Toplumsal Eşitlik Olmadan Sürdürülebilirlik Olmaz (Semih YÜKSEL) Yazdır E-posta
Cuma, 23 Ocak 2009

1960’lar 1970’ler kirlilik hakkındaki kaygıların yoğunlaştığı bir dönemdir ve o zamandan günümüze kadar geçen süreçte çevre sorunları ulusal ve uluslararası kuruluşların gündemine girmiş ve önemli yerler tutmuşlardır. Yine bu dönemde çevre sorunlarının insanoğlu, küresel kaynaklar, sosyal ve fiziksel çevresi arasındaki oldukça karmaşık bir ilişkinin sonucu olarak ortaya çıktığının farkına varılmıştır. 1960’lar sonrasında çevre tahribinin boyutları ve insanlık için önemi daha da iyi bir şekilde anlaşılmaya başlamış ve sonuçta geleneksel büyüme hedef, strateji ve politikaların kabul edilebilirliği hakkındaki soru ve sorular kamuoyu önünde tartışılmaya başlanmıştır. Bütün bu tartışmaların arka planında insan-çevre ilişkilerine ilişkin var olan anlayışın dönüşümünü görebiliriz. İnsan-çevre ilişkileri yeniden kurgulanırken, çevre kavramı hem insanları çevreleyen, hem de insanların içine dahil olduğu karmaşık ve birbiriyle ilişkili bir bütün olarak yeniden “tanımlanmaya” çalışılmıştır.

1972 yılında, Birleşmiş Milletler tarafından toplanan Stockholm Konferansı ile “Çevre ve İnsan” kavramı 113 ülkenin katılımıyla ilk kez uluslar arası düzeyde gündeme alınmıştır. Bu konferansta, kapitalist kalkınma anlayışını sorgulayan dönemin Hindistan Devlet Başkanı Indra Gandhi bu gün hala gerçekliliğini koruyan tespiti ile en önemli çevre sorununun yoksulluk, açlık ve barınma olduğunu dile getirmiştir.

1983’te BM Genel Kurulu “Çevre ve Kalkınma” konularını ve bunların ilişkilerini inceleyen iki rapor istemiştir. Sonuçta komisyon 1983 yılında dönemin Norveç Başkanı Gro Harlem Brundtland başkanlığında BM altında çalışan bağımsız bir kurul olarak faaliyete geçti.

Komisyonun çalışmaları ve Ortak Geleceğimiz adlı sonuç raporunu yayınlaması sonrasında sürdürülebilirlik ve Sürdürülebilir Kalkınma (SK) kavramları çevre-kalkınma hakkındaki tartışmaların odağına yerleşti.

1992 yılında. Brezilya’nın Rio de Janerio kentinde “BM, Çevre ve Kalkınma Konferansı”  toplanmış ve dünya ulusları çevre ile uyumlu bir kalkınmanın stratejisi arayışları üzerine şekillenen anlaşmalar imzalayarak, temel ilkeleri belirlemişlerdir. 108’i devlet ve hükümet başkanı düzeyinde temsil edilen 172 ülkenin katıldığı Rio konferansı sonucunda beş temel belge ortaya çıkmıştır. Bunlar; Rio Deklarasyonu, Gündem 21, Orman İlkeleri, İklim Değişikliği Sözleşmesi Ve Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesidir.

26 Ağustos - 4 Eylül 2002 tarihleri arasında Johannesburg’da yapılan Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi de Rio Konferansı’ndan sonraki 10 yılı sürdürülebilir kalkınma bakış açısıyla değerlendirmeye almayı amaçlamıştır. Zirve’de, 100 den fazla devlet ve hükümet başkanının yanında, “paydaş” olarak nitelenen ve ağırlıklı olarak kamu, sivil toplum, iş dünyası, yerel yönetim ve bilim çevreleri temsilcilerinin oluşturduğu 20000’den fazla katılımcıda aktif olarak resmi toplantı ve yan etkinlikleri takip etmiştir.

Zirvelerin Genel Değerlendirilmesi

1972’deki Doğu-Batı ve Kuzey-Güney kutuplaşmasının yansıması olarak Doğu Blok’u ülkelerinin konferansı boykot etmeleri değerlendirildiğinde, Rio’da  bir araya gelen 100’den fazla devlet başkanının dünya tarihinde eşine az rastlanır bir birliktelik örneği sergileyerek tek bir bildiri ve eylem planında anlaşmış olmaları, başlarda tüm toplum kesimlerini heyecanlandıran bir gelişme olarak değerlendirilmiştir.

Ancak, bu dönemin hemen akabinde yürürlüğe giren Çok Taraflı Çevre Antlaşmaları’nın sanıldığı kadar etkili çalışmalar olmadığı, özellikle 1990’ların ikinci yarısını kaplayan ilk uygulama aşamasında ortaya çıkmıştır. Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve IMF-Dünya Bankası katkı ve destekleriyle uygulamaya soktuğu Çok Taraflı Ticaret ve Yatırım Anlaşmaları, Rio konferansı sonrasındaki dönem için iyimser yaklaşan bir çok kesimde hayal kırıklığı yaratan bu gelişmenin ana sorumlusu olarak ortaya çıkmıştır.

Bu süreçte, başta Kyoto Protokolü olmak üzere, Rio Üçlüsü’nü (İklim Değişikliği, Biyolojik Çeşitlilik ve Çölleşme ile Mücadele Sözleşmeleri) oluşturan sözleşmeler,  DTÖ uygulamaları ekseninde şekillenmiştir. Dolayısı ile sürdürülebilir kalkınmanın küresel ölçekte uygulamasının temel altyapısını Çok Taraflı Çevre Anlaşmaları, Çok Taraflı Ticaret ve Yatırım anlaşmaları oluşturmuştur.

Hemen hemen her Zirve’de günün anlam ve önemini kişiliğinde toplayan birkaç önemli kişinin öne çıktığı bilinen bir gerçektir. 1972 Stockholm konferansı, Hindistan Başkanı Indra GANDHI’nin kirliliğin en önemli sebebi yoksulluktur sözü ile belleklere kazınmıştır. 1996 da İstanbul da düzenlenen HABİTAT-II İnsan Yerleşimleri Konferansında Küba’nın tarihi ve karizmatik lidere Fidel CASTRO, zirveye katılışının yaratığı güçlü atmosferle, İstanbul’a gelmeyen gelişmiş ülke liderlerini sert bir şekilde eleştiriyor ve “Dünya Biziz!  ve bu Dünya ne intihar politikalarına nede onları uygulamak isteyenlerin insafına terk edilemez. Dünya Biziz ve bu Dünya bencil, sorumsuz ve küstah bir azınlığın yok etmesine izin vermeyecektir”. sözleri ile zirveye damgasını vuruyordu.

Johannesburg ise çok farklı özelliklere sahip kişilerin çok farklı yönlerle gündeme gelmesine tanık olan bir zirve olarak tarihe geçti. Hindistan’dan Dr. Vandana SHIVA, Zirve’yi ve sonuçlarını en sert eleştiren toplum liderlerinin başında geliyordu. SHIVA Johannesburg’da hükümetleri, Rio’nun sürdürülebilirlik yolundaki gündemini Dünya Ticaret Örgütü’nün ticari karlarının sürdürülebilirliğine terk etmelerini eleştiriyor, bu yüzden Zirve’nin WSSD olarak değil de W$$D de olarak anılacağını iddia ediyordu. SHIVA, sadece Norveç ve Etiyopya liderlerinin DTÖ’nün bu derece baskın olmasını eleştirmelerine dikkat çekerek Güney Afrika Başbakanı MBEKI tarafından dile getirilen “küresel ayrımcılık/ırkçılık” kavramının ABD’nin baskısı ile Uygulama Planından çıkarıldığını savundu. SHIVA ve diğer birçok sivil toplum örgütü, 1992’de Rio’da dünya ve üzerinde yaşayanları adına kabul edilen kuralların, 10 yıl sonra Johannesburg’da hükümetlerin ve şirketlerin çıkarı uğruna terke edildiğini savunarak Zirve’yi terk ettiklerini açıklamışlardı.        

Sürdürülebilir Kalkınma Aldatmacası  

1972 yılında dönemin uluslar arası politika dengeleri çerçevesinde oluşan “Çevre ve İnsan” merkezli çevre politikaları, 1992 yılına ulaşıldığında “Çevre ve Kalkınma” anlayışına dönüşmüştür. Bugün ise temel çevresel söylem “Sürdürülebilir Kalkınma” kavramı çerçevesine daraltılmıştır. Bu açıkça felsefi-ideolojik kırılma, çok açıktır ki, çevresel değerleri ve doğal varlıları temel alan değil, ekonomik kalkınmayı, serbest piyasayı ve kar dürtülerini temel alan bir yaklaşımdır. Bu noktada, “sürdürülebilir kalkınma” nın halihazırdaki kapitalist bir kalkınma anlayışının bir retoriği olduğu gerçeği vurgulanmak ve böyle bir kalkınma anlayışının da mevcut uluslar arası eşitsizlik koşullarında özellikle gelişmekte olan ülkeler için “sürdürülemez” olduğu ortaya koyulmak durumundadır.  

Kalkınma, klasik kapitalist model tarafından belirlenen günümüz modern toplumlarında salt ekonomik bir çerçevede, kişi başına düşen gelirin artırılması olarak tanımlanmaktadır. Genel hatlarıyla klasik kapitalist model, bireylerin satın alma gücünün artırılmasının piyasada ekonomik aktivitenin artması anlamında bir motor işlevi göreceğini ve böylece gayri safi milli hasıladaki artışın bireylere yansıyacağını ön görür. Tanımdan anlaşılacağı üzere bu modelin tanımladığı kalkınma sonuçta sınırsız üretim ve sınırsız tüketime dayanmaktadır. Oysa orijinal anlamında sürdürülemez olan şey büyümedir.

Çevre sorunları açısından bakıldığında, bu modelin yeryüzünde var olan kaynakların sınırsız kullanımını gerektirdiği açıktır. Diğer bir değişle, böylesi bir modelin sürdürülebilirliği için üretimde kullanılan kaynakların sınırsız olması gerekir. Ancak insanların temel gereksinimlerinin karşılanabilmesi için gerekli olan kaynakların sınırlı olduğu ve yenilenemeyen kaynakların aşırı kullanım sonucu giderek azaldığı bir gerçektir. Ayrıca yine bu modelin öngördüğü sınırsız tüketim sonucu oluşan atıkların çevreye verdiği yıkıcı zararlarda ortadadır.

Kuzeyli gelişmiş ülkeler, üçüncü dünya ülkelerinin kaynaklarını fütursuzca kullanmakta ve aynı zamanda tüketim sonucu oluşan atıklarını da yine bu geri kalmış ülkeler transfer ederek hem üretim anlamında hem de atıkların bertarafı anlamında maksimum bir sömürüyü sürdürmektedir. Bu arada geri kalmış üçüncü dünya ülkelerini kendi ekonomilerinin sürdürülebilirliğine bir tehdit olarak gören Kuzey ülkeleri, çevresel değerlerin tahribatını ve ekolojik dengenin bozulmasını Güney ülkelerindeki nüfus artışı ve bilinçsiz kaynak kullanımına indirgemektedir.  Gerçekte BM tarafından ortaya atılan “sürdürülebilir” kalkınma paradigmasının altında yatan çevre sorunlarının ana nedenleri olarak görülen  “bilinçsiz” kaynak kullanımı ve nüfus artışına çözüm aramaktır.

Kuzey ülkeleri tarafından sürdürülebilir kalkınmaya yüklenen bir diğer misyonda, çevre sorunlarına teknolog bir bakış açısından hareketle salt çevre ile uyumlu teknolojilerin geliştirilmesi konusunda çözümler aramaktadır. Gerçekte böyle bir teknolog bakış açısı çevre sorunları çözmekten öte çevre ile uyumlu teknolojilerin yaratacağı pazarı hedeflemektedir. Son yıllarda Japon ekonomisinin giderek büyüyen bir bölümü bu ülke firmaları tarafında pazarlanan “yeşil” teknoloji geliri oluşturmaktadır. Alman firmaları bu konuda Japon rakiplerini oldukça yakından takip ederken, trilyonlarca dolar tutarındaki bu pazardan alınacak aslan payı Japonya, Almanya ve ABD arasındaki rekabeti gittikçe kızışmaktadır. Çevre ile uyumlu yeşil teknolojiler, Almanya’da dönemin Çevre Bakanlığı yetkilisi Edda Müller’in de dediği gibi, çevre ile ilgili olmaktan öte ekonomik bir strateji değişikliğinin sonucudur.
 

Sürdürülebilir Çevre

Yaşamın iyileştirilmesi, ekonomik büyüme ile eş anlamlı değildir. Beslenme, barınma olanakları, sağlık ve eğitim hizmetleri, insan hakları gibi göstergeler ise kalkınma kavramının içinde düşünüldüğünde, kapitalist ekonomik terimlerin ötesine geçilemez. Bu bağlamda kalkınma paradigmasının çevre sorunlarının çözümünde yanlı ve yetersiz olduğu açıktır. Vandana Shiva’nın dediği gibi, sürdürülebilirlik, yaşamı sürdürmekle alakalıdır, ancak SK genellikle karları, çıkarları sürdürmek ve aslında yaşamsal anlamda sürdürülebilir olmayan her türlü işlem ya da süreci sürdürülebilirmiş gibi göstermek için boş vaatlerde bulunmak, hatta elden ne gelirse yapmakla alakalıdır.  

Kuzey’li “gelişmiş” ülkelerin sürdürülebilir kalkınmaya yükledikleri misyon çevreyle uyumlu yeni teknolojilerin geliştirilmesi (Ekolojik Modernizasyon), nüfus artışının kontrol edilmesi ve Güney ülkelerinde kaynak kullanımının azaltılması ekseninde sınırlıdır.

Bu bağlamda sürdürülebilir çevre anlayışının oluşturulması için atılması gereken ilk adım, çevreyi kapitalist ekonominin bir alt kümesi olarak kabul eden ve sınırsız üretim-tüketim-kar maksimizasyonu üçgenindeki kuzey merkezli kalkınma kavramının tümüyle reddedilmesidir. “Sürdürülebilirlik” geleceğin toplumunun en öncelikli gündemlerinden birisi olacaktır. Ancak, bu kavramın günümüz insanlığının karşı karşıya olduğu çevre sorunlarını çözebilmek için eşitlik, adalet, toplumsallık, demokrasi, insani gereksinim ve çevresel değer kavramlarının bütünüyle kapsaması gerekmektedir.  Sürdürülebilirlik yeni bir toplumsal projeyi ima etmediği, buna yönelik politik pratiğe bir katkı sunmadığında ise, sürdürülebilir kalkınma ekseninden bir kopuşu temsil edemeyecektir. Bu nedenle de sürdürülebilir kalkınma kavramının aşılması yolunda, sürdürülebilir yaşama yönelik sözcük düzeyinde vurgu yapılmasının teorik ve pratik olarak tek başına bir karşılığı yoktur. Sürdürülebilirlik, hem gündelik pratiklerin hem de siyasal yaşamın, eşitlikçi ve toplumsal adalete dayalı pratikleriyle zenginleştirilmelidir. Bu zenginleştirme süreci, egemen kapitalist politikalara karşı bir sürecin parçası olmalıdır. Sürdürülebilirliğin, kalkınmacılıktan yegane kopuş istikameti budur.

 

 
< Önceki   Sonraki >