirini beslemesi oldukça önemlidir. Tarımın kapitalistleşmesi, kent toprağının giderek değerlenmesi, kırın kentlerin yükünü taşıyamaz hale gelmesi süreci enerjinin toplumsal olarak aldığı biçimlere oldukça bağımlıdır. Kapitalist toplumda enerjinin yoğun olarak sanayi sektöründe ve kent yaşamında kullanılması nedeniyle bu konuda ortak bir teorik düzeyden hareket etmek zorunludur. Tarımın kenti besleyemez hale gelmesi, giderek aşırı artık ve atık üreten kapitalist toplumun yükünün kırın omuzlarına binmesi konuları dikkate alınmadan bir alternatif enerji kaynağı fetişizmi ölçeğinde enerji sorunu analizleri, “özgürlükçü sosyalist solun” ekolojik krizi göğüsleyecek ideolojik yığınak yapamadığını en açık şekilde açığa vuruyor.(26)
2.2.3. Yerelleşme ve Yönetim
Küçük güzeldir günlerinden daha önce sosyalist solun bir kesimi için, yerel yönetim ve belediyecilik, siyasal iktidarın kuşatılma biçimlerinden birisi olarak açığa çıkmıştı. ÖDP parti programında yerel yönetimlerle ilgili bölümde “Halk yararına olan, merkezi yönetimin belirleyiciliğinin daraldığı, yerel yönetimlerin yetkilerinin arttığı ve kamusal hizmetlerin satılmadığı bir yerel yönetim anlayışı yürütülmelidir. Merkezi hükümet, ulusal ölçekteki nedenlerden kaynaklanan göçler, düzensiz nüfus artışı ve bölgeler arası eşitsizlikler gibi güçlüklerin çözümüne yardımcı olma dışında yerel ve bölgesel yönetimlerin kararlarına karışmamalıdır. Yerel ölçekte yönetimler güçlendirilmeli ve demokratikleştirilmelidir.”“Kentsel ve kırsal alanların yönetimi, eko sistemlerin sosyal yaşamla birlikte düşünülmesini gerektirir.” Bunu gerçekleştirmek içinde parti, planlama, halkın karar alma süreçlerine katılımı, planlamanın bilimsel bilgi doğrultusunda yapılmasını önemser. Özellikle açılımı ilginçtir. Yönetimde bir çeşit eko bölgeci bir yaklaşım benimsenir. (27) Bu yaklaşımlar bütünü, Derin Ekoloji’nin biyobölgecilik yaklaşımı ile Bookchin’in yerelciliğinin ilginç bir harmanlanmasıdır. Buna karşın ÖDP parti programında yerel yönetimlerle ilgili açılımlar tam bir Bookchin açılımı olduğunu söylemek de mümkün değildir. (28)
2.3. REEL SOSYALİZMİN ELEŞTİRİSİ NEREYE KADAR: SDP
Sosyalist Demokrasi Partisi parti programının girişinde partinin amacı, “Partimizin amacı, insanın insan tarafından sömürülmesine ve ezilmesine, cinsler ve uluslararasındaki eşitsizliğe, doğal çevrenin yağmalanmasına son verecek, insanın ve insanlığın ortak kültürünün gelişiminin önündeki tüm engelleri ortadan kaldıracak olan, bayrağında "her şey insan için" ve "herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar" şiarlarının dalgalandığı sosyalizmdir.” (29) denilmektedir. Ancak bu programda asıl ön plana çıkan yaklaşım, Sovyetler Birliği deneyimi ve eleştirisi üzerinden yeni dönemin sorunlarını kavrama gerekliliğine yaptığı vurgudur. (30)
SDP Parti Programında “sosyalizmi enternasyonal çapta güvenceye almaksızın kapitalizmden sosyalizme geçişi kalıcı kılmanın mümkün olmadığını, aynı zamanda insan uygarlığını yıkıma sürükleyecek bir yönelim kazanmış bulunan kapitalizme özgü üretici güçleri ve teknolojiyi olduğu gibi devralıp, dönüştürmeksizin, refahı kapitalist "tüketim toplumu"nun ölçütleriyle ele alan üretim anlayışından kopmaksızın, insanı merkezine alan, doğal çevreyle uyumlu bir sosyalizmin gerçekleştirilemeyeceğini ortaya koymuştur.” denilmektedir. Buradan hareketle SDP’nin bir yandan ekolojik krizin kökeninde verili bir üretim tarzı ve bu üretim tarzına özgü teknolojinin sorgulanması ve aşılması gerekliliğini vurgulaması diğer parti programlarında yer alan analizlerden daha tutarlı ve sosyalist eksene daha yakın olduğunu söylemek mümkündür.
2.3.1. İnsan ve Doğa İlişkisi
Geleneksel insan ve doğa karşıtlığından beslenen analiz düzeyine karşın ekolojik krizin verili üretim tarzı düzeyinde kuruluyor olması oldukça önemlidir. Bununla birlikte giderek artan bir düzeyde insana yapılan vurgu bu kadar ön plana çıktıkça insanın değersizleşmesi tehlikesi de her an kendini hissettirmektedir. Bununla birlikte SDP özellikle kürt sorununu bu bağlamda değerlendirmesi ile diğer sosyalist partilerin programları arasında bir fark yarattığı gibi uzun yıllardan içli dışı olduğu kürt özgürlük hareketinin “ekolojik demokratik toplum” projesine yaklaşmaya da çalıştığı görülmektedir. “Partinin eylem programını oluşturan talepler, emekçilerin, Kürtlerin, kadınların, gençlerin, çevre tahribatına karşı çıkanların, insan haklarını savunanların, yerleşik düzenden mağdur olan herkesin değişim umudunu içerir. Bu programın içerdiği eşitlik, demokrasi ve barışa yönelik, ekonomik ve demokratik taleplerin gerçekleşmesinin kaçınılmaz sonucu, devrimci değişimin yolunu açacak olmasıdır.” (31) denilerek yeni toplumsal hareketçi bir çizgi benimsendiği de söylenmektedir. Buradan hareketle insan-doğa arasındaki gerilim ve ekolojik kriz analizi her ne kadar bir kapitalizm ve üretim tarzı eleştirisi üzerinden yükseltilse de Marksist bir emek teorisi ekseninde bir açılım sağlandığı söylenemez.
2.3.2. Kalkınmacılık
SDP parti programında “Emperyalist finans ve ticaret örgütlerinin dayatmasıyla tarımın devlet desteği kaldırılarak serbest piyasa koşullarına ve çokuluslu şirketlerin egemenliğindeki uluslararası rekabet koşullarına bırakılarak tahrip edilmesine karşı mücadele edilmesi, Toprağın emekçi köylülerin hakkı olması gerektiğinin kabulüyle, emekçi köylü örgütlerinin öncülüğünde köklü bir toprak reformunun gerçekleştirilmesi, küçük üreticilerin korunması amacıyla tarım kooperatiflerinin güçlendirilmesi, demokratikleştirilmesi, Ekonomik gelişmenin yaşanabilir çevre imkânıyla birlikte planlanması, yasalarda çevre tahribatına sebep olan maddelerin kaldırılması, çevreyi koruyan yasaların çıkarılması, uluslararası tekellerin doğal kaynakları sömürü ve kar amaçlı yatırımları için dayattıkları çevre tahribatına yol açacak uluslararası anlaşmalardan çıkılması…” (32) ön plana çıkarılmaktadır. Ekonomik bir model öngörmekten çok reaksiyoner yönü ağır basan programın bu bölümünde de ekonomik gelişme ve yaşanabilir çevre arasında denge kurmaya çalışan geleneksel iktisat analizi ile karşı karşıya kalıyoruz. Bu noktada TKP için söylediklerimiz burada da geçerliğini koruyacaktır.
2.4. EMEP VE YENİDEN ÇEVRECİLİK
EMEP parti programında “ekonomik ve sosyal alan” başlığı altında “Halk sağlığında koruyucu sağlık sistemi esas alınacaktır. Ana-çocuk sağlığı, beslenme, çevre sağlığı ve sağlık eğitimi bütünleştirilecek, koruyucu sağlık hizmetleri yaygınlaştırılacak ve tedavi edici hizmetlere olan aşırı yüklenme azaltılacaktır.” (33) demektedir. “Kültür, sanat, spor ve çevre sağlığı alanında” (34) başlıklı bölümde de “İnsanlığın doğuşundan bu yana ülke topraklarında kurulmuş uygarlıklardan bugüne kalan miras korunacak, yağmalanmış değerlerimiz yeniden ülkeye kazandırılacaktır. Tarih boyunca bu topraklar üzerinde yaşamış bütün halkların temsil ettiği kültürel birikimin yok sayılması ve inkârı önlenecek, ilerici ve demokratik kültürün gelişmesinin tarihsel temeli ve unsuru olarak halka mal edilecektir.” (35) denilmektedir. Eğitim, spor ve çevre başlıklı bölümde de “ Kapitalist kar hırsı ve tekelci rekabetin, denizleri, akarsuları, ormanları, toprağı ve havayı kirletmesine, doğayı tahrip etmesine son verilecektir.
Teknolojinin, kar güdüsünün emrinden çıkarılması ve üretimin artırılması kadar, doğa ve çevre sağlığının korunması için de kullanılması sağlanacaktır. Doğanın korunması ve çevre sağlığı toplumun sağlığı ile özdeş kabul edilecektir. İnsanı ve sorunlarını hiçe sayan sermaye karşısında, çevre sorunu, insanlığı temsil eden ilerici sınıfın ve halkın kendi sorunu haline getirilecektir.” (36) Teknik indirgemecilikle malul çevreci bakış açısı EMEP parti programında yeninde tarih sahnesine çıkartılır.
Ormanların sanayiye ya da endüstriyel tarım ve hayvancılığa kurban edilmesi, uluslararası taşımacılık sektörünün her geçen gün büyümesi ve otomobile dayalı bir uygarlığın tüketim alışkanlıklarının hesaba katılmaması, teknolojik belirlenimci önerilerin çözüm yolunda alternatif olabilme gücünü zayıflatır.
Daha genel bir anlamda da şu söylenebilir ki, üretici güçlerin gelişiminin doğası, üretim ilişkileri tarafından belirlenir.
Neyin, nasıl, ne kadar, ne için üretildiği hesaba katılmadan teknolojik alternatifler en fazla piyasa sistemi içindeki alternatiflerin çeşitlendirmekten daha fazla bir işe yaramaz. Teknolojinin salt nasıl kullanıldığı sorunu kadar, teknolojinin temsil ettiği değerler kümesi de toplumsal geleceğimizin özgürlükçü temelleri açısından önem taşır. Aşırı uzmanlaşamaya ve bant sistemine dayalı olarak üretilen enerjinin salt kullanımı değil aynı zamanda kendisi de doğa ve toplum üzerinde tahakküm yaratır ve bunu yeniden üretir.
Teknik her zaman tarihsel ve toplumsal ilişkiler bütünün izlerini taşır. Bu nedenle teknik, onda cisimleşen sınıfsal çıkarın yansımasıdır. Büyümeye dayalı kapitalist ekonominin daha fazla büyümeye dayalı ihtiyaçlarını tatmin etme işlevi taşıdığı ölçüde; örneğin güneş, rüzgâr, biyomas kaynaklı da olsa üretilen enerji ekolojik krizin veçhelerinin çözülmesine olanak tanımaz. Buradan hareketle EMEP parti programında kapitalizm karşıtlığı, kapitalizmin karakterini taşıyan teknolojinin de eleştirisini kapsamına almaz. Teknoloji bu bakış açısına göre, çevrenin iyileştirilmesi için kullanılabilir. Çevreci literatürde ve devletin konuya yaklaşımında sıkça karşı karşıya kaldığımız bir argüman düzeyi yeniden inşa edilmektedir.
SONUÇ:
Türkiye’de ekolojik krizin derinlemesine bir sorun olarak kendini dayatması karşısında sosyalist sol bu konuda duyarsız kalamamıştır. Bu konudaki duyarlılıkları hem parti programlarına hem de maddi pratikler içinde mücadele etmelerine de zemin hazırlamıştır. Geniş halk kesimlerini etkileyen ekolojik kriz konusunda geliştirilen program düzeyi sosyalist solu hem Marksizme uzaklaştırmış hem de çevreci ideolojilerin etki alanında kalmalarına neden olmuştur. Ekolojik kriz analizlerinin bir çevre talanı düzeyinden değerlendirilmesi de ekolojik politikanın bu parti programlarında etkin olmasına engel olmaktadır. Kır ve kent çelişkisi, beden ile doğa arasındaki yarılma ve üretim ile yönetim arasındaki parçalanma eksenlerini es geçen düzeyden parçacı bir analiz düzeyi oluşturulmaktadır. Ekolojik kriz, parti programlarında tüm yaşam sorunlarına içkin bir eksenden değil, “dış doğanın” tahribatı düzeyinden değerlendirilmektedir. Bu noktada da insan bu doğanın dışında konumlandırılırken, bu toplumsal bedeni ile nasıl dolayımlandığı üzerine fazla kafa yorulmamaktadır. Bunun sonucunda da, parti programlarında, ekoloji, çevre, kadın ve emek hareketleri göreli olarak birbirinden yalıtılmış ve ancak kapitalist sistem karşısında birlik sağlayan hareketler boyutunda algılanmaktadır. Bu haliyle 2000’li yıllarda takip ettiğimiz izlek üzerinden bakıldığında, Türkiye sosyalist hareketinin partileşmiş kanadında, yeni toplumsal hareketçiliğin iz düşümünün egemen olduğu söylenebilir.
DİPNOTLAR
(1) Bu konu da özellikle İzmir’de yayımlanmaya başlanan Ağaçkakan Dergisi sayıları önemli bir kaynak sağlamaktadır. Bununla birlikte derli toplu bir tartışma altlığı için, Birikim Dergisi, Sayı. 57–58, 1994 önemlidir.
(2) Bu konuda bakınız, Şadi İdem “Sürdürülebilir Kalkınma mı? Yaşam mı?”, Özgür Üniversite Forumu, Temmuz-Eylül 2002, sayı 19
(3) Bu konuda özellikle, John Bellamy Foster, Marx’ın Ekolojisi, Epos Yayınları, Ankara, 2001; Paul, Burkett, Marx ve Doğa, Epos Yayınları, Ankara, 2004; Göksel Demirer - Metin Duran ve Ethem Torunoğlu, “Marxist Ekoloji Anlayışı Üzerine” Marxizm ve Ekoloji, Öteki Yayınları, Ankara, 2000 (4) Bu konuda bakınız, Abdullah Öcalan, Özgür İnsan Savunması, 2003
(5) Bu çalışmada tartışılan parti programları da bu doğrultuda benzer bir eleştiriye tabi tutulabilir.
(6) Fevzi Özlüer, Ekoloji Hareketleri Tarih Yapabilecek mi?, Yeşil ve Gri, Bahar- sayı 1, İstanbul , 2005, s.101.
(7) Fevzi Özlüer, Kapitalizm Katrina’larla Büyür, Bilim ve Gelecek Dergisi, sayı:20, İstanbul, 2005, s.23.
(8) Karl Marx, , Friedrich, Engels, Alman İdeolojisi [Feurbach], Sol Yayınları, Ankara, 1999.
(9) Özlüer, Kapitalizm Katrinalarla Büyür, s.23-24
(10) Bu konuda bakınız, Karl Marx, Grundrisse 1. Cilt, Sol Yayınları, Ankara, 1999; Karl Marx, Kapital 1. Cilt, Sol Yayınları, Ankara, 2004. ; Karl Marx, Kapital 3. Cilt, Sol Yayınları, Ankara, 2003a. (11) Fevzi Özlüer, Düzen Gerilirken Emeği Yeniden Kurmak, TMMOB Çevre Sempozyumu, Ankara, 2007, s.98.
(12) TKP, Parti Programı, http://www.tkp.org.tr/secim2007/belgeler_PartiProgrami.html, 16.6.2007
(13) TKP, Parti Programı
(14) TKP, Parti Programı
(15) TKP, Parti Programı
(16) TKP, Parti Programı
(17) TKP, Parti Programı
(18) ÖDP, Parti Programı, http://www.odp.org.tr/genel/program.php, 16.6.2007.
(19) “Evrensel ölçekte süren ekolojik krizin ‘gezegen riski‘ boyutlarına ulaştığı göz önüne alınarak, insan-doğa ilişkisini bozan, doğayı tahrip eden, kara dayalı ucuz sanayileşme ve sınırsız kalkınmacılığın önüne geçilmelidir. Enerjide özelleştirme uygulamalarına son verilmeli, enerjide seçeneklerin belirlenmesi ve enerji kaynaklarının kullanımı kamuda olmalıdır.
Üretim planlamasında geri-döndürülemeyen kaynakların kullanımına dayalı enerji ve sanayileşme politikalarına son verilmeli, özelleştirmelerle enerji sektörünün bütünsel yapısının bozulmasından ve doğal kaynakların israfından titizlikle kaçınılmalıdır. Kalkınma planları, yerel, evrensel ve küresel kısıtlılıklar hesaba katılarak hazırlanmalıdır. Ülkenin doğal kaynak envanteri çıkarılmalı, bunlara değer biçen, büyüme ve kalkınma hesaplarında bunlardaki tahribatı, eksilme veya artışları gösteren bir muhasebe sistemi geliştirilmelidir.
Sanayi tesislerinin, kara ve demiryollarının, hava alanlarının, barajların ve enerji santrallerinin planlama ve inşasında yöre halkının onayı alınmalı ve referandum mekanizması işletilmelidir.
Fosil yakıtlara bağımlılığa dayalı enerji politikaları gözden geçirilmeli; ısı ve elektrik enerjisi üretimi politikalarında yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımına öncelik verilmeli, ucuz, temiz, yeterli ve güvenilir enerji temini için uzun vadeli bir planlama yapılmalıdır. Araştırma ve geliştirme faaliyetleri ile yerli teknoloji üretimi özendirilmelidir.
Yenilenebilir kaynaklara dayalı enerji yatırımlarına kaynak ayrılmalı, toplam enerji üretimi içindeki payları hızla yükseltilmelidir. İlgili bütün kuruluşların ve üniversitelerin eşgüdümüyle yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarının envanteri çıkarılmalı ve veriler sürekli güncelleştirilmelidir.
Her türlü insan etkinliğinde doğal çevre ve insan sağlığı gözetilmeli, tüm insan etkinliklerinin, insan sağlığına ve doğal çevreye yapacağı tahribatın maliyeti, işletme ve yatırım maliyetlerine toplumsal ve çevresel maliyet olarak eklenmeli; yatırım tercihleri ve teknoloji seçimleri bu toplam maliyetler üzerinden yapılmalıdır.
Çevre ve enerji konularındaki tüm stratejik kararlar saydam bir tartışma sürecinin ardından ‘ekolojist bir anlayışla‘ toplumsal yarar doğrultusunda ele alınmalıdır. Bu çerçevede, karar verme mekanizmaları uzmanların ve yurttaş inisiyatiflerinin görüş ve katkılarına açık olmalıdır.
Konutların, teknolojilerin, sanayi tesislerinin ve sanayi ürünlerinin enerji tüketimleri ve çevreye saldıkları emisyonlarla ilgili standartlar oluşturulmalı, enerjinin tüketiminde verimlilik ve enerjinin tasarrufu konusunda ulusal bilinç yaygınlaştırılmalıdır. Ulaşım politikaları, ekolojik kaygılar ve enerji etkinliği göz önüne alınarak planlanmalıdır.
Çevreyle ilgili uluslararası sözleşmeler imzalanmalı ve yükümlülüklere uyulmalıdır.
Çöplerdeki katı atıklar yeniden kullanıma sokulmalı ve geri kazanma oranı yükseltilmelidir.
Ülkemizin kirli sanayilerin, enerji verimliliği düşük geri teknolojilerin ve zararlı atıkların taşınma alanı olmasına izin verilmemelidir.
Tarımsal alanların ve ormanların yapılaşma ya da sanayi tesisleri kurma yoluyla amaç dışı kullanımına son verilmelidir.
Enerji alanında stratejik yönelimler ilgili bütün kesimlerin katılımıyla belirlenmeli, karar süreçleri demokratikleştirilmelidir. Nükleer santrallerin inşasından vazgeçilmelidir. Mevcut elektrik santralleri ve dağıtım hatlarındaki kayıpları önlemeye yönelik yatırımlar yapılmalıdır.Rüzgâr, güneş, dalga, jeo termal, biokütle enerjisine öncelik veren bir enerji politikası benimsenmelidir.
Hayvan hakları" korunmalı ve etkin olarak savunulmalıdır. Türcülük reddedilmeli ve tüm canlıların yaşam hakkına saygı duyulmalıdır. "Bütün hayvanlar yaşam önünde eşit doğarlar ve aynı var olma hakkına sahiptirler" yaklaşımı ışığında, 15 Ekim 1978 tarihli "Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi"nde yer alan hususlar benimsenmeli ve yaşama geçirilmesi için çalışılmalıdır.” ÖDP, Parti Programı. Vurgular bana aittir.
(20) ÖDP, Parti Programı
(21) ÖDP, Parti Programı
(22) ÖDP, Parti Programı
(23) “Kırsal nüfusun refaha kavuşturulması, bölgeler arası eşitsizliklerin giderilmesi ve iç göçlerin yavaşlatılması için neo liberal ekonomi politikalarından ağır darbe yiyen tarım, hayvancılık, balıkçılık ve ormancılık sektörleri yeniden yapılandırılmalıdır. Tarımsal alana yönelik İMF, DB ve DTÖ ile yapılan anlaşmalar iptal edilmeli, bağımsız, demokratik ve sosyal bir tarım programının uygulanmasına geçilmelidir. Tarım sektörüne yönelik uygulanacak politikalar, doğal kaynakların sürdürülebilirliğini, küçük çiftçi üretimini, toprağı, suyu, biyo-çeşitliliği, canlı yaşamın bütünlüğünü gözetmelidir.
Kadınlar başta olmak üzere tarım üreticilerini üretim zincirinin her halkasında söz ve karar sahibi yapan, toprağın çok parçalı yapısını ortadan kaldıran, ‘işleyene toprak‘ ilkesini temel alan, yoksul köylülerin taleplerini gözeten bir tarım ve toprak reformu yapılmalıdır. Demokratik planlama çerçevesinde, tarım üreticilerinin ve tüketici örgütlerinin aktif katılımıyla etkin bir tarımsal üretim planlaması gerçekleştirilmelidir. Küçük üretici ve köylülere enflasyonun altında kredi tahsisi ve ucuz kredi kullanımı sağlanmalıdır. Destekleme alımları tüccara yarayan biçimlerde değil, üreticiler lehinde olmalıdır. Tarıma yapılacak destekler tüketicinin sırtından, yüksek fiyat politikalarıyla değil, bütçe kaynaklarından yapılmalıdır. Üretici ile tüketici arasında dolaysız ilişki teşvik edilmeli ve desteklenmelidir. Temel gıda maddelerinin yoksullara ucuz fiyatla ulaşması sağlanmalıdır. Tarım emekçilerine yönelik bir ekonomik ve sosyal güvence ağı geliştirilmelidir. Kırsal kesimde kadınlara yönelik özel bir sosyal güvenlik sistemi oluşturulmalıdır. Tarımda üretime emeği ile katılan tarım işçilerinin emeklerinin karşılığını alması, eşit yurttaşlar olarak kamu hizmetlerinden faydalanması sağlanmalıdır. Tarım alanlarının yağmalanmasına, doğanın tahrip edilmesine ve erozyona karşı mücadele edilmelidir. Gündelik tarım işçileri ve hane halkı çalışanları da dâhil, tarım sektöründe çalışanların sendikalaşma ve sosyal güvenlik hakkının yaşama geçirilmesi için düzenlemeler yapılmalıdır. Ziraat Odaları ve Tarım Satış Kooperatifleri Birliği yasasının anti-demokratik hükümleri yeniden düzenlenerek, bu kurumlar üreticilerin gerçek örgütleri haline getirilmelidir. Tarım üreticilerinin sendikalaşma mücadelesinin önündeki engeller kaldırılarak, üretici birlikleri üreticiye teslim edilmeli, kolektif üretim için yönetimleri çiftçilerden oluşan bağımsız ve demokratik üretici birlikleri ve kooperatifler geliştirilmelidir. Damızlık hayvan yetiştiriciliği ve tohum üretiminde çiftçilerin çok uluslu şirketlere bağımlı hale getirilmesi engellenmelidir. Doğayı ve yol açacağı sağlık problemleriyle insan yaşamını tehdit eden ‘Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar‘ (GDO) tarımda kullanılmamalı, GDO‘lu ürünlerin ithaline ve girişine izin verilmemelidir. Ülkemizin sahip olduğu zengin biyolojik çeşitlilik ve yerli gen kaynakları koruma altına alınmalı, biyolojik çeşitliliği koruma konusunda imzalanan uluslararası anlaşmalara uyulmalı, uygulama süreci bakımından gerekli hukuki süreçler ve teknik altyapı hızla organize edilmelidir.Ulusal Biyogüvenlik Koordinasyon Komitesi çalışmaları şeffaf hale getirilerek, hızlandırılmalıdır. Komite çalışmaları ziraat odaları, çiftçi sendikaları, tüketici örgütlenmeleri ve diğer toplumsal örgütlenmelerin katılımına açık hale getirilmelidir.” ÖDP, Parti Programı. Vurgular bana ait.
(24)Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara Hayır Platformu, Yaşam Patentlenemez, 2004.
(25) “Dünya’da bu riski tetikleyen çok önemli bir süreç yaşanmaktadır: Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara(GDO) dayalı gıda üretimi ve GDO’ların üretimde ve tüketimde yarattığı tehlikeler. Bu tehlikeler uluslar arası gıda ve tarım tekellerinin ve bu tekellerin icra organına dönüşmüş hükümetler nazarında piyasanın güvenliği çerçevesinde tartışılıyor.¬ Bu çerçevenin Birleşmiş Milletler nezdindeki adı: “Cartagena Biyogüvenlik Protokolü” (3). Protokol, 29 Ocak 2000 tarihinde kabul edildi ve 11 Eylül 2003 yılında tüm dünyada yürürlüğe girdi. Türkiye tarafından 24 Mayıs 2000 tarihinde imzalanan Cartagena Biyogüvenlik Protokolü, 24 Ocak 2004 tarihinde Türkiye’de yürürlüğe girdi. Cartagena Biyogüvenlik Protokolü’nün amacı, Çevre ve Kalkınma Hakkındaki Rio Deklarasyonunun 15 numaralı prensibinde yer alan ön tedbirci yaklaşıma uygun olarak, bu Protokolün amacı insan sağlığı üzerindeki riskler göz önünde bulundurularak ve özellikle sınır ötesi hareketler üzerinde odaklanarak, biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı üzerinde olumsuz etkilere sahip olabilecek ve modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilmiş olan değiştirilmiş canlı organizmaların güvenli nakli, muamelesi ve kullanımı alanında yeterli bir koruma düzeyinin sağlanmasına katkıda bulunmaktır.
Protokolün Gdo’ların riskli olduğunu kabul etmesine bakarak fazla sevinmemek gerekiyor. Kapitalist piyasa temelde risk yönetimine dayandığı için, protokol bu riski yönetebilir kılmanın mekanizmaları üzerine odaklanıyor. Ekolojik yok oluşu göze alıyor. Piyasanın işleyişini riske sokmadan, gdo riskini yönetmeyi hesaplıyor. Kapitalist ekonomisinin açmazı, piyasa ekonomisine dayalı kalkınma ile doğanın sürdürülebilirliği karşıtlığı, protokolün risk yönetimi mekanizmalarıyla geleceğe havale ediliyor. Protokole taraf olan ülkeler birer birer sözleşme hükümlerini iç hukuk metinleri halini getirirken yeni bir sorunla değil, katmerleşmiş bir sorunla karşı karşıya kalıyorlar. Tarım ve Gıda sektöründe tek bir ekonomik model dayatan protokolün eli çantalı model ihracatçıları ülke ülke dolaşıp gdo’lara Pazar yaratmanın yolları üzerine kafa yoruyorlar.”
Fevzi Özlüer, Sömürün Diğer Adı: Biyogüvenlik Politikası ve Yasası, Bilim ve Gelecek Dergisi, sayı:21, İstanbul, 2005, sf.46.
(26) Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin Mücadele Ekseni ve Eylem Planı başlığında yer alan, “insanın insanı sömürmesine, sermayenin emek, erkeğin kadın, zenginin yoksul üzerindeki hâkimiyetine, cinsiyet ayrımcılığına, baskıya, şiddet ve eşitsizliğe dayalı düzene son verilmesi için mücadele eder. Üretenlerin yönettiği, sınıfların egemenliğinin son bulduğu, ezen ve ezilenin olmadığı, toplumun üzerindeki askeri, polisiye ve bürokratik baskı ve denetimin ortadan kalktığı, ekonomik karar ve planlama süreçlerinin çalışan ve üreten çoğunluğun iradesine dayandığı bir dünyayı amaçlar.” Bölümünün yukarıda vurgulanan maddi sorun alanlarına içkin olmadığı sürece bir retorikten öte değer taşımadığını da belirtmek gerekir.
(27)Eşitlikçi ve demokratik yerel yönetimler ve yerinden yönetim için, halkın karar süreçlerinde doğrudan söz sahibi, uygulamada ise sürekli denetleyici olabilmesi için; her yurttaş kamusal politikaların geliştirilmesini ve belirlenmesini, yaşadığı kentte öncelikli yatırımların nereye yöneleceği, sosyal yatırımlara ne kadar pay ayrılacağı gibi temel konularda kararlara katılabilmelidir. Mahallelerden başlayarak semt, ilçe ve ildeki yurttaşların doğrudan veya temsilcileri ile katıldığı, acil ihtiyaçlarını ve önceliklerini belirlediği toplantılarda yerel yönetimlerin gerçekleştirecekleri yatırımlar saptanmalıdır. Yönetimin eylem ve işlemlerinin yöneticiler, uzmanlar ve halk tarafından tartışılacağı zeminlerle yerel demokrasi güçlendirilmeli, hem karar alma hem de uygulama süreçlerinde yurttaşların ve demokratik kitle örgütlerinin görüşlerine başvurulmalıdır. Yönetime katılmanın farklı biçimleri (halk oylaması, referandum, halk toplantıları, belediye meclis toplantılarına katılma, il ve ilçe meclisleri) bir arada bütünlüklü olarak uygulanmalıdır. Bölge ve kent planlamasına ilişkin kararların alınması ve uygulanmasında tarihsel mirasın ve tarihsel dokuların korunması esas alınmalı, toplumsal ve tarihsel dokunun sahiplenilmesi için çalışmalar yürütülmeli, gündelik taleplere çözüm getirse bile, hiçbir gerekçeyle tarihsel dokunun tahribine izin verilmemeli, tarihsel çevre, ulusal ölçekteki denetim mekanizmalarıyla koruma altına alınmalıdır. Özellikle yerleşme ve kentleşme sürecinde, süreci denetim altında tutacak, yönlendirecek bir planlama kaçınılmaz bir gerekliliktir. Meslek örgütleri ve sendikaların da içinde yer alacağı demokratik planlama sürecinde bölgesel ve kentsel kalkınma planları oluşturulmalıdır. Böylelikle ekonomik, sosyo-kültürel, çevresel ve jeolojik veriler ışığında belirlenen gereksinmeler doğrultusunda bir kentsel gelecek tasarlanmalıdır. Merkezi yönetimin bölgeler ve kentlere ilişkin genel düzenleyici ilkeleri ışığında, kentsel yaşamın yeniden düzenlenmesi, kent arazilerinin kullanımı ve kent planlaması ile ilgili karar süreçlerinde, yerleşim, ulaşım ve alt yapı hizmetlerinin sağlanmasında yöre sakinlerinin doğrudan ya da temsilcileri aracılığıyla verdikleri kararlar belirleyici olmalıdır. Kent arazileri üzerinde spekülasyona son verilmelidir.
(28)Bookchin’in ve temsilcisi olduğu Toplumsal Ekoloji’nin politika ve yönetim kavramlarını ayırdığını belirtilmelidir. Ona göre “yönetim, vekâlet verilen ve her an geri çağrılabilen temsilciler tarafından oluşturulmuş konseylerce icra edilen; politika ise yerleşik tüm yurttaşlar tarafından yurttaş meclislerinde yapılan faaliyettir.” Yani, doğrudan demokrasi yüz yüze halk meclislerinde toplumun doğrudan yönetilmesidir. Bu yolla gücün bir kişide, zümrede, partide ya da devlette toplanmayıp, mahallelerdeki, köylerdeki, kentlerdeki yurttaşlara yayılması sağlanacaktır. Bookchin “derin ekolojistlerin kendi kendini yöneten belediyelerin doğrudan eşitlikçiliğini savunarak adem-i merkeziyetçiliği tercih etme düşüncesini” paylaşır. O, bu yolla her birey yurttaş olarak yüz yüze etkileşerek kendi sorunlarını tartışıp politikalar üretebilecekleri meclislerin oluşturduğu yeni özgürlükçü yerel yönetimlerin konfederal bir yapıda, bir arada oluşturacağı gücün ulus devletin bir alternatifi olabileceğini söyler. Yerel yönetimlerde halkın aktifleşmesi yeni bir “politik alan” oluşturulmasını sağlayacaktır. Bu yaklaşıma Bookchin ‘liberter belediyecilik’ olarak adlandırır. Böylece yurttaşların ‘seçmene’ ve ‘vergi mükellefine’ indirgenmesi önlenecektir. Politikaya katılmaları ise belirli periyotlarda yapılan seçimlere katılıp oy kullanmaları ile sınırlandırılmamış olacaktır; iktidar sisteminde yaşamları üzerine hiçbir söz hakkı olmayan, basit bir figüran olmanın ötesine geçeceklerdir. Toplumun yurttaşlar tarafından yöneltmesi projesi olan özgürlükçü yerel yönetimciliğin amacı pasif seçmenlerin ötesinde aktif yurttaşlar oluşturmaktır. Toplumsal Ekoloji bu nedenle de var olan büyük kentlerin yerinden yönetilebilir ölçülere sahip yerel yönetimlere bölerek küçültme fikrini ileri sürer. Bookchin pek çok anarşistin aksine belediyelerin her zaman ne isterse onu yapabilmesini desteklemez. Yapı ve kurumların yoklunun kaosa ve keyfi tiranlığa yol açabileceğinden, toplumun bir anayasası olması gerektiğine ve tüm kurum ve yapıların bu anayasaya uygun davranmasını öngörür. Belediyelerin bu anayasaya uygun; diğer belediyelerle ilişkili ve her bir belediye diğerine ‘bağımlı’ olmalıdır.
Bookchin, merkezisizleşmenin fetişleştirilmesine karşı çıkar ve büyük şeylerin kötü olması gerekmediği gibi küçük şeylerin de iyi olmasının her zaman geçerli olmayacağını; küçük birimlerin bazen yıkıcı ve gerici de olabildiklerini söyler. Bu nedenle de belediyelerin olabildiğince geniş bir konfederasyon altında birleşerek bağımlı ilişkileri sonucu olarak verimli ve uyumlu çalışabileceklerini söyler. http://uk.geocities.com/anarsistbakis/makaleler/bookchin-roportaj.html (Kaynak:Murray Bookchin
Biography- Anarchy Archieves) David Danek,”Murray Bookchin ile Söyleşi.
Bu konuyla ilgili Murray Bookchin, “Kentsiz Kentleşme- Yurttaşlığın Yükselişi ve Çöküşü”, Ayrıntı Yayınları, İstanbul , 1999.
(29) SDP, Parti Programı, http://www.sdp.org.tr/test/program.php, 16.6.2007.
(30) “Sovyet deneyimi hiç kuşkusuz partimizin bilimsel çalışmalarında yeniden ele alınıp değerlendirilmelidir. Çünkü bu deney, emekçilerin devlet biçiminde örgütlenerek sosyalist demokrasiyi neden yaşama geçiremediklerini, bürokratizmi neden yenik düşüremediklerini, parti kadrolarına karşı akıl almaz fiziksel tasfiye kampanyalarının neden önüne geçemediklerini, daha bir dizi ideolojik, politik, ekonomik hataların neden giderilemediğini anlamak ve geleceğin sosyalizmini bu deneyin olumsuz yönlerinden arındırmaya hazırlık yapmak bakımından büyük bir önem taşımaktadır.” SDP, Parti Programı,.
(31) SDP, Parti Programı
(32) SDP, Parti Programı.
(33) EMEP Parti Programı, http://www.emep.org/program.php, 16.5.2007
(34) EMEP, Parti Programı
(35) EMEP, Parti Programı
(36) EMEP, Parti Programı
Emre Tekin SAĞLAM- EKOLOJİ KOLEKTİFİ
----
KAYNAKÇA
Kitaplar-Dergiler:
Benton, Ted, “Marxizm ve Doğal Sınırlar”, Birikim Dergisi, Sayı. 57–58, 1994, s. 145- 148.
Bookchin, Murray “Kentsiz Kentleşme- Yurttaşlığın Yükselişi ve Çöküşü”, Ayrıntı Yayınları, İstanbul , 1999.
Burkett, Paul, Marx ve Doğa, Epos Yayınları, Ankara, 2004.
Demirer, Göksel, Duran, Metin ve Torunoğlu, Ethem, “Marxist Ekoloji Anlayışı Üzerine”, Marxizm ve Ekoloji, Öteki Yayınları, Ankara, 2000, s. 166- 192.
Engels, Friedrich, Anti-Dühring, Sol Yayınları, Ankara, 2003.
Engels, Friedrich, Doğanın Diyalektiği, Sol Yayınları, Ankara, 2002.
Foster, John Bellamy, Marx’ın Ekolojisi, Epos Yayınları, Ankara, 2001.
Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara Hayır Platformu, Yaşam Patentlenemez, 2004.
İdem Şadi, “Sürdürülebilir Kalkınma mı? Yaşam mı?”, Özgür Üniversite Forumu, Temmuz-Eylül 2002, sayı 19
Marx, Karl, 1844 El Yazmaları, Birikim Yayınları, İstanbul, 2003.
Marx, Karl, Engels, Friedrich, Alman İdeolojisi [Feurbach], Sol Yayınları, Ankara, 1999.
Marx, Karl, Engels, Friedrich, Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Sol Yayınları, Ankara, 2002.
Marx, Karl, Grundrisse 1. Cilt, Sol Yayınları, Ankara, 1999
Marx, Karl, Kapital 1. Cilt, Sol Yayınları, Ankara, 2004.
Marx, Karl, Kapital 3. Cilt, Sol Yayınları, Ankara, 2003a.
Öcalan, Abdullah, Özgür İnsan Savunması, İmralı, 2003
Özlüer Fevzi, Ekoloji Hareketleri Tarih Yapabilecek mi? Yeşil ve Gri, sayı: 1, İstanbul , 2005
Özlüer, Fevzi, Kapitalizm Katrina’larla Büyür, Bilim ve Gelecek Dergisi, sayı:20, İstanbul, 2005
Özlüer, Fevzi, Sömürün Diğer Adı: Biyogüvenlik Politikası ve Yasası, Bilim ve Gelecek Dergisi, sayı:21, İstanbul, 2005
Özlüer, Fevzi, Düzen Gerilirken Emeği Yeniden Kurmak, TMMOB Çevre Sempozyumu, Ankara, 2007
Parti Programları:
EMEP, Parti Programı http://www.emep.org/program.php
ÖDP, Parti Programı http://www.odp.org.tr/genel/program.php
TKP, Parti Programı, http://www.tkp.org.tr/secim2007/belgeler_PartiProgrami.html
SDP, Parti Programı, http://www.sdp.org.tr/test/program.php
|