|
‘Yaşadığımız her saniye için para ödeyeceğiz’
SUNU
Özel bir şirket, yazılı ve görsel basına verdiği ilanlarda, bir dönem ‘Su hayattır’ sloganını kullanıyordu. Burada kastettiği ‘hayat’ gerçek anlamıyla değil, kendi sattığı suyun markasıydı.
Bu reklamın boy göstermeye başladığı dönemlerden bu yana, her ne kadar Yargıtay ‘suyun yaşamsal bir ihtiyaç olmadığına’ hükmetse de canlı yaşamının vazgeçilmez ve temel ihtiyacı olan su konusunda tartışmalar sürüyor. Her su kesintisinde, ya da kuraklık söz konusu olduğunda karşı karşıya olduğumuz tehlikenin boyutları bir kez daha gözler önüne seriliyor. Ancak milyonlarca insanın gerek içme ve kullanma suyundan yoksun kalmasıyla, gerekse de tarım ürünlerinin kuraklıktan yok olmasıyla, ülkenin yöneticileri ve sermayedarları, ne kadar kâr elde edecekleri ölçüsünde ilgileniyor. Ülkenin başbakanı, su kesintileriyle ilgili demecinde, akarsuların özelleştirilmesiyle tek bir damla suyun bile boşu boşuna denize akmasına izin vermeyeceklerini söyleyebiliyor. Boşu boşuna denize akan su... Herhalde dünyanın hiçbir yerinde hiç kimse böylesine anlamsız bir laf etmez. Ama amaç ‘minareyi kılıfına uydurmak’ olunca, Amerikan politikası ve kültürüyle beslenen bir iktidarın başından böylesine ‘cahilce’ bir sözü duymak çoğu kişiyi şaşırtmıyor bile.
Susuzluk tartışmaları, hızla suyun özelleştirilmesi tartışmalarına evrildi. Tıpkı elektrik kesintilerinin ardından enerji üretim, dağıtım ve nükleer santral yapılması tartışmalarının gündeme gelmesi gibi... Eğer gerekli refleks ve mücadele gösterilmezse en temel yaşamsal ihtiyacımız olan suyun da bütünüyle alınır-satılır bir metaya, temiz suyu sadece zenginlerin kullanabileceği bir ürüne dönüşeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Uzmanların, çevrecilerin, akademisyenlerin görüşlerinden yararlanarak hazırladığımız bu dosyamızda biz de hem bu tehlikeye bir kez daha işaret etmeye, hem de su sorununun gerçek nedenlerini ortaya koymaya çalıştık.
‘Su gerçekten hayattır’ ve ticari bir mal haline getirilmesi, halkın yoksunluklarına bir yenisini daha ekleyecektir. Bugünkü röportajımızda belirtildiği gibi, ‘yaşadığımız her saniye için bizden para almaya kalkışan bir sisteme’ karşı, temel ihtiyaçlara herkesin ücretsiz ulaşabilmesini talep etmekte bugün daha ısrarcı olmak önemli. Yarınlar için...
Yaşanan su sıkıntılarını ve akarsuların özelleştirilmesini “Suyu metalaştırıyorlar, alınır-satılır hale getiriyorlar. Yaşam alanlarımızın gaspı da değil artık ‘yaşamımızın gaspı’ aşamasına gelindi” şeklinde değerlendiren Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) İstanbul Şube Başkanı Eylem Tuncaeli, AKP iktidarının yaşanan susuzluğu, yaşanan iklim değişikliği ve kuraklığa bağlayarak gerçeklerin üzerini örttüğünü ve çözümü de halkın yaşam standartlarını düşürecek ‘önlemlerde’ aradığını kaydetti. Tuncaeli, bu sürecin sonunda yaşadığımız her saniye için para ödemek durumunda kalacağımız uyarısını yaptı.
Herkesin hemfikir olduğu bir gerçek var ortada: ‘Suyumuz bitiyor ve acilen bir şeyler yapmamız gerekiyor’. Peki nasıl bu duruma geldik ve çözüm önerileri ne kadar gerçekçi?
Su sorununu konuşmaya başlarken şu önemli uyarıyı yaparak başlamak isterim. Yaşadığımız susuzluğun sorumlusu -payı kısmen olsa da- küresel ısınma değil. Bunun böyle olmadığını biz de, bilim insanları da başından beri vurguluyoruz. Bunu başlarken vurgulamadaki amacım, yaşanan su sıkıntısının başından beri bu duruma gelinmesinin sorumlusu kendileri ve politikasızlıkları -tabii bu da bir politika- değilmiş gibi ‘Küresel ısınma yüzünden bu hale geldik’ demeleridir. Biliyorsunuz hükümetin çevreyle ilgili bir politikası yok. Biz de hep bunu söyledik. Ve ne yazık ki iş bu aşamaya geldi. Barajların yüzde 52’si bir gecede boşalmadı. Bu öngörülebilen bir süreçti, barajlar yavaş yavaş azaldı. Ama tüm bunlar, yönetimin önlem alarak işi nasıl çözebileceği hakkında fikirler geliştirmesini sağlayamadı. Sadece manşetlerde ‘Susuzluk kapımızda’, ‘İstanbul’un şu kadar günlük suyu kaldı’ gibi haberler yer aldı, halkın dikkatini çekti. Halk kendi çapında önlemler almaya çalıştı. Ama kentlerin yöneticileri için ne yazık ki bir uyarı niteliğini taşımadı. Ve bugün Ankara’nın suları kesik. İstanbul’da su kesintisi yaşanmayacağını söylüyorlar ama kesin bir bilgi de vermiyorlar. Tek söyledikleri, halkın muslukları kapaması, halı yıkamaması vb. su kullanımlarının engellenmesi. Bunlar çözüm değildir. Ve de bir yerel yönetimin, insanların yaşam standartlarını düşürerek önlem alma çağrısı yapması da hoş ve doğru bir şey değildir.
Daha önce pek çok konuda olduğu gibi hükümet, tasarrufu yine ‘Ayşe Teyze’den, Bakkal Hasan’dan’ bekliyor ve bununla da yetinmeyerek akarsuları özelleştirmek istiyor...
Bu konuyu irdelerken bu kentte suyu kimler tüketiyor, nasıl tüketiyor, bunların araştırılması lazım. Küresel ısınma gündeme geldiğinde Ayşe Teyze’yle Bakkal Amca özneli önerilerde bulunmuştu 3 bakanlık. Şimdi de hiçbir önlem almadan halkın su kullanmamasını istiyorlar, halkı sudan mahrum bırakmaya çağırıyorlar. Getirdikleri ikinci önlem de su tasarrufu yapılmadığı için su fiyatlarını artırmak. Hükümetin son hamlesi akarsuları özelleştirmek oldu. Kamuya ait bir şey nasıl satılabilir, su nasıl metalaştırabilir? Bunu satmaya nasıl cüret edersiniz diye sormamız gerekiyor. Kaldı ki su yok diyorlar ve akarsuları özelleştirmeye çalışıyorlar; demek ki su var. Çünkü sermaye rant elde etmeyeceği bir yerde bu işi yapmaz. Dünyada su ve su hizmetlerinin özelleştirilmesine baktığımızda hep aynı senaryonun oynandığını görüyoruz. Aslında özelleştirmelerin hepsinde aynı senaryo oynanıyor. Dünya Bankası ve IMF, su hizmetlerinin özelleştirilmesini ve devlet sübvansiyonlarının kaldırılmasını şart koşuyor. 2000 senesinde Uluslararası Finans Kuruluşları tarafından ödenen 40 IMF kredisi içinde 12 tanesi, su teminin kısmi veya tamamen özelleştirmesi koşulunu dayatmakta ve “tüm maliyetlerin karşılanması” için politika geliştirilmesi ve sübvansiyonların kaldırılması hususunda ısrar etmektedir. Dünyanın her yerinde böyle oldu. 1990’lı yılların başından beri Türkiye’de su hizmetlerinin özelleştirilmesine başlandı. Ama sürece önemsiz hizmetlerle başlandığı için çok dikkat çekmedi, sayaç okuma, bakım vb... Özelleştirilen Yuvacık Barajı’nda neler yaşandığını bütün kamuoyu izledi. Dünyada bunun daha büyük örnekleri yaşanmış, iç savaş denebilecek ortamlara gelmiş insanlar, temiz suya ulaşabilmek için. Su fiyatları korkunç derecede artmış. Zaten insanların gelir seviyelerine göre, suyu kullanamıyor olmaları gerek. İngiltere’de yapılan özelleştirme sonucunda yüzde 450 oranında su fiyatları artıyor ve suyu alan şirket kârını yüzde 692 oranına çıkarıyor. Fransa’da suyun özelleştirilmesinden sonra 5.2 milyon insan temiz suya ulaşamıyor ve kolera salgını başlıyor. Üstelik 1700’lü yıllarda olmuyor bu iş, 1990’lı yıllardan sonra oluyor.
Bu dönemde küresel ısınma gibi net bir bahane var Türkiye için. Bir yandan da bütün uzmanlar ağız birliği etmiş gibi “Türkiye’deki susuzluğun sebebi küresel ısınma değildir, suyun iyi yönetilememesidir” diyor. Ama buna rağmen iktidar, çıkıp akarsuları özelleştireceğini söylüyor. Türkiye’de ihaleler denetlenmediği için de bu konuda büyük bir boşluk var. Ben özelleştirme sonrasını konuşmak bile istemiyorum. Çünkü su metalaştırılmamalı, su bize ait bir şeydir ve bize ait kalmalıdır. Taslak program eğer Meclis’ten geçerse yasal süreci başlatacağız. Çünkü bu çok ciddi bir tehlike. Suyu metalaştırıyorlar, alınır-satılır hale getiriyorlar, bunun bir sonraki adımı hava. Yaşadığımız her saniye için para öder duruma geleceğiz. Yaşam alanlarımızın gaspı da değil artık ‘yaşamımızın gaspı’ aşamasına gelecek durum. Bu konuda artık halkın da gerekli duyarlılığı ve kendisine ait bir şeyin bu kadar rahat peşkeş çekilemeyeceğini göstermesi gerekmektedir.
Su kesintilerinin başladığı Ankara’da hem projeler hem de gelinen durum tartışma konusu oldu. Ankara örneğini nasıl görmek gerekir?
Ankara’ya getirilmesi planlanan Kızılırmak suyunun zehirli olduğu iddia ediliyor. Teknolojik olarak bunun saptanmasının olanağı var ve bu şüphe giderilmeli, ki eğer zehirli çıkarsa bu büyük bir skandal olur. Bütün bunların yanında dönüp dolaşıp yine aynı yere geliyoruz. Mevcut su kaynaklarını iyi kullanamamaktan ötürü bu hale gelindi. Mesela Ergene’den su sağlanamaz. Çünkü orası fabrikaların açık kanalı haline getirildi, oradaki havza öldürüldü. Türkiye’deki birçok akarsu böyle kullanıldığı için Kızılırmak’ın da pek temiz olduğunu sanmıyorum.
Odaların, meslek örgütlerinin bununla ilgili bir çalışması var mı?
Ortaklaştırılmış bir çalışma yok henüz, her oda kendi alanında çalışma yürütüyor. ÇMO olarak, program taslak halinde olduğu için henüz yasal süreci başlatmadık. Ne aşamada olduğunu takip ediyoruz, yasalaştığı an yasal süreci başlatacağız. İnsanlara akarsuların bile özelleştirilmesinin ne durumda olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Tüm Türkiye’de halkı bilgilendirme toplantıları yapmayı hedefliyoruz. Program önümüzdeki hafta Karadeniz’den başlıyor. Bize ‘havadan su üreten makine’ icat etme gibi ilginç öneriler geliyor. Biz de onlara derdimizin su yaratmak olmadığını, var olan, bizim olan suyun ‘bizim’ olduğunu, suya para ödeyecek hale getirildiğimizi ve gidişata dur denmesi gerektiğini anlatıyoruz. Halkı suyuna sahip çıkması gerektiği ve suyun yenilenebilirliği konusunda bilgilendirmeye çalışıyoruz. ÇMO, çevresel sorunun olduğu yere gidiyor ve o sorundan mağdur olan insanlara çözüm önerileri üretmeye çalışıyor ve bunu halkla birlikte yapıyor. En önemli alan Karadeniz. Karadeniz sadece suyuyla değil, çevre yolu vs. ile de önemli. Biz suyu ön plana alarak tüm çevre kuruluşlarıyla birlikte çalışmalarımızı başlatacağız. Karadeniz’in şu an açık bir su sorunu yok ama gündeminde başka sorunlar da var; onların gündemleriyle beraber buluşmak gibi bir düşüncemiz var. Taşıma suyla değirmen dönmez
AKP Hükümeti’nin su konusunda neler yaptığını değerlendirir misiniz? Mesela Melen suyu projesi gibi...
Melen projesi çok uzun soluklu bir proje. Benden yaşlı bir proje. ÇMO şunu savunuyor, sorunlu olan yerde sorun yerel olanaklarla çözülmelidir. Teknik olarak bu mümkün değilse ancak diğeri yapılmalıdır. Mesela İğne Ada’daki 2 nehrin getirilmesi konuşuluyor. O nehirler adadaki ormanları besliyor ve eğer suyu İstanbul’a getirilirse, adadaki ormanlar yok olmakla karşı karşıya kalacak. Taşıma suyla değirmen dönmez. Ayrıca bir yerdeki su sorunu için başka bir yerden su getirdiğinizde oradaki şartlar gözetilerek bir hesap yapılması gerekecektir. Bir fayda analizi yapmanız gerekir. Ama İğne Ada örneğiyle bunun yapılmadığı çok net zaten. Birileri fayda analizleri yapıyor ama halktan yana yapmıyor bu analizleri. Yapılacak her politikada birinci sırada kamu yararı olması gerekir. Kamu mallarının kamu yararına nasıl kullanılacağının planlanması gerekir. Politika yazılması lazım, suyun yenilenebilirliğini sağlayacak politikalar. Politika yazılması diyorum, çünkü Türkiye’nin halihazırda bir su politikası yok. Bunun için de su havzalarımızı korumuş olmamız gerekirdi. İş Allah’a kaldığı için yağmur yağarsa iş çözülecek diye bakıyorlar. Hatta bunun için müftülükler yağmur duasına çıktılar bile. Evrensel 09.08.2007 Haz.: Şahin Doğan-Ceren Saran "Uzmanlar Değil Rant Çevreleri Yönetiyor"
1966 yılında Dünya Bankası’nın (DB) verdiği bir krediyle İstanbul su ve kanalizasyon projesinin yapımı başlanacağı için İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi (İSKİ) Anadolu Yakası Bölge Müdürlüğü’nün başına getirilen İnşaat Yüksek Mühendisi, ve Su Mühendisi Önder Çeri, yaşanan susuzluğun görevde olduğu yıllarda bile bilindiğini dile getirdi. O dönem “DB’nin değil de Türkiye’nin çıkarları için politikalar hazırlanmış olsaydı bugün su sıkıntısı yaşanmayacaktı” diyen Çeri, Melen Projesi dahil olmak üzere hazırladıkları projelerin dahi yapılması halinde İstanbul’un su konusunda büyük sorunlar yaşayacağını dile getirdi.
“Devletin su politikası politikasızlık. Susuzluğa karşı en önemli çözümlerden biri arıtma. Arıtıldıktan sonra, kullanılan sular bile içme suyu olur. Hadi içmeyelim ama sulamada ve diğer ihtiyaçlarda kullanalım. Bu sayede su barajdan alınmamış olacak” diyen Çeri 1973’te DB tarafından yapılan deniz deşarjının İller Bankası tarafından Amerikan-Türk ortaklığıyla revize edildiğini ancak hiçbir değişiklik yapılmadığını kaydetti. “Belediyelerde işleri uzmanlar değil bazı rant çevreleri idare ediyor. Eğer belediyelerde ve devletin diğer kuruluşlarında yönetim bilirkişilerin, uzmanların elinde olsaydı bu denli büyük bir su sıkıntısı yaşanmazdı. Eylülde su sıkıntısının şiddetleneceği biliniyor. Eğer dikkatli olunmazsa sonuçları ağır olacak” uyarısını yaptı. Çevre katliamının önü açıldı
Su politikalarının yanı sıra o dönem yapılan Ömerli ve Alibey barajlarının da yanlış yapıldığını ifade eden Çeri “Deniz arıtması yerine deniz deşarjı yaptılar. 1970’lerde Afrika’da arıtma tesisi yapılıyordu, bizde deniz deşarjı yapıldı. Denizi kirletiyor, balıklar ölüyor diye yazdık, fakat hiçbir şey yapılmadı.” diyen Çeri, o dönem yapılanlarla hem susuzluğun hem de çevre katliamlarının önünün açıldığını söyledi. “Barajlarda su kıtlığı yaşanacağı belliydi, sürekli artan nüfus ve barajlar çevresindeki sürekli konutlaşma nedeniyle su kaynakları kirleniyor ve yok oluyordu” diyen Çeri, dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’a bir televizyon programında suyun kirli olduğunu, hatta insanları öldürebilecek kadar kirli olduğunu söylediğini, Erdoğan’ın ise “Ben içiyorum. Bana bir şey olmuyor. Bu suyla dişlerimi yıkıyorum” dediğini fakat suyun kontrolden geçirilmesini kabul etmediğini belirtti. Çeri bütün susuzluk ve kirlilik uyarılarına rağmen önlem alınmadığını da ifade etti. Geleceğimizi kaybettik
Türkiye’nin bir su politikasına sahip olmadığına dikkat çeken Çeri, “DB o dönem bir miktar para verdi-bağışladı, ama bu parayı bizim önereceğimiz gibi kullanacaksınız dedi. ‘Bizim yollayacağımız mühendisler bu projeyi yapacak’ dendi. Avrupa’dan mühendisler geldi, projeler yapıldı. Birileri belki üç kuruş götürdü ama biz sonradan anladık ki aslında daha büyük şeyleri, geleceğimizi kaybettik. Yani suyumuzu...” diyerek yaşanan süreci anlattı. Önder Çeri, çeşmeden akan suyu incelettiğini ve içinde çok sayıda bakteri bulunduğunu, suyun yüz ve ağız yıkamak için temiz olmadığını belirterek çeşmeden gelen su için bile arıtma tesisi kurulması gerektiğini sözlerine ekledi. Kendilerinin görevlendirildiği dönemde DB tarafından yabancı mühendislerin de görevlendirildiğini aktaran Çeri, aktarılan kaynakların DB ve mühendislerinin istediği yönde kullanıldığını ifade etti. Çeri o dönem ilk olarak Alibey ve Ömerli barajları ile kanalizasyon hatları yapmayı planladıklarını, bunların yanı sıra gelecekte İstanbul’un su sıkıntısını gidermek üzere hazırlanan ön projeler de oluşturduklarını dile getirdi. Barajların bugünler için yetmeyeceğinin bilindiğini ve bu kapsamda projelerden biri olarak Melen’i hazırladıklarını dile getiren Çeri, “Melen suyunun çoktan gelmiş olması gerekiyordu. 1973’lerde o proje bitmişti. Ama belediyeler, müteahhitler ve diğerleri kendi çıkarları için projeyi bitirmediler” görüşünü savundu. Susuzluğa ‘çözüm’: akarsuların özelleştirilmesi! Küresel ısınma, beklenenin altında kalan yağışlar ve geciken barajlar’ nedeniyle kapıya dayanan su krizi için hükümet formülü: Akarsu ve göletlerin kullanım hakkını 49 yıllığına özel sektöre satmak. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler, proje çerçevesinde belirlenecek bölgelerin sulanması için akarsuların Yap-İşlet-Devret (YİD) modeli ile özel sektöre açılacağını bildirdi. Güler, hükümetin 4 ayrı projeden oluşan ve tarımsal sulama sorununu özel sektörle birlikte ‘çözmeyi hedeflediklerini’ söyledi. İçme suyu da gündemde
Hazırlanan taslak çalışmaya göre, Türkiye genelindeki havzalar, sulama ihtiyacı da dikkate alınarak bölgelere ayrılacak. Bölgenin sulama sorununun çözülmesi için gereken tarımsal sulama barajları özel sektöre yaptırılacak.
Projelerin bir sonraki adımı, tarımsal amaçlı suyun içme suyu olarak da kullanılması olacak. İşi üstlenecek yatırımcılar nükleer santral projesinde olduğu gibi “yarışma” modeliyle belirlenecek. Yarışma yabancı şirketlere de açık olacak. Söz konusu projeyle tatlı su kaynakları yapılacak barajlarda tutulacak ve tarımsal sulamada kullanılabilecek. Anayasa: Kamu yararı
Hükümetin yeni projesi, su kaynaklarının özel sektöre devrinin Anayasa değişikliği gerektirip gerektirmediği sorusunu da gündeme getirdi.
Kıyıların devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğunu hükme bağlayan Anayasa’nın 43. maddesinde, “Deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir. Kıyılarla sahil şeritlerinin kullanılış amaçlarına göre derinliği ve kişilerin bu yerlerden yararlanma imkan ve şartları kanunla düzenlenir” ifadesi yer alıyor. Özeleştirmeler ve sonuçları İzmit Kentsel ve Endüstriyel Su Temini Projesi (Yuvacık Barajı), Antalya Su ve Atıksu Genel Müdürlüğü‘nün görev ve sorumluluklarının Fransız şirketi ANTSU‘ya devri, Çeşme Alaçatı Su Temini ve Kanalizasyon Projesi, Dünya Bankası kredileri ile hayata geçirilmiş, projeler ile gelen su özelleştirmelerinin, su fiyatlarında artışlar, yatırımların gecikmesi, belli kesimlerin su hizmetinden yararlanamaması ve uluslararası tahkim gibi sıkıntıları rahatlıkla görünür hale gelmiştir. Ankara’yı kurtarırken bütün çevre yok olacak Ankara’daki su kaynaklarının merkezi ve yerel iktidarlar tarafından yıllar boyunca tüketilmesi veya kirletilmesinin cezasını Ankaralılar çekiyor. Yıllardır, su sorununa ilişkin uzmanların uyarılarına kulak tıkayan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ise, sanki bu sorunların ortaya çıkmasının sorumluluğu kendisinde değilmiş gibi her gün medya karşısına geçip açıklamalar yapmaktan başka bir iş yapmıyor. Bir de bilim adamlarının ve konunun uzmanlarının karşı çıkmalarına rağmen Kızılırmak suyunu Ankara’ya getireceğini belirtiyor. Bilim adamları, Kızılırmak’tan Ankara’ya su taşınmasının, nehrin geçtiği bölgelerde, özellikle Bafra Ovası’nda ekolojik dengenin bozulacağı uyarısını yapıyor. Kızılırmak Deltası (Bafra Ovası) Ramsar Sözleşmesi olarak bilinen BM Su Alanları Koruma Sözleşmesi’ne göre Türkiye’nin korumakla yükümlü olduğu 12 alandan biri. TMMOB’un verilerine göre ise başkentin su ihtiyacının karşılanmasının planlandığı Kızılırmak’ın su kalitesiyle ilgili değerler ve içme suyu değerleri arasındaki ciddi fark önemli bir sorun yaratıyor. Bu değerler şöyle: İçme suyu Kızılırmak’ın suyu Sertlik (FS) 8.5 45.4 Klorür mg/l 8.0 239.0 Sülfat mg/l 21.0 336.8
TMMOB tarafından yapılan açıklamalarda Kızılırmak’ın çevresindeki sanayi tesisleri tarafından atık sular ile sürekli kirletildiği, içerdiği sülfat oranının da gün geçtikçe arttığı belirtiliyor. Tarımsal sulama için bile risk taşımaya başlayan Kızılırmak’tan içme suyu çekilmesi vahim bir hata olarak değerlendiriliyor. Yarardan çok zarar getirecek
Kızılırmak’tan Ankara’ya su taşınmasının, havzadaki doğal dengeye getireceği zararlar ise şöyle sıralanıyor: *Tarımsal sulama azalacak, verimlilik düşecek.
*Nehir suyundaki azalma nedeniyle yeraltı suları da azalacağı için tarımda kullanılan kuyularda su kalmayacak.
*Yeraltı sularının kuruması ormanları susuz bırakacak.
*Havzadaki yumurtlayan-yavrulayan kuş sayısı azalırken, göçmen kuşlar da rota değiştirmek zorunda kalacak.
*Kuş sayısındaki azalma, tarım alanlarına zarar veren sivrisinek ve kene gibi böceklerin popülasyonunda artışa neden olacak.
*Bu böceklerden insanlara bulaşan Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) gibi ölümcül hastalıklarda da artış gözlenecek.
*Nehrin debisi azalacağı için balık türlerinde azalma olacak.
*Nehrin geçtiği bölgelerde iklimi yumuşatma özelliği ortadan kalkacağı için kış aylarında don olayları artacak ve meyve-sebze üretimi azalacak. Evrensel/10.08.2007 Haz.:Şahin Doğan-Ceren Saran Susuzluk da Kuraklık da Bir Gecede Ortaya Çıkmadı
Son dönemlerde yaşanan susuzluğun nedeni, iktidarlar başta olmak üzere, ‘küresel ısınma ve kuraklığa’ bağlandı. Büyük kentler başta olmak üzere şehirlerde suyun ‘artan sıcaklar ve kuraklık nedeni ile bittiği’ propaganda edildi. Susuzluk nedeniyle yapılan ve yapılacak olan kesintilerin durdurulması için ‘sıcaklığın düşmesi ve yağmur yağması’ gerektiği yetkililer tarafında sürekli tekrarlanıyor. Yaşanan ‘susuzluk, kuraklık ve küresel ısınma’ ile ilgili görüştüğümüz İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Derin Orhon söylenenlerin gerçeği yansıtmadığını belirterek, yaşanan susuzluğun, kuraklığın ve küresel ısınmanın birdenbire ortaya çıkmadığını, küresel ısınma ve kuraklığın, ülkelerin uyguladığı politikalar sonucu, ülkemizde yaşanan susuzluğun ise Türkiye iktidarlarının politikasızlıklarının ürünü olduğunu dile getirdi. Son dönemlerde su tartışmaları ülkenin birincil gündemi haline geldi. Siz bu tartışmaları, tartışmaların içindeki biri olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye az su kullanan bir ülke. Ayrıca tatlı su kaynakları açısından çok zengin bir ülke olmamakla birlikte fakir olarak da görülmeyecek bir ülke. Sanıldığının aksine, olan suyunu da az kullanan bir ülke. Günde kişi başına ortalama su tüketimi 140-160 litre civarında olduğu söyleniyor ama ben bunun gerçekleri yansıtmadığını ve bu miktarın 60-70 litre arasında olduğunu düşünüyorum. Avrupa ve Amerika ülkelerinde insanlar günde kişi başına ortalama 400-500 litre su tüketiyor. Durum böyleyken insanlardan kullandıkları normalin altındaki sudan da tasarruf yapmalarını istemek doğru değil. Çünkü belirttiğim gibi Türkiye’de su zaten az kullanılıyor ve bence insanlar daha fazla su tüketmeliler. Günde 50-60 litre su tüketimi yaşam standartlarını düşürecek bir rakam. Tüm bunların yanı sıra tabii ki suda tasarruf sağlanmalı. Ancak bunun vatandaşlardan değil başka yollardan yapılması gerekiyor. Yaşanan susuzluk nedeni ile şehirlerin suyunun bittiği, barajların kuruduğu tartışılıyor. Bu duruma nasıl gelindiği ve sorunun nasıl çözülebileceğine dair değerlendirmelerinizi alabilir miyiz?
Su meselesini ele aldığınızda şunu unutmamak gerekir ki suya kendi başına bakamazsınız, o çevrimin (çevrenin) bir parçası. Bizler de çevrim içerisinde yer alarak suyu taşıyıcı olarak kullanıyoruz. Türkiye için önemli olan suyun az kullanılması değil olanakların iyi değerlendirilmesi ve suyun da içinde olduğu çevrimin tahrip edilip kirletilmemesidir. Bizler suyu çeşitli biçimde kirleticilerle kirletiyoruz. Su çevrim içerisinde yenilenip temizleniyor ve tekrar bizlere dönüyor. Eğer bu durumda kullanılan su miktarını azaltırsan ve kirletici unsurları azaltamazsan bu suya karışan kirleticilerin oranını yükseltir. Bu durum da suyun çevreye vereceği zararı artırır. Bu da içilebilir-kullanılabilir suyun tahrip edilmesi anlamına gelir. Bu durum sanayi için olduğu kadar evsel atıklarda da geçerlidir. Yani evlerde kullanılan suyun miktarını ne kadar azaltırsan çevreyi kirletme özelliğini o kadar artırırsın. Önemli olan az su kullanmak değil var olan çevrimin dengeli biçimde sürmesini sağlamaktır. İstanbul’un su sıkıntısının çözümü için en çok dile getirilen proje Melen. Melen projesinin İstanbul’un su sorununun ne kadarını çözebileceğini düşünüyorsunuz? Anadolu yakası ile Rumeli yakasının şehir şebeke bağlantılarıyla birbirine bağlanamaması. Bunun sonucunda bir yakada su bittiğinde diğer yakada su olsa bile suyu biten yakaya aktarılamıyor. Susuzlukla birlikte en fazla tartışılan Melen’den su getirilmesi projesi gerçekleşse bile Anadolu yakası şebekelerine getirilen su şu haliyle Rumeli’ye getirilemeyecek ve İstanbul’un tamamının su sorunu çözülemeyecek. Ki Melen projesinin çok önceden bitmesi gerekmesine rağmen hâlâ bitirilmemiştir. Burada önemli bir yönetim ve bilgi eksikliği var. Bu yılın kurak geçeceği yeni bilinen bir şey değil, sağır sultan bile duydu. Şimdi bu kuraklığa niye hayret ediliyor ki! Yetkililer gerekli önlemleri alsaydı şimdi bu sorun yaşanmıyor olacaktı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş su sıkıntısını denizden elde edecekleri suyla çözeceklerini söyledi. Bu projenin hayata geçmesi ne kadar mümkün? Teknik olarak doğru olsa da bu söylediği proje öyle birkaç gün ve birkaç ay içinde yapılabilecek değildir. Eğer gerekli önlemler alınıp gerekli projeler yapılsaydı bugün denizden de su alınabilirdi. Su kaynağı dendiğinde aklımıza hep içilecek su kaynakları geliyor. Kullanılan 140 litre suyun ancak birkaç litresini içiyoruz, geri kalanını ise başka amaçlar için kullanıyoruz. Yüksek kalitede bir suya ihtiyacımız yok. Mesela İstanbul ilk olarak Kadıköy bölgesinde kurulmuştur. Ama yöneticiler gözlerinin önündeki denizi görmeyerek bugüne kadar buradan yararlanamamışlardır. Bugünkü teknolojide deniz suyu çok önemli bir su kaynağıdır. Uygun işlemler yapılıp bir kaynak olarak kullanılabilir. Ve bu su düşük maliyetlerle halledilebilir. Bugün deniz suyundan bir litre su elde etmenin maliyeti 70-80 kuruşlara kadar düştü. Bunu yapmamış olmak çok büyük bir eksiklik. Bu İstanbul’un bütün suyunu sağlayamasa da çözüm için yollardan birisidir. Su sorununun çözülmesi için ilk elden başka neler yapılabilir?
Küresel ısınma da susuzluk da kuraklık da bir gecede ortaya çıkmadı. Dolayısıyla çözümü de bir gecede veya ilahi güçlerle olmaz. Su sıkıntısının çözülebilmesi için yürütülebilen ve doğru bir su politikasının oluşturulması gerekir. Bu yapılmadığı sürece günübirlik projeler göz boyamaktan öteye gitmez. Su tasarruf kaynaklarının içerisinde en önemlilerinden biri; yüzde 20’lerde olması gereken ancak daha önceleri İstanbul’da bile yüzde 50’lerde olduğu bilinen şehir şebeke kaçaklarının önlenmesi. Bir, susuzluk konusunda önemli bir bilgi eksikliği var; ikinci olarak soruna bölgesel bakamamak gibi bir sorun var. Üçüncüsü ise çözüm denince akla hemen kısıntılar ve halktan beklenen tasarruflar geliyor. Dördüncüsü de tüm imkanlardan yararlanmıyoruz ve doğru dürüst plan yapmıyoruz. Tüm bunlara baktığımızda ülkenin su politikasının bilgili ellere teslim edilmesi gerektiğini görüyoruz. Suyun uygun kullanılması demek sadece tasarruf edilmesi ve kaynakların korunması değil çevrenin de korunması demek. Suyun temin edilmesi, gelişen teknolojiyle birlikte kolay ama asıl önemlisiyse suyun da içerisinde bulunduğu dönüşümü olan çevrenin kirletilmemesi. Yani çevrimin doğru sonlandırılabilmesi. Siz tıraş olurken su tasarrufu yapın diyorsunuz ama şehir şebeke sularındaki yüzde 50 kaçağı düzeltemiyorsunuz. Sorunun çözümüne bakış, bu örnek kadar açık ve çarpıcı. Yetkililer basının karşısına çıkarak halktan tasarruf yapmasını istiyor ve projelerinin biteceği tarihleri açıklıyor. Hükümetin ve belediyelerin susuzluğun aşılmasında yeterli ve doğru politikalar yürüttüğünü düşünüyor musunuz?
Türkiye’nin sorununu çözecek bir su politikası olmadığı gibi var olan çözümler de yerel yönetimlere bırakılmış durumda. Yerel yönetimler de sorunun çözümü konusunda ne kadar anlıyorlarsa ve niyetleri neyse ona uygun davranıyorlar. Bu nedenle denize kıyısı olan belediyeler bile su sorununu çözmekte aciz kalıyor. Türkiye’nin diğer birçok yerinde olduğu gibi İstanbul’da da su sorununun çözümü doğal kaynaklara dayalı bir politikayla aşılabilir. İstanbul’un suyu denince akla sadece yağmur sularının birikimiyle oluşan akarsuların bir yere toplanmasıyla çözüleceği düşünülüyor. Bu fikir kısmen doğru olsa da sorunu tamamen ortadan kaldırmaz. İstanbul’da susuzluğun en önemli sebeplerinden biri var olan su havzalarının yeterince korunamamasıdır. Bunun sonucu olarak en yakın zamanda Küçükçekmece havzasını kaybettik. Ömerli su havzasının yanına Sultanbeyli Belediyesi kuruldu. Belediye binası dahil olmak üzere bütün Sultanbeyli kaçak. Yapılaşmanın olmaması gereken bir yere yönetimler kendi elleriyle şehirler, belediyeler kuruyorlar. Kyoto’nun imzalanması sorunu çözmez Suyun ve çevrenin korunması konusunda Türkiye’de yürütülen çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye uluslararası sözleşmelere imza atarak çeşitli taahhütleri kabul etse de bunların gereklerini yerine getirmiyor. Mesela su konusunda Avrupa Birliği’nin havza bazında yönetimini uyguluyor ve buna uygun da direktifleri var. Türkiye bunu müzakere sürecinde aldı ama yaptıkları kağıtta kaldı. Türkiye’de bulunan ‘çevrecilerin’ önemli bölümü ‘salon çevrecisi’ durumunda. Lüks yerlerde oturup ‘Türkiye Kyoto’yu imzalamalıdır’ deyip küresel ısınma birdenbire ortaya çıkmış gibi davranarak protokolün imzalanması ile sorunun çözüleceğini sanıyorlar. Ama protokolün imzalanması ile sorun çözülmez, asıl sorun imzalandıktan sonra nelerin yapılıp yapılmadığı ile ilgilidir. Küresel ısınma Beyaz’dan, Okan Bayülgen’e kadar çok sayıda televizyon programlarına konu oldu. Çevreye karşı duyarlı olmaları önemli ve güzel. Peki bir Allah’ın kulu da çıkıp sorsa ya ‘Türkiye küresel ısınma konusunda ne yapabilir’ diye. Türkiye bu konuda bir şey yapamaz. Yani Türkiye’de her şey bitecek, Türkiye karbondioksit emisyonlarını kısacak. Türkiye bunu yapıncaya kadar derelere boşalttığı lağım sularına bakmalı ve bunları çözmelidir. Yani ben Türkiye’nin durumunu şuna benzetiyorum: Foseptik çukuruna düşmüş bir adam şöyle bir kafasını kaldırıyor, gökyüzüne bakıyor ve ‘bugün de çok sıcak!’ diyor. Evrensel/11.08.2007 Haz.:Şahin Doğan-Ceren Saran
Susuzluk bir halk sağlığı sorunudur. Toplumsal yaşantıyı, insanların ortak yaşamlarını belirleyen, olumsuz etki yapan bir durum yaratır.
Son bir yıldır ülkenin en büyük kentlerinde su kesintileri yaşanıyor. Kocaeli, İstanbul derken şimdi de başkent Ankara’da su sıkıntısı yaşanıyor. Önce iki günlük su kesintileriyle gündeme gelen Ankara, ardından patlayan su boruları yüzünden sular altında kaldı. Yaşanan su kesintilerinin ciddi sağlık problemlerine davetiye çıkardığını belirten Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof Dr. Onur Hamzaoğlu ile susuzluğun neden olabileceği sağlık problemlerini ve alınabilecek önlemleri konuştuk. Başkent’te su kesintilerinin başlaması ile beraber su sorunu yeniden ülke gündeminin baş sıralarına oturdu. Siz Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı olarak yaşanan su kesintilerini ve susuzluk tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben bu soruya, susuzluk tıbbı ve tıp içinde de halk sağlığını neden ilgilendiriyor ile başlamak isterim. Susuzluk, su kesintileri de dahil bir halk sağlığı sorunudur. Çünkü toplumsal yaşantıyı, insanların ortak yaşamlarını belirleyen, olumsuz etki yapan bir durum yaratacaktır. Teknik olarak ifade edersek, kentsel yaşamda; hanelerin içine kadar ulaştırılan suda dönemsel kesintiler çok ciddi sağlık sorunlarının gelişmesi için potansiyel tehlike oluştururlar. Çünkü biliyoruz, yetkililer de söylüyor, su iletim hatlarımız sağlıklı değil, çürük. En iyi olasılıkla hatta verilen suyun yüzde 50’si kullanılmadan heder oluyor. Bu şu demektir: Su taşıdığınız borular, kanallar elek vaziyetindedir. Dolayısıyla içine su bastığınız zaman dışarıya doğru bir akış varken bu borulardan suyu çektiğiniz zaman içeriye doğru akış olacaktır, yani bir emme yapacaktır içeriye, negatif basınç oluşacağı için. Dolayısıyla su borusunun çevresindeki her şey ki mikroorganizmalar öncelikle boruların içine girecektir. Eğer buralardaki delikler büyükse taş, çakıl parçalarının bile içine girdiğini pek çok yerde biliyoruz. Başkentimiz dahil. Böyle olunca su ve su ile bulaşan hastalıklara yakalanma riski artar. Nedir bunlar; ilk akla gelenler tifo, paratifo, dizanteri, hepatit A sarılığın bir cinsi, kolera gibi pek çok su ile bulaşan yani mikroorganizmanın suda yaşayabildiği hastalıkları sayabiliriz. Bu yönüyle baktığımız zaman bir; su kesintisinin olmaması gerekir. İki; su kesintisinin düzenli olarak yapılması, zaten baştan böyle bir duruma davetiyedir. Çünkü kentsel yaşantıda, biliyoruz ki bir kişinin 150 ila 200 litre su tüketmesi gerekir. Bu, yeme içmenin dışında hijyenini sağlayabilmesi için. Her tuvaletten çıkışta, her yemeğe otururken ellerin mutlaka sabunla yıkanması gerekir. Çünkü ellerdir bulaştırıcı olan esas itibariyle bu tür durumlarda. Su olmayacağı için kişisel hijyen sorun yaşatacak insanlara. Kişisel hijyen sağlanamayacak; yani banyo yapamayacaklar, el yıkamada atlamalar yapacaklar ister istemez. Başkent’teki su kesintileri ile beraber okullar tartışılmaya başlandı. Kışlaları da tartışmamız lazım. Bizim evlatlarımız orada. Bütün toplu yaşam alanları için ciddi bir risk var ortada. Bir diğeri, gıda alanında üretim yapan, özellikle üretip tüketen, lokanta gibi, kafeterya gibi, çay ocakları gibi alanların kullanımı da sorun yaratacak. Dolayısıyla kesintinin yaşandığı kentler hangisi ise oradaki sınıf, katman ayrımı yapmadan oradaki herkese yönelik sağlık sorununda potansiyel olarak bir riski artması var. Buraya hastanelerimizi de koymak lazım. Hastaneler de bir toplu yaşam alanıdır. Buralarda da yine ameliyathanelerden laboratuarlara, hasta odalarından ofislere kadar pek çok yerin temizliğinin sağlanmasında sorunlar yaşanacak. İşte bu yönüyle su kesintileri tıbbı, halk sağlığını ilgilendirir. Ama biz, sorunu ortaya koymakla beraber bunu yaratan gerçek sebepleri bilmeliyiz ki bu sebepleri ortadan kaldırabilelim önlenebilir olanlar varsa ve bu sorunları az yaşayalım. Tabii ki sorunlar çıktıktan sonra çözülebilir. Örneğin hepatiti çözebilirsiniz, tifoyu çözebilirsiniz ama bunların bir de toplu olarak yaşanabileceğini varsayarsanız, (kolera gibi) bunları önlemeniz gerekir. Su kaynaklarının özelleştirilmesi gündeme geldi. Su kaynaklarının özelleştirilmesinin halk sağlığı açısından nasıl bir etkisi olur?
Su yaşamsal zorunluluktur, metalaştırılamaz, satılamaz. Esasında şu anda pet su tüketme alışkanlığı çok yaygınlaştı. Biliyorsunuz biz oradaki suya değil de esasında dışındaki çoğu geri dönüşümsüz olan plastiğe para veriyoruz. Birileri de bundan iyi para kazanıyorlar. Suyun satılır olması yanlış. Çünkü su yaşam için bir zorunluluk. İkincisi kaynakların özelleştirilmesi asla kabul edilemez. Ama biliyoruz ki Antalya’da bu başladı. Bizim kentimizde Kocaeli’nde de bir yönüyle bu var. Bunu yaygınlaştırmak istiyorlar. Bu insan hayatını, topluca riske atmaktır. Kamusal bir alandır su alanı. İnsan yaşamı için zorunlu maddelerden bir tanesidir. Ama biliyoruz ki Dünya Bankası’nın programında sağlığın özelleştirilmesi gibi suyun da özelleştirilmesi var. Özellikle bizim ülkemize sıra gelmeden önce Afrika ülkelerinde DB’nin, eğitime kredi vermek için suyun özelleştirilmesini zorunlu tuttuğu ülkeler olduğunu biliyoruz. Dünyada bir piyasa yaratılmaya çalışılıyor. Yaşanan su kesintilerinin nedeni yerel yönetimlerce küresel ısınmaya ve kuraklığa bağlanıyor. Sorun bu noktaya gelmeden önce alınabilecek önlemler tartışılmıyor. Bu tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Neden sularda kesintiye gidiliyor? Şunu söyleyelim, evet coğrafyamızın da içinde bulunduğu alanda eskiye oranla yağışlarda azalma olduğu söylenebilir ve özellikle dünyada egemen olan ekonomik sistemin bir sonucu olarak atmosferdeki bozulmalar nedeni ile sera etkisi vb. etkilerle iklimsel değişiklikler de yaşıyoruz. En önemli su kaynaklarımız buzullar erimeye başladı. Bununla ilgili çok önemli veriler var tabii ki ama bütün bunlara paralel olarak ülkemizde bugün için yaşanan şeyler, kesinlikle ve kesinlikle çok net söylüyorum son ifade ettiğimiz gelişmelerle açıklanabilecek büyüklükte işler değildir. Su insan hayatı için hayvan ve bitki hayatı için yani canlılığın varlığı için bir zorunluluktur. Suyun metalaştırılması kabul edilemez. Dolayısıyla suyun her alanda; ister denizlerde, ister içme suyu, ister tarım alanlarında, ne olursa olsun toplum için merkezi planlama ile yönetilmesi gerekir. Bizim ülkemizde de su ile ilgili en önemli sorun merkezi planlama sorunudur. Plansızlıktır yani. Kentsel yaşamda sanayi ve kent yaşamı iç içe. Ama bakıyoruz ki suyun en büyük kısmını kentlerde sanayiler kullanıyor. Bir tanesi bu. İçme suyunu siz hem sanayiye veriyorsunuz, hem konutlara veriyorsunuz. Bir kere bunun değiştirilmesi gerekir. Bir diğeri tarım. Sadece barajlardan giden sulara bakmayalım. Suyun kaynağı olarak bakarsak eğer, ülkemizde son 15-20 yılda aklına gelen aklına geldiği yere sondaj yapıp su çıkarıyor ve bir dere debisinde akıtıyor tarlasına suyu. Hem su tüketiyor, hem tarlayı tuzlaştırıyor. Ekim yapılamaz hale getiriyor. Bu bir ticari özgürlük değildir. Mülkiyet özgürlüğü de değildir. Bu esasında toplumsal yaşantımıza bir darbedir. Böyle görmek gerekir. Kent planlamalarının su kaynakları da öngörülerek yapılması gerekirken ülkemizde maalesef bunun yapılmadığını biliyoruz. Bir başka şey bugün kentimizde de tartışmaya açılan baraj meselesi. Evet özelleştirilmesi bir hatadır. Biraz önce söyledim su insanlığın yaşamı için bir zorunluluktur diye. Ama şunu biliyoruz orada havzada toplanan su bir yatırım alanıdır. Yani kamusal kaynaklarımızda bir yatırım alanıdır. O suyun içme suyu haline dönüştürülmesi yine kamusal bir harcamadır. Ulusal kaynaklarımızın harcanmasıdır. Elektrik enerjisinden tutun, kimyasallara kadar insanın emek gücüne kadar her şey kamusal harcama alanıdır. Şimdi o suyu siz bir litre olarak kent sistemine verdiğiniz zaman en iyi kentinizde bile evlere yani musluğa yarım litresi ulaşıyor. Dolayısıyla bu tartışmalardan önce bu alandaki sorumluların bütün kentlerimizde sadece adı geçen kentlerde değil bütün kentlerde altyapının yenilenmesini, onarılmasını sağlamaları gerekiyor. Biliyoruz sorunu en fazla yaşayan kentlerimizde hükümet partisinin belediyeleri birkaç dönemdir yönetimdeler. Dolayısıyla bugün başlamış olan kesintilerin vebali tamamen kendilerine aittir. Planlamada, yetki ve sorumlulukta bir keşmekeş vardır. Bugünlerin böyle yaşanmasının kabulü vardır. Son dönemlerde görüyoruz ki büyük kentlerimiz çevre düzenlemesine büyük önem vermektedir. Yeşili hepimiz seviyoruz. Ama yeşilin bizim yaşamımıza görsel olarak kattığının dışında bir bedeli de olmamalı. Burada suyu kastediyorum. Kendi ülkemizde dışardan hiçbir şeyi ithal etmeden kullanabileceğimiz yeşillendirme araçları mevcut. Ancak ülkemizin su konusundaki riskli bölgelerden biri olduğunu bildiğimiz halde en az su kullanacak bitki türlerini de bilimsel olarak biliyor iken onlarla bu alanları düzenlemek yerine dünyada en fazla suyu kullanan bir bitki türü olan çim meselesine çok ciddi sarmış durumdayız. Bir an evvel bu işlemler durdurulmalı. Bahçe alanları, kent alanlarının düzenlenmesi işlemlerinde suyu en az tüketecek bitki türleri kullanılmalı. Ağaçlandırmalar öne çıkarılmalı. Özel sulama gerektirmeyen bitki türleri var coğrafyamızda, bunlar tercih edilmeli. Tabii ki bunlar yapılırken her bir bireye de sorumluluklar düşer. Ama bugünkü susuzluğun sorumlusunun musluğunu açıp da kullanan insanlar olmadığını da hepimiz biliyoruz. Suyu bize sağlamakla sorumlu olan kamusal alanın yöneticileridir tarihsel süreç içinde sorumlu olanlar. Suyu satılır hale getiren de bugün bizi susuz bırakan da bugünkü sistem. Şunu da belirtmek istiyorum. Kentlerimizde toplanan yağmur suları ile kanalizasyon sularını birleştirmememiz gerekiyor. Bizim kentlerimizin çoğunda yağmur suları toplanıp kanalizasyona veriliyor, bu şekilde gidiyor. Halbuki yağmur suları kıymetlidir. Yağmur sularını sulamada, tarım alanlarında biriktirip kullanabilirsiniz. O bakımdan altyapı alanlarında yağmur suları ile kanalizasyon sularının ayrı ayrı toplanıp, gideceği yere kadar ulaştırılmasını da mutlaka zorunlu olarak yapmamız gerekir. Yerüstü kaynaklarını kullanmamız gerekir Temiz su kaynaklarına ulaşmanın doğru yolu nedir?
Temiz su kaynakları yeraltı ve yerüstü kaynakları olarak ikiye ayrılabilir. Yeraltı kaynakları itibariyle özellikle gelişi güzel sondaj yapılması engellenmeli. Son günlerde büyükşehir belediyeleri bahçelerimizi biz kendimiz kuyu açıp da sulayacağız diyorlar. Hangi su bu? Bütün su dünyada bir döngü olarak birbiri içinde bir çemberdir. Oradan da anlamsız yerlerde, anlamsız kullanma ile siz yine bizim varlıklarımızı bertaraf ediyorsunuz, yok ediyorsunuz. O bakımdan bazı kentlerimizde doğrudan doğruya yeraltı kaynaklarına sondaj yapıp çıkarılan su doğrudan doğruya evlere gönderilebilir, çok fazla işlem gerektirmeden. Ama bu içilebilir olarak çok az bir kaynaktır. Çoğu yerüstü sularını kullanmamız gerekiyor. Bu da tatlı su kaynakları olarak akarsular ve göllerdir. Yerküredeki suyun yüzde 3’ünden azı zaten içilebilir tatlı sudur. Bu yüzde 3’ün de yüzde 90’ı yerüstü suyu. Bu suyu biriktirdikten sonra yani işte barajlar bunun örneğidir. Bunun hangi asitler olduğu bilinerek temizlenmesi gerekir. Bu temizlik önce fizikseldir. Yani çer çöpten arındırırsınız. Sonra kimyasaldır yani içindeki kimyasal maddelerden arındırılır. Son olarak da biyolojiktir. Mikropları da yok edersiniz. Dolayısıyla su fiziksel, biyolojik, kimyasal temizliğinden sonra içme suyu haline getirilir. İşte o bakımdan kıymetlidir. Biz bu suyu içme suyu diye kullandıktan sonra, bu hepimizin toplumsal kaynağı, kamusal mülküdür bunun bu şekilde yok edilmesine hakkınız yok demek de bizim hakkımızdır. Evrensel 12.08.2007 Haz.:Arzu Sarpkaya
Marmara Çevre Platformu (MARÇEP): Su hizmetleri asla özelleştirilemez!
Havadan sudan konuşmak”, çok da ciddiye alınmayan işler için kullanılır Türkiye’de. Memleketimizde de “sudan işler” ile uğraşanlara pek iyi gözle bakılmaz. Hükümetin su krizine çözüm önerisi olarak sunduğu akarsularımızın yap-işlet-devret modeli ile özelleştirilmesi, kamuya ait suyun kamu yararına kullanılmamasını getirecektir. Su kaynaklarının kötü yönetimi, sınırlı imkanlar ve çevresel değişiklikler yüzünden temiz içme suyuna ulaşamayan insan sayısı giderek artmaktadır. Su, ekolojik yaşam, içme-kullanma, tarım, enerji ve sanayi için gerekli, sosyal ve ekonomik gelişme için vazgeçilmez bir değerdir. Bu noktada, su politikası ve su yönetimi, gerek küresel ölçekte gerekse de ulusal ölçekte büyük önem taşımaktadır. Türkiye yolun başında. Suyun ticarileştirilmesi sürecinin daha çok başında. Malatya’daki ishal salgınından sonra “Bu iş en çok ambalajda su satan tekellere yaradı” yorumları yapıldı. Belediyeler altyapıya dair önlemleri almayarak halka temiz içme suyu sunmuyor ve ambalajlanmış su piyasasına şahane bir pazar alanı açıyorlardı. Ancak şişelenmiş su satışı suyun ticarileştirilmesinin sadece bir yolu. Çok uluslu tekelleri esas heyecanlandıran konu ise su dağıtım hizmetleri
Türkiye’de su işletmeciliğinin tamamen özel sektörce yürütülmesine dair deneyimlerin, az olsa da tarihi kökenleri mevcuttur. Bugün özel su işletmeciliğinde bir dünya devi olan Süez, 19. yüzyıl sonunda Kadıköy-Üsküdar Türk Su Şirketi’nin işletmeciliğini yapmış ve 1938 yılında bu şirketin millileştirilmesiyle Türkiye’yi terk etmiştir. Aynı Süez Türkiye’ye 1996 yılında Antalya ili su dağıtım işletmesi özelleştirmesiyle dönmüş, fahiş fiyat artışları ve kalitesiz hizmet ile dolu siciline bir yenisini eklemiştir. Antalya halkı suyu aylık düzenli yüzde 7 fiyat artışlarıyla satın almak zorunda bırakılmış, faturalara eklenen atık su bedelleri halkı canından bezdirmiştir. Halkın tepkileri sonucu belediye, su fiyatlarına karışmaya kalkınca, şirket 2002 yılında faaliyetlerine son vererek Antalya Belediyesi’ni uluslararası tahkime şikayet etmiştir. Antalya’yı terk eden Süez, Türkiye pazarından umudunu kesmemiş, Bursa içme suyu isletme ihalesine Alarko ile beraber girmiş, ancak bu ihale henüz sonuçlanmamıştır. Güney Afrika’da suya erişemeyen yoksulların, yaşadıkları hastalıklarda ölümlere neden olan şirket, Türkiye’de de yeni toplumsal facialar yaratacak rant olanakları için tetikte beklemektedir. Dünyanın ikinci büyük su devi Vivendi ise İzmir-Çeşme’de ortaya çıkmış ve sonuç, gene fahiş su fiyatları olmuştur. Vivendi’nin büyük ortağı olduğu CALBİR, 2001’de Türkiye’deki en pahalı suyu Çeşmelilere içirmiştir. 2001 yılında metreküpü İstanbul’da 400, Ankara’da 330, İzmir’de 440 olan şebeke suyunu Çeşmeliler, 1 milyon 100 bin liradan kullanmışlardır. Kentsel suyun barajdan belediyelere toptan satışının Türkiye’deki tek örneği, İzmit Yuvacık Barajı imtiyazının yap-islet-devret yöntemiyle bir özel şirkete verilmesidir. Burada da dünyanın en büyük üçüncü su şirketi Thames Water sahneye çıkmaktadır. Thames Water ile iki yerli şirketin ortaklığı ile kurulan İZSU AŞ, Yuvacık Barajı isletmesini 1999’dan başlayarak 15 yıl için üstlenmiştir. Başlangıçta yapılan hesaplara göre baraj, ürettiği suyun üçte ikisini İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne satacaktır. Ancak İstanbul İSKİ su gereksinmesi olmadığını ve bu suyun başlangıçta belirtilenden beş kat pahalı olduğunu ileri sürerek su satın alma anlaşması yapmamıştır. Satılamayan su dereye verilmeye başlanmış, ancak Hazine bu ticarete kefil olup şirketin kârını güvence altına aldığından boşa akıtılan su için şirkete Hazine tarafından ödeme yapılmaya devam edilmiştir. Geçen on yıllık deneyimler gösteriyor ki su haklarının piyasalaştırılıp özelleştirilmesinin sonuçları olarak en çok göze çarpan bulgu, birçok ülkede özel sektörün gelişiyle birlikte artan su ücretleri. Herkese ücretsiz, temiz su hakkı Gana’da insanlar, IMF politikaları sonucunda gelirlerinin yarısını su alabilmek için harcamışlardır. Paris ve Manila’da olduğu gibi Jakarta’da 1997 yılında yapılmasına başlanan özelleştirmelerle su hizmetleri çok uluslu şirketlerin ortaklığına bırakıldı. Şirketler beş yılda yaklaşık yüzde 35’lik bir ücret artırımı yapmışlardı. Kazablanca’da tüketiciler su fiyatlarının üç misli arttığını görmüşlerdir. İngiltere’de su ve kanalizasyon faturaları 1989-90 ve 1994-95 yılları arasında yüzde 67 artmıştır. Bağlantı kesintileri ise yüzde 177 artmıştır. Bugün çeşmelerden temiz su akmıyorsa, insanlar ya kirli su içmeye ya da damacana su almaya zorlanıyorsa, kontörlü sayaçlar yaygınlaşıyorsa, Dünya Bankası’nın “harcama geri dönüşümünün” sonucu su faturaları kabarabiliyorsa, sermaye uluslararası finans kurumlarından alınan fonlarla altyapı hizmetlerinin ihalelerini kapmaya başlamışsa, tehlike artık kapıda değil, içeridedir. Suyun insanlığa ait “toplumsal bir mal” olduğunu; herkese ücretsiz, temiz su hakkı talebi bugünden işlenmeli, suyun özelleştirilmesinin yolunu açan uygulamalara karşı mücadele edilmelidir. Bu mücadele, yerel kaynaklara kimin sahip olacağına dair bir kavganın da doğrudan bir cephesi olacaktır. Çünkü özel yatırımcılar için fethedilecek son altyapı sınırı olan su, aynı zamanda “doğanın ve ortak malların da son sınırıdır”. Hükümetin çözüm önerisi olarak sunduğu paketle suyun kendisi metalaştırılmakta ve kamuya ait olduğu unutulmaktadır. Kamusal hizmetler kamu niteliğinden çıkarılırken, neden vergi ödediğimiz sorusu yanıtsız kalmaktadır. Kamusal hizmeti vermek için seçilenler, bu hizmetleri alınır satılır hale getirmek için seçilmemiş olmalıdır. Bir trilyon dolar pazar büyüklüğü ile ifade edilen su hizmetlerini sağlıklı ve güvenli olarak almak, en temel yaşam hakkımızdır. Bizi, yaratılacak olan pazarın büyüklüğü değil, suya rahat ve güvenli ulaşmamız ilgilendirmektedir. Halk, ekonomik kaygılardan bağımsız olarak temiz su elde edebilmeli; kullanılmış su, kullananın gelir seviyesine bakılmaksızın arıtılabilmelidir. Nasıl ki su kamuya aitse, su hizmetleri de özü itibari ile kamusal bir hizmettir ve kamuya ait kalmalıdır. Evrensel 13.08.2007 /Haz.:Şahin Doğan-Ceren Saran Pembe tablolar çizenler sorumluluğu halka yüklüyor Küresel ısınma ve iklim değişikliği tehlikesine karşı şubat ayında bir araya gelen Enerji Bakanı Hilmi Güler, Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe ile Tarım ve Köyişleri Bakanı Mehdi Eker, “Mart-mayıs arasında yağış bekliyoruz, 2007’de kuraklık olmaz. Enerjide ise bu yıl herhangi bir problem söz konusu değil” demişti. Yaşanan susuzluk ve kuraklık sorunuyla ilgili pembe tablolar çizen ve önlemleri “diş fırçalama, sakal tıraşı...” indirgeyen ve çözümü “Ayşe Teyze’ye, Bakkal Hasan’a” havale eden bakanlıklar, geçmişte söylediklerini, söylememiş gibi yapmayı sürdürüyor. Küresel ısınmanın olası etkilerine karşı belirlenecek önlemleri konuşmak üzere yapılan toplantının ardından söylenenler ve gerçekleşenler şöyle: TARIM BAKANI MEHDİ EKER
Türkiye’nin hiçbir yerinde acil bir tarımsal kuraklık riski bulunmuyor. Mart-nisan aylarında önceki yılların ortalamalarına ulaşılması halinde Türkiye’nin 2007 yılı döneminde hububat üretim rekoltesinde herhangi bir düşüş beklenmiyor. Gelinen nokta: Buğday, arpa, mısır ve pamukta ciddi üretim kayıpları yaşandı. Konya Ovası, Çukurova, Ege bölgelerinde rekolte kayıpları ortalama yüzde 40’lara ulaştı. Hububatta 2 milyar dolara yakın ithalat yapılması gerekecek. Gelişme üzerine aynı Tarım Bakanlığı, “kuraklık kararnamesi” çıkartmak zorunda kaldı. ÇEVRE BAKANI OSMAN PEPE
Şu anda Türkiye için bir kuraklıktan söz etmek meteoroloji raporlarına göre mümkün görünmüyor çünkü Türkiye’de mart, nisan, mayıs aylarında daha fazla yağış alındığı hepimizin malumudur. Gelinen nokta: Meteoroloji Genel Müdürlüğü, Türkiye’nin ciddi bir kuraklık tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu açıkladı. Meteorolojiye göre, Türkiye, deprem gibi, kuraklık riskiyle de yaşamasını öğrenmek durumunda. ENERJİ BAKANI HİLMİ GÜLER
Enerji maksatlı kullanım açısından, bu yıl herhangi bir problem söz konusu değil. Barajların doluluk oranı gayet iyi. Mart-mayıs arasında yağış bekliyoruz, sıkıntı olmaz. Gelinen nokta: Türkiye artan sıcaklıklar ve hidroelektrik santrallerinde azalan su oranı nedeniyle elektrik krizinin eşiğine geldi. Yaklaşık 3 aydır elektrik talebi sürekli artarak, karşılanamaz noktalara ulaştı. Türkiye’nin birçok bölgesinde düzenli kesintiler başladı. Yüksek fiyatları nedeniyle kamuya pahalıya mal olduğu için kapatılan mobil santrallere de “üretime başlayın” talimatı gönderildi. BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN
Başbakan Erdoğan, geçtiğimiz yıl sonunda Ankara’nın su sıkıntısının çözüleceğine inandığını belirterek, İstanbul’da ise herhangi bir sıkıntının olmadığını dile getirdi. Erdoğan, daha sonraki sürece yönelik olarak büyükşehirlerin, özellikle denizlere boşa akıp giden tüm ırmakları değerlendirmesi gerektiğini vurgulayarak, özel sektöre ihale ettikleri birçok yerler olduğunu ve onları bir an önce devreye alacaklarını söyledi. Gelinen nokta: Erdoğan’ın söylediği gibi Ankara’da su sorunu çözülmediği gibi İstanbul’da da sıkıntı yaşandı. Ancak Başbakan’ın söylediği gibi sorunun çözümü için önlem almayan AKP akarsuların özelleştirilmesi için boş durmayarak yasa tasarıları hazırladı. Vatandaşlarımız tatile çıksın
ANKARA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANI MELİH GÖKÇEK :
Yaşanan susuzluğun en fazla hissedildiği Ankara’nın Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in, su sorununa getirdiği çözümler AKP Hükümeti’nin bakanlarına da rahmet okutur cinsten. 14 yıllık belediye başkanlığı süresince geliyorum diyen susuzluğa karşı önlem almayan Gökçek bununla da yetinmeyerek, kentin çeşitli yerlerine Ankara’nın iklimi ile uyuşmayan ağaç ve bitkiler ekti ve su fıskiyeli havuzlar yaptı. # Gökçek şimdi susuzluk gelip kapıya dayanınca bakın neler söyledi ve önerdi. “Banyo yaparken tasarruf için ayaklarının altına kova koyup toplanan suyu tuvalete döküyorum.”
# “Ankara’nın susuz kalmasında kimsenin suçu yok. Tek sorumlu küresel ısınma.”
# “Allah’ın bu kadar afet vereceğini öngöremedik.”
# “Belediye personelini iki aylık izne göndermeyi planlıyorum, bir kasaba nüfusu kadar insan Ankara’dan ayrılır. Vatandaşlarımız tatile çıksın. 50 bin, 60 bin kişi bir süre Ankara’dan ayrılsa biraz rahatlarız. Annelerini babalarını ziyaret etseler fena mı olur?”
# “Cenabı Allah dilerse bir anda susuzluk gider. Tek çözüm Rabbimin yağmur vermesi, kar vermesi. Allah’ın böyle bir afet göndereceğini öngöremedik.”
# “Okullar geç açılsın.” Kapitalizmin doğayla uyuşmazlığının doğal sonucu
Susuzluğun sorumlusu kim’ diye sorarak başladığımız yazı dizimizde bu konu üzerine fikir üreten, araştırmalar yapan, önerilerini toplumla da paylaşan bilim insanı ve uzmanların değerlendirme ve önerilerini yansıtmaya çalıştık. Güncel olaylardan yola çıkarak bu sorunun tartışılmasını ve susuzluğun sorumlularının söylediklerinin bütünüyle aldatıcı olduğunu göstermeyi hedefledik. Susuzluk ve kuraklık sadece bugünün bir sorunu değildi. Geçmişte de başta İstanbul olmak üzere birçok kentimiz temiz, kullanılabilir su kaynaklarına ulaşmada sorunlar yaşadı. İstanbul’da Nurettin Sözen’in belediye başkanı olduğu dönemde ‘yağmur bombalarıyla’ sorun çözülmeye çalışılmıştı. Bugün ise çözüm ‘yağmur dualarında’ aranıyor. Oysa bu sorun bütünüyle dünyevi ve ancak yeryüzünde birtakım önlemler almak ya da bir şeylerin değişmesini sağlamakla çözülebilir. Ama susuzluğun sorumluları dünyevi ‘çözümleri’ düşününce de akıllarına ilk gelen ya başka kaynakları taşıyarak kaynağın bulunduğu bölgenin de dengesini bozmaya çalışıyorlar ya da özelleştirerek işi bitirmeye. Bilim insanları ve uzmanlar uyarıyor
Yazı dizimizde söylenenleri bir kez daha hatırlamakta fayda var. Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şube Başkanı Eylem Tuncaeli, hakim olan anlayışın devam etmesi durumunda yaşadığımız her saniye için para ödemek durumunda kalacağımız uyarısını yaparak, temel ve yaşamsal bir ihtiyaç olan suyun piyasa kurallarına tabi bir ‘ürün’ haline getirilmek istenmesinin tehlikelerine işaret etmişti. İSKİ Anadolu Yakası eski Bölge Müdürü Önder Çeri ise özellikle büyük kentlerin karşı karşıya olduğu susuzluğun, konuyla ilgili birimlerde işlerin uzmanlar aracılığıyla değil de rant çevrelerinin isteğinin belirleyici olmasıyla bağlantılı olduğunu söyleyerek, “Eğer belediyelerde ve devletin diğer kuruluşlarında yönetim bilirkişilerin, uzmanların elinde olsaydı bu denli büyük bir su sıkıntısı yaşanmazdı” demişti. “Susuzluk da kuraklık da bir gecede ortaya çıkmadı” diyen İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Derin Orhon da küresel ısınma ve kuraklığın ülkelerin uyguladığı politikaların sonucu olduğunu dile getirmişti. Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı Onur Hamzaoğlu ise, susuzluğun bir halk sağlığı sorunu olduğunu belirttiği röportajda “Su kesintilerinin tifo, paratifo, dizanteri, hepatit A, kolera gibi pek çok hastalığa davetiye çıkarmak anlamına geldiği” uyarısında bulunmuştu. Marmara Çevre Platformu tarafından yapılan açıklamada hükümetin su krizine çözüm önerisi olarak sunduğu akarsuların yap-işlet-devret modeli ile özelleştirilmesinin, kamuya ait suyun kamu yararına kullanılmamasını getireceği ifade edilmiş ve temiz içme suyuna ulaşamayan insan sayısının giderek arttığı kaydetmişti. ‘Çözüm’lerinin yalan olduğu ortaya çıktı
Son bir ay içinde susuzluk ve yaratacağı sorunlar bütün gazetelerde farklı içeriklerde de olsa tartışıldı. Ancak çoğunlukla sorunun çözümü birtakım projelerle sınırlı bir şekilde ele alındı. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek bir hafta önce projelerini anlatmak amacıyla basını Kızılırmak dolaylarında dolaştırırken bugün, söylediklerinin bütününün hiçbir anlamı olmadığı ortaya çıktığından, sessizliğe büründü. Muhtemelen ‘fırtınanın’ dinmesini, hem halkın hem de gazetelerin olan biteni unutmasını bekliyordur. Su sorunu yaşayan İstanbul’un durumu da Ankara’dan farklı değil. Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, birkaç gün önce çok sayıda gazeteciyle Melen Projesi’ni tanıttığı bir gezi düzenledi. Ancak İstanbul’u kurtaracağı iddia edilen Melen Çayı’nda bu geziden birkaç gün sonra balıklar ölmeye başladı. Balıkların ölüm nedenleri henüz açıklanmadı, araştırılıyor; ya da daha doğru bir deyişle araştırılıyormuş gibi yapılıyor. Bütünsel, sosyal ve siyasi bir yaklaşım
Diğer kentlerde de aşağı yukarı aynı şeyler yapılıyor; aynı çözümler tartışılıyor. Hepsinin ortak yönü bugünle oyalanmaları; gerçek sorunla ve çözümleriyle ilgilenmemeleri. Hatta bugün daha net bir şekilde ortaya çıkan bir gerçek var: Bu bugünün sorunu değildir. Yüz yıldan fazla bir süredir hem insanı hem de doğayı tahrip ederek kendi varlığını sürdüren bir sistem; geleceği de olmadığı için içgüdüsel bir şekilde sadece bugünü, bugünkü kârını düşünmektedir. Cem Somel hocamız, pazar günkü köşesinde bunu çok net bir şekilde ifade etmişti. Biz de dosyamızı onun yazısının bir bölümüyle kapatıyoruz. ‘Bütünsel, sosyal ve siyasi bir yaklaşım’ önerisinin altını bir kez daha çizerek... “Bütün Türkiye’yi ve dünyayı etkileyen ortalama sıcaklık değişmeleri, kuraklık ve sellerin gerisinde ortak bir sorun mevcuttur: kapitalizm ile tabiatın uyuşmazlığı. Bunu modern sanayi toplumu ile tabiatın uyuşmazlığı şeklinde ifade etmek de mümkündür. Çelişkinin çözümü ise bütünsel, sosyal ve siyasi bir yaklaşım gerektirmektedir.”
Evrensel/14.08.2007 Haz.: Şahin Doğan-Ceren Saran |