Türkiye'nin AB'ye Entegrasyonu Sürecininde Tarım Politikasının Dönüşümü... (Cenk YİĞİTER) Yazdır E-posta
Pazartesi, 09 Ekim 2006

"Türkiye'nin AB'ye Entegrasyonu Sürecininde Tarım Polikasının Dönüşümü ve Bu Sürecin Kırsal, Kentsel  ve Siyasal Yaşama  Etkileri Üzerine Bir Değerlendirme"

GİRİŞ

Türkiye toplumunun  Avrupa Birliği'ne entegrasyon süreci, Türkiye toplumunun modernleşme serüveni içerisinde önemli bir tarihsel dönemeci temsil ediyor. Bu süreç içerisinde, öncelikle siyasal alandaki belli kriterler çerçevesinde amaçlanan dönüşümler Türkiye'de birey kavramının gelişmesi, insan haklarının toplumsal anlamlar içerisinde hızla önem kazanması, bu çerçevede birey devlet ilişkilerinin, çoğulcu, demokratik bir düzeyde yeniden tanımlanabilme olanağı, kendine özgü pek çok handikabı içinde barındıran Türkiye toplumunun modernleşme sürecinde önemli sıçrama noktaları olarak önümüzde durmaktadır.

Bununla birlikte, Avrupa Birliği'nin tarihsel olarak bir ekonomik entegrasyonu hedefleyen, belli ekonomik amaçları hayata geçirmek üzere ortaya atılan bir proje olduğunun gözden kaçırılması veya bu duruma yeterli önemin gösterilmemesi, bu sürecin ortaya çıkaracağı toplumsal ve siyasal sonuçlar hakkında varılacak çıkarsamalarda önemli eksiklikleri ve yanlışlıkları meydana getirebilmektedir. Türkiye kamuoyunda ve entelektüel-akademik çevrelerde Avrupa Birliği üzerine yürütülen tartışmaların içerdiği temel sorunlar ve eksiklikler büyük oranda buradan kaynaklanmaktadır: Konunun iktisadi boyutları ile hukuksal ve siyasal boyutları birbirinden kopuk, tamamen farklı boyutlar olarak ele alınmakta, iktisadi bakışlar çoğunlukla siyasal boyutları göz ardı ederken, siyasal ve hukuksal boyutlarına yönelen bakışlar iktisadi yönleri göz ardı etmekte, konunun bu yönlerini çoğunlukla teknik ayrıntılar düzeyine indirgeme yanlışına düşülmektedir.

Avrupa Birliği'ne entegrasyon sürecinde Türkiye'nin uyum politikalarının çok önemli bir kısmını tarımsal uyum politikaları oluşturmaktadır. Bu öncelikle, Avrupa Birliği'nin kendi içerisinde tarımın öncelikli ve en önemli sorun alanlarından birisini oluşturmasından kaynaklanmaktadır. Nitekim Avrupa Birliği mevzuatı 100.000 sayfayı bulurken, bunun yaklaşık 50.000 sayfasını tarım mevzuatı oluşturmakta, Birlik Bütçesinin yarıya yakını tarım sektörünün Ortak Tarım Politikası çerçevesinde geliştirilmesine aktarılmaktadır.

Tarımda ve kırsal toplumda yaşanacak ve yaşanmakta olan toplumsal dönüşümler, uluslararası könjektürün günümüzdeki durumu, globalizasyon ve neo- liberal politikaların dünya çapındaki gelişimi sürecinde tarım sektörünün en önemli sektör olarak ele alınıyor olmasından kaynaklanarak da önem kazanmaktadır.

Bunların yanı sıra Türkiye toplumunun kendine özgü yapısı da kırsal alanda olacak dönüşümleri oldukça önemli bir düzeye taşımaktadır. Kırsal nüfusunun Türkiye nüfusu içerisindeki ağırlığı, Türkiye kırsalının yapısı, Türkiye'nin kapitalistleşme ve modernleşme süreçlerini geç yaşamış bir toplum olması, Türkiye'deki kent - kır  ayrımının kendine özgü koşulları ve Türkiye'nin kentleşme problemleri dolayısıyla konu başka pek çok boyutuyla  büyük dönüşümlerin entegrasyon sürecinde yaşanacak olmasının altında yatan dinamikleri oluşturmaktadır. Kapitalistleşme süreçlerinin en çetrefil konularından birisi olan "köylülüğün tasfiyesi" sürecinin AB'ye uyum ve küreselleşme süreci içerisinde farklı boyutlar kazanması ve hızlanması dolayısıyla da Türkiye'deki köylülüğün durumuyla ilgili önemli gelişmeler yaşanmaktadır.

Bu çalışma içerisinde, , bu ekonomik yönlü dönüşümlerin Türkiye'nin siyasal ve toplumsal yapısında ve bunların belirleniminde hukuki-politik alanda ne gibi dönüşümler yarattığı ve yaratacağı tartışılacaktır. Bu tartışmaya başlayabilmek için her şeyden önce bu tarım politikalarının dünyada ve Avrupa'da nasıl şekillendiği, Avrupa'nın yaşadığı kapitalistleşme süreçleri ekseninde kır-kent ayrımının bu coğrafyada nasıl oluştuğu ve bu süreçlerin Türkiye'deki özgünlükleri ele alınmak zorundadır. Konuya ilişkin tarihsel bir perspektif sağlandıktan sonra bu dönüşümlerin günümüzde ne gibi dinamiklerden beslendiği ele alınacak ve çalışmanın asıl hedefi olarak Türkiye'nin siyasal yapısının bu süreçten nasıl etkileneceği tartışılacaktır.

Tarımdaki dönüşümler Türkiye'nin kırsal yapısını olduğu kadar kentsel dokusunu da büyük oranda etkileyecek ve belirleyecektir. Bu sürecin yaratacağı ekonomik değişimlerin, refahtaki dönüşümlerin ve yeni yoksullaşma biçimlerinin bundan sonraki süreçte oluşacak siyasal kültürü, yurttaşlık anlayışını ve siyasal sistemi nasıl dönüştüreceğine ilişkin araştırmalara bir katkı sunmak çalışmanın asıl amacını oluşturmaktadır.

I.BÖLÜM: DÜNYA ÇAPINDA TARIMIN TARİHSEL GELİŞİMİNE KISA BİR BAKIŞ

I.I. Uygarlaşma, Modernleşme ve Kapitalistleşme Süreçlerinde Tarım ve Köylülük

Kapitalizm ve modern toplum insanlık tarihi içerisinde çok küçük ve yeni bir aşamadır. Kapitalizm öncesi tüm toplumlar Samir Amin'in ifadesiyle"köylü toplumlarıydılar ve farklı mantığa sahip olsalar da tarımın belirleyeciliği esastı, sistemin işleyişi kapitalizminkinden temelli farklıydı." (1)

İnsanlık onbinlerce yıllık tarihinin çok uzunca bir süresinde doğanın katı belirlenimleri altında bir yaşam mücadelesi sürdü. İnsanlık bugüne kadarki süreç içerisinde görece  yakın zamanlara kadar, doğanın kendisine sunduklarını tüketen bir canlıydı. Doğa içerisinde toplayıcılık ve avcılıkla geçinimi üreten insanların bu tüketici konumlarından çıkarak üretici bir varlık haline gelmeleri tarımsal faaliyetin ortaya çıkmasıyla oluştu. Tarımın keşfinden sonraki sürecin büyük bir bölümünde, kapitalizm bir dünya sistemi olarak tarih sahnesinde egemen oluncaya dek, insanların ürettiği zenginliğin temel ve en önemli kaynağı toprak oldu.

İnsanlığın tarımsal üretimle ilk tanışmasıyla birlikte başlayan aşama, insanlık tarihindeki en önemli kopuşlardan birisini meydana getirmektedir. İnsan bu aşamayla birlikte doğanın belirleniminden belli ölçülerde sıyrılmış, artık doğanın kendine verdikleriyle yetinmek zorunda olmayıp, ihtiyaç duyduğu zenginlikleri evcilleştirdiği hayvanlardan ve topraktan kendi denetimi içerisinde söküp almanın tekniklerini geliştirmeye başlamıştır.

Tarımdaki bu devrim bu haliyle insanlığın toplumsallık biçimlerinde köklü dönüşümleri meydana getirdiği gibi, insan topluluklarının siyasal örgütlenme biçimlerini oluşturmasının da koşullarını yaratmıştır. "Binlerce yıldır insanlar maddesel gereksinimlerini toprağı işleyerek karşıladılar. Ve tarımla uğraşmalarıyla birlikte sınıflara bölündüler. Bazıları toprakta çalışırken bazıları da onların emeğine sahip çıktılar." (2) İşte insanlar arasındaki bu sınıfsal farklılaşmayla birlikte, yöneten - yönetilen ayrımı ortaya çıkmış, tarihteki ilk siyasal örgütlenme biçimleri meydana gelmiştir.(3)

Kapitalizmin önceleyen üretim biçimi feodalizmin temel unsurunu da tarım oluşturmaktadır. Huberman'ın tabiriyle feodal toplum üç temel sınıftan oluşur: "Çalışanlar", "Savaşanlar" ve "Dua edenler".(4) Zenginliğin asıl üreticisi olan çalışanlar, kendi yaşamlarını yeniden üretebilecek miktardan daha fazla ürün elde ederler. "Savaşanlar" ve "Dua edenler"in oluşturduğu egemen sınıflar, artık ürüne kapitalizmden farklı olarak "ekonomi dışı" araçlarla el koyarlar. Bu araçlar açıkça zora dayandığı gibi, tanınmış belli imtiyazlara ve dinsel ideolojik formlara da dayanabilirler.

Kapitalizm erken aşamalarında, tacirler, feodal toplumsal yapının üst yapı kurumlarının kendi varlık koşullarının önünde bir engel teşkil etmesinden ötürü hızla gelişmekte olan mutlak monarşi iktidarını destekleyeceklerdir. Monarşi, köylüler üzerinde doğrudan egemenlik kullanan feodal senyörlerle mücadelesini verirken köylülüğün de desteğini arkasına alacaktır. Köylülerin mutlak monarşilere destek vermesi bu şekilde başlamakta bununla birlikte merkezi siyasal iktidar ile köylüler arasındaki paternalist ilişkiler de bu şekilde başlamış olacaktır. Burjuvazin bir sınıf olarak ortaya çıkıp mutlak monarşiyle giriştiği mücadeler içerisinde köylülerin genellikle monarşinin saflarında mücadele etmesinde ve monarşinin kaybetmesinden sonraki süreçlerde ise köylülerin genellikle muhafazakar ve gerici siyasal kamplarda yer almasında  bu durum önemli rol oynayacaktır. Köylü kitlelerin modernleşme sürecine yönelik reaksiyoner karakterlerinin temel nedeni, kapitalist toplumsal ilişkilerin gelişmesinin, kırsal yaşamın geleneksel yapısı için büyük bir tehlike meydana getirmesinde aranabilir.

Kapitalistleşmeyle birlikte, topraktan kopan, geleneksel yapının sağladığı hayatta kalma koşullarını yitiren  köylüler kitleler halinde kentlere göç etmek zorunda kalmış, tarımda geleneksel üretim biçimlerinin parçalanmasıyla birlikte, kentsel faaliyetlerin gereksinim duyduğu insan kaynağı kırsal alandan kentlere aktarılmıştır.(5)  Sanayi devrimiyle birlikte, Avrupa'daki kırsal nüfus daha da hızlı bir süreç içerisinde kentlerde fazlasıyla ihtiyaç duyulan sanayi ordusuna veya yedek işgücü ordusuna katılmıştır. Avrupa'da kapitalizmin gelişmesi sürecinde köylülüğün tasfiyesi çok sancılı bir süreci meydana getirmiş, sanayi devrimi sonrasında dahi bu süreç dalgalar halinde meydana gelmeyi sürdürmüştür.

I.II. 20. Yüzyılda Dünya Kapitalizmi ve Tarımın Durumu

Batı Avrupa'nın gelişmiş ülkeleri ile ABD gibi merkez kapitalist ülkeler 20. yüzyıla girerken, köylülüğün tasfiyesi sürecini büyük oranda tamamlamış, nüfuslarının büyük bir bölümünü kentsel ve sınai üretim kollarına aktarmışken; kapitalistleşme süreçlerini geç yaşayan Türkiye gibi ülkeler, kapitalizmin bir dünya sistemi haline geldiği, emperyalist ilişkilerin yerleştiği ve kurumsallaştığı bir zamanda geleneksel köylülük ilişkilerini çözemeden dünya sistemine dahil olmak durumunda kalmışlardır.

Bu ülkelere emperyalist dünya sistemi içerisinde biçilen rol de köylülük sorununu çözmek konusunda hayatta geçirilebilecek projeleri önemli oranda zorlaştırmıştır. Merkez kapitalist ülkeler dünya üretimi içerisinde endüstriyel ürünlerin üreticisi rolünü üstlenirken, çevre ülkeler doğal kaynaklarını ve tarımsal ürünlerini dünya piyasasına sürerek emperyalist ilişkiler içerisine dahil olmaya başlamışlardır.(6)  Bu durum bu ülkeleri tarıma bağımlı kıldığı oranda sanayilerini geliştirmelerini daha zorlaştırmış, sanayilerini geliştiremedikleri oranda kırsal nüfuslarını kente entegre etmek konusunda başarı sağlayamamışlardır.

1929'da yaşanan bunalımla birlikte dünya kapitalizmi önemli bir takım dönüşümler geçirmek zorunda kalacaktır. Bunalım sonrasındaki dönemde devletler pek çok alanda korumacı ve devlete aktif roller biçen uygulamaları seçme yoluna gideceklerdir. Bu süreçten tarım da fazlasıyla payına düşeni alacaktır. Merkez kapitalist ülkeler, tarımda dışa bağımlılıklarını ve küresel dalgalanmalardan etkilenme potansiyellerini düşürmek istedikleri gibi, krizler sonucunda önemli darbeler yiyen tarım sektörlerinin ekonomik olduğu kadar toplumsal anlamlarda da önemli sıkıntılar üretmemeleri için tarımı tamamen piyasanın dalgalanmalarına bırakmayı uygun görmemekte, bu sebeple, türlü koruyucu önlemlerle birlikte, önemli destekleme politikalarına da girişmektedirler. (7)  Bunalımın en önemli sonuçlarından birisi de tarımın ekonomik yapı içerisindeki öneminin kavranması olmuştur:

"Tarım uluslararası politikalarda en çok önlem geliştirilmeye çalışılan ve sınırlamalara konu alanlardan birisidir. Tarım ürünlerinin stratejik önemi di­ğer hiçbir ticari malda yoktur. Kimi ekonomik alanlar kalkınma sürecinde, kimileri savaşta, kimileri küresel rekabetin zorlamasıyla stratejik önem ka­zanırken, tarım günlük yaşamın ve toplumların varlığını sürdürebilmeleri açısından bütün diğer alanların üstünde önem taşır. Bu önemin bilincinde olan gelişmiş ülkeler (...) tarımı bütün güçleriyle destek­lemişlerdir."(8)

Avrupa Birliği'ne giden süreçte, Avrupa Birliği'nin öncülüğünü üstlenen merkez kapitalist ülkeler de birlik yolunda atılan en önemli adımlardan birisi olarak Ortak Tarım Politikası'nı oluşturmuşlardır. Bu politika seti, Bunalım sonrası dönemin etkileriyle olduğu kadar, 2. Dünya Savaşı'ndan büyük yaralar alarak çıkmış Avrupa'nın belli temel kaygılarıyla da ortaya çıkmıştır.

"Roma Anlaşması ile AET kurulduğunda, savaşlarla biçimlenmiş ancak savaş anıları da hala canlı olan bir Avrupa söz konusu idi. Topluluğu oluştu­ran altı ülkenin yurttaşları, açlığı tanımış bir kuşağı temsil ediyorlardı. Bu nedenle 1961 yılında Ortak Tarım Politikasının temel hedefi, Topluluğu temel ürünlerde kendine yeter bir düzeye yükseltmek idi. Üretici ve tüketici refahı, verimlilik, arzda süreklilik, üretimde istikrar, bu temel hedefin yanındaki diğer hedefler idi."(9)

Savaş sonrası dönemin refah devleti uygulamalarıyla paralel bir biçimde gelişen tarım politikalarının sonucunda, başlıca dış ticaret unsurunu endüstriyel ürünlerin oluşturduğu merkez kapitalist ülkelerin ticaret kompozisyonu içerisinde tarımın rolünü değiştirmeye başlamıştır. Yoğun koruma ve destekleme faaliyetleri sonucunda ülkelerin bütçeleri ve mali sistemleri zorlanmaya başladığı gibi, bu ülkelerin ellerinde olağanın çok üstünde bir tarımsal ürün fazlası ortaya çıkmakta, söz konusu ülkeler bu ürün fazlasını ise ihraç etmek istemeye başlamışlardır. "Bir anlamda OTP'nin başarısı, kendi krizini de beraber üretmiştir. Üre­timi destekleyen politikalardan daha çok yararlanmak isteyen topluluk üre­ticisi her geçen yıl daha çok üretmiş, aşkın üretim kapasitesi nedeniyle topluluk stokları büyümüş"tür.(10)

Aynı durum ABD için de fazlasıyla geçerlidir. Merkez kapitalist ülkeler bu sürecin sonucunda, tarımsal ürün fazlalarını, başlıca dış ticaret ürünü tarımsal ürünler olan ülkelerin piyasalarına ihraç etmeyi başlıca ekonomik amaçları arasına dahil etmiş; destekleme politikalarıyla fazlasıyla gelişmiş ve kapitalist işletmeler şeklinde örgütlenmiş güçlü tarım sektörlerini dünya pazarında boy ölçüştürmek istemeye başlamışlardır. Bu amaçlarını gerçekleştirmenin önündeki en büyük engel gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerin tarım sektörlerindeki korumacı ve destekleme politikaları olduğu gibi; bu ülkelerin gümrük duvarları da rahatsız edici olmaya başlayacaktır. GATT'tan Dünya Ticaret Örgütü'ne giden süreçte bu amaç kendisini belli edecektir. Dünya ticaretinin liberalizasyonu sürecinin GATT aşamalarında tarım ürünlerini liberalizasyon sürecine dahil edilmezken Uruguay Roundu ve DTÖ sürecinde aşama aşama tarımsal ürünlerin de liberalizasyona tabi tutulması gündeme getirilmeye başlanacaktır.(11)

DTÖ Tarım Antlaşması'yla dış ticareti etkileyen her türlü destek politikaları kısıtlanmaya ve denetim altına alınmaya başlanmıştır. Gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkeler için gümrük vergileri kendi tarım sektörlerini korumanın en önemli aracıyken DTÖ Tarım Antlaşması yoluyla bu araç ellerinden alınmaktadır.(12) Ancak bu süreci yalnızca merkez kapitalist ülkelerin stok fazlalarıyla değerlendirmek yeterli olmayacaktır. Bu süreç aynı zamanda 70'lerle birlikte başlayan neo liberal politikalar dönemiyle de yakından ilgilidir.

I.III. 70 Sonrası Sermayenin Yeni Krizi ve Neo- Liberal Politikaların Egemenliği Sürecinde Tarım

1945'le başlayan Refah Devleti uygulamaları, "Kalkınmacılık ve Planlamacılık" dönemi 1970'lere kadar sürmüştür. Ancak 1970'lerle birlikte kapitalizm yeniden kar hadlerinin düşmesine bağlı bir krizle karşı karşıya kalmıştır. Bu dönemle birlikte savaş sonrası dönemin iyimser havası kaybolmaya başlamış, savaş sonrası dönemin paradigmaları sorgulanmaya başlamıştır. Sermayenin kar hadlerindeki düşmenin ve ekonomik büyümenin sıfır noktasına gelmesinin başlıca sorumlusu olarak refah devleti uygulamaları, kalkınma politikaları ve ulus devletlerin sermaye akışı önünde oluşturduğu önlemler görülmeye başlanmıştır.

Sermaye kar hadlerini tekrar arttırmak için yeni faaliyet alanları aramakta, refah devleti dönemi boyunca gelişmekte olan kamu sektörü olduğu kadar tarım sektörü de başlıca hedef haline gelmektedir. Sermaye ulusal sınırlar içerisinde refah devletinin tasfiyesini talep ederken, uluslararası alanda da sermaye hareketleri önündeki tüm sınırların kaldırılmasını, kalkınmacı, korumacı ve devletçi uygulamalara son verilmesini talep etmekte, kapitalizmin yeni krizi bu şekilde aşılmak istemektedir.

Liberalizmin yeniden tarih sahnesine çağrıldığı bu dönemde, sosyalizm alternatif olma niteliğini kaybetmekte, sosyalist ve planlamacı ekonomiye sahip ülkeler ekonomik ve siyasal anlamda gerilerken, sosyalist hareketler güç kaybetmektedir. 20. yüzyıla güçlü bir siyasal özne olarak giren işçi sınıfı, üretim teknolojisi ve organizasyonundaki bir takım değişimlerle birlikte gücünü yitirmektedir. Postfordist üretim olarak adlandırılan, esnek üretim şeklinde tanımlanan yeni üretim örgütlenmesinin giderek yaygınlaştığı bu dönemde, sermayenin emeğe olan bağımlılığı azalırken, eve iş verme gibi uygulamalarla işçi sınıfı kitlesel gücünü yitirmeye başlamaktadır.(13)

Aynı zamanda gelişmekte olan ülkelerde kalkınmacı ve planlamacı politikalar da gözden düşmeye başlamaktadır. Bir dönem merkez ülkelerin çevre ülkelere tek çıkar yol olarak dayattıkları kalkınmacı politikaların sonucunda gelişmekte olan ülkeler aşırı derecede borçlanmışlardır. Ayrıca ekonomik anlamda güçlü devlet imgesi siyaseten de gözden düşmeye başlamış,  otokratik rejimlerin ve anti demokratik uygulamaların başlıca sebebi olarak savlanmaya başlanmıştır. Gelişmekte olan ülkelere, kalkınmacı politikalardan vazgeçmeleri ve küresel ekonomik sisteme entegre olarak ekonomik ve toplumsal gelişmelerini sağlamaları önerilmeye başlanmıştır.(14)

Gelişmekte olan ülkelere 45 sonrası dönemde reçete olarak sunulan kalkınmacılığın yarattığı olumsuz sonuçlar, batılı kapitalist ülkelerin ve uluslararası sermayenin yeni çıkarlarının gereği olarak öne çıkan politikaların tercih edilmesi zorunluluğunun başlıca gerekçesi olarak sunulmaktadır. Bu dönem içerisinde gelişmekte olan ülkelerin aşırı borçlanması ve borç ödeyemez durumu düşmeleri bu ülkeleri uluslararası kredi kurumlarının (IMF ve Dünya Bankası) kapısına düşürmektedir.(15)Bu kurumlar ise batılı kapitalist ülkelerin ve uluslararası sermayenin çıkarları doğrultusunda istedikleri düzenlemeleri çevre ülkelere dayatabilmektedir. Böylece gelişmekte olan ülkeler kendilerine kurtuluş reçeteleri olarak sunulan kalkınmacı politikaların iki kere kurbanı olmaktadırlar.

Bu ülkelere küresel sisteme entegre olmak adına önerilen politikalar, kamu sektörünün daraltılması, özelleştirme politikalarını oluşturulması, devletin korumacı ve düzenleyici faaliyetlerinden geri çekilmesi, işgücü piyasalarının ve sosyal güvenlik sistemlerinin esnekleştirilmesi, uluslararası sermaye hareketleri önündeki hukuki engellerin kaldırılması, devletin piyasa koşullarına ve "piyasanın doğal düzenine" müdahalelerinin her ne adına olursa olsun asgariye indirilmesi, kamusal alanın ve siyasetin piyasa lehine olabildiğince daraltılması olduğu gibi kırsal politikalar alanında da neo-liberal ve piyasacı düzenlemeler olmaktadır.

Yeni pazarlar ve kar arayışı içerisindeki uluslararası sermayenin önemli hedeflerinden birisini de tarım sektörü oluşturacaktır. Sermaye tarım sektörüne, ilaç, gübre, teknik araç sağlayıcısı olarak girmekle yetinmeyi bırakarak küresel düzeyde tarım ekonomisinin tek denetleyicisi ve yürütücüsü olarak girmek istemekte, bu doğrultuda ulus devletlerin egemenliğini olduğu kadar köylerdeki küçük meta üreticilerini ve geleneksel aile işletmelerini de önünde birer engel olarak görmektedir. İçinde yaşadığımız süreç tarımın ve kırsal yaşamın yeni bir kapitalistleşme dalgası yaşadığı bir dönemdir.

II. BÖLÜM: TÜRKİYE TARIMININ VE KÖYLÜLÜĞÜNÜN KÜRESELLEŞME VE AB'YE ENTEGRASYON SÜRECİNDEKİ DURUMU

II.I. Türkiye Köylüsü ve Küçük Meta Üreticiliği

Boratav, "küçük meta üretimi"ni, şöyle tanımlar: "bir başlangıç noktası olarak, dolaysız üreticinin, üretim araçlarına esas itibariyle sahip olduğu; esas olarak kendi ve ailesinin emeğiyle, kısmen veya tamamen piyasa için, fakat  tüketim amacıyla (birikim yapmadan) üretimde bulunduğu bir "durum."(16)

Küçük meta üreticiliği, kapitalist toplumsal ilişkiler içerisinde rastlanabilecek son derece çeşitli ve birbirinin içine girmiş ilişki tiplerinden sadece birisidir. Avrupa Birliği'nin merkez kapitalist ülkelerinin tarım sektörleri içerisinde oldukça marjinal bir durumu ifade eden küçük meta üreticiliği, Türkiye toplumu için önemini korumaya devam etmektedir. Türkiye'nin 2000 yılı itibariyle tarım nüfusun genel nüfus içerisindeki payı %35'tir. Bu nüfusun %52'si küçük meta üreticisi olarak kabul edilen "ücretsiz aile işçisi" konumundadır.(17)

Küçük meta üreticilerinin kapitalist ilişkilerin dışında özerk bir yaşam sürdüklerini söylemek mümkün değildir. Küçük meta üreticisi nihayetinde pazar için üretim yapmakta, "meta"  üretmektedir. Ancak bir işçiden farklı olarak üretim aracının sahibi konumundadır; dolayısıyla bir işverenin doğrudan denetimi altında değildir. Ancak bir sermayedardan farklı olarak üretim faaliyeti sonucunda eline geçen artık ürünü birikime aktaramamakta, sadece kendi yaşamını yeniden üretmek amacıyla kullanabilmektedir. Kapitalist işletmecilikten farklı bir diğer yönü ise bir aile işletmesi olması, ailenin kolektif emeğiyle zenginlik üretiyor olmasıdır. Kapitalist ancak tarım dışında hızla istihdam yaratamayan  ekonomilerde bu küçük aile işletmeleri büyük oranda, gizli işsizliğin barınma noktalarını da oluşturmaktadır.(18) Türkiye kamuoyunda köylülük ve küçük aile işletmeciliği çoğu zaman gizli işsizliğin bir sebebi olarak gösterilmeye çalışılsa da aslında sebebi değil sonucudur. İstihdam olanaklarının azlığı, artıl işgücünün aile işletmeleri içerisindeki dayanışma ağıyla hayatta kalmasını sağlamakta, bu haliyle köylülük işsizliğin ve işsizliğin olası sonuçları olan sosyal patlamaların önünde önemli bir sübap görevi görmektedir.

Ancak bu durum küçük aile işletmelerinin, kapitalizmle çelişik bir birliktelik içerisinde olmasını engellemez. Küçük meta üreticisi her ne kadar kapitalist pazarla belli bir alışveriş ilişkisinde bulunsa da, pazara entegrasyonunun belli sınırlılıkları vardır. Yaşamak için ihtiyaç duyduğu bir takım ürünleri pazardan meta olarak talep etmemekte, kendisi üretmektedir; bu haliyle küçük meta üreticiliği pazarı daraltan bir faktördür. Bunun yanı sıra, tarımsal üretim bir birikim rejimine sahip olamadığı için geleneksel yöntemlere bağımlılığı düzeyinde pazardan üretim aracı ve teknoloji ürünlerini çok sınırlı olarak talep edebilmekte, bu sebeple de pazar ilişkilerinin bir bakıma dışında kalabilmektedir. 

Köy toplulukları, "genellik­le tarımla uğraşan; içinde bulundukları toplum bütünüyle ortak çıkarları az olan ve sınırlı ölçüde eşgüdülmüş bulunan, birbirleri karşısında da güçlü özerklik eği­limleri gösteren; toplumsal çevre­den çok doğal çevreyle yoğun ilişkilerde bulunan; birkaç düzine ile birkaç yüz arasında değişen sayıda haneden kurulu; belli ve özenle korunan sınırları bulunan topluluklardır."(19)

Tüm bunlar dolayısıyla köylülük, sermayenin karını genişletme olanakları açısından bir engel teşkil etmektedir. Bu engeller, sermayenin kar hadlerin düşmesi sonucu girmiş olduğu kriz dolayısıyla daha çok önemli hale gelmeye başlayacaktır. Geleneksel üretim yöntemlerinin doğal koşullara bağımlılığı da tarımsal üretimin teknoloji temelli ve piyasa rasyonalitesine uygun bir biçimde düzenlenmesinin önünde bir engel oluşturmaktadır.(20)

II.II. Türkiye Toplumunda Cumhuriyet Sonrası Dönemde Kırsal Politika

Türkiye Cumhuriyeti, henüz çok genç olduğu zamanlarda, 1. Dünya Savaşı'ndan mağlup olarak çıkmış, kapitalistleşme ve modernleşme süreçlerine geç başlamış bir ülkenin miras bıraktığı bir coğrafya üzerindeyken, bir de 1929 Bunalımı'nın küresel ölçekte oluşturduğu sıkıntılarla boğuşmak durumunda kaldı.

Kapitalizm öncesinde, Osmanlı'nın kendine özgü toprak ve mülkiyet rejimi üzerinde bir tarım politikasını oluşturulması pek çok başka zorluğu da beraberinde getirmekteydi. 1930'larda Türkiye nüfusunun %80'ini kırsal nüfus oluşturmaktaydı. Ayrıca, tarım ihracatı gelirin dörtte üçünden fazlasını oluşturuyordu.(21)Kırsal yapının ülke komposizyonu içindeki bu ağırlığı, krizle baş etme doğrultusunda oluşturulan politikaların önemi daha da arttırdı. Kırsal politika, Türkiye toplumunun çok büyük bir kısmının hayatını doğrudan etkileyen bir etkinlik haline geldi.

Cumhuriyet öncelikle Osmanlı'nın kamu arazisi olarak belirlediği alanları, Medeni Kanun'la ve kadastro çalışmalarıyla özel mülke devredecek toprak reformlarını hazırlamak için ciddi çabalar sarf etti. Bu çabaların kapitalizme entegrasyonla ilgili olduğu kadar, " ‘despot devlet' imgesini silmek"(22)ve otokratik bir rejimden demokratik meşruluk sistemine geçiş doğrultusundaki çabalarla doğrudan ilgisi vardı. Ayrıca milli ekonomi oluşturma çabaları içerisinde "büyük ölçüde üretimden kopmuş köylüyü yeniden üretici hale getirmek ve onun uzun vadede "yeni rejimin" temeli yapmak, bu politikaların en önemli bölümünü oluşturuyordu."(23)

Cumhuriyet yönetimi, toprak reformu yoluyla feodal ilişkileri belli düzeylerde tasfiye etmeye çalışırken, diğer bir yandan da kırsal aile işletmelerine, üretim faaliyetleri için kredi sağlayacak kurumsallaşmaları sağlama konusunda önlemler alma yoluna gitti. 1935 yılında Tarım Kredi Kooperatifleri kuruldu, 1937 yılında T.C. Ziraat Bankası kamu kurumuna dönüştürüldü. Böylece, küçük işletmelerin verimliliğin arttırılması, bu işletmelerin tefeci ilişkilere girerek tarımsal üretimin salt kapitalist ilişkilerce belirlenmesinin önüne geçilmeye çalışıldı.(24)

Bunu kurumlaşmaların yanı sıra Türkiye Bunalım'la baş etmeye çalışan tüm diğer ülkeler gibi, fiyat destekleme ve dış ticarette korumacı önlemler uygulama politikalarını kullandı. Bu doğrultuda da değişik kurumsallaşmalara gidildi. Koperatiflerin yanı sıra, Çay-kur, Şeker Fabrikaları, Et-Balık Kurumu, SEK gibi KİT'ler aracılığıyla tarımsal üretimin alt yapısı oluşturulmaya çalışıldı.(25) Ancak tüm bu destekleme politikaları gelişmiş ülkelerin tarım sektörüne yaptıkları subvansiyonların yanında oldukça düşük düzeylerde seyretti.

Türkiye'nin Osmanlı Devleti'nin siyasi kültürünü belli açılardan miras edinmiş olması, geniş bir toplumsal kesimi ilgilendiren tarımsal politikalarının siyasi iktidarla toplum arasında paternalist ilişkilerinden yeniden üretilmesi için kullanılmasına olduğu kadar; hükümetlerin, kısa vadeli rıza üretim faaliyetleri, klientalist bağlılılıklar oluştuma maksadıyla tarım politikalarına yön verme çabaları da etkin bir kırsal politikanın önünde en önemli engellerden birini oluşturdu. Tarım desteklemeleri kırsal nüfusa bir lütuf gibi sunulduğu oranda, bu kesimin siyasal modernleşmesine ve demokratik bir toplumun kurucu bir öznesi olmasına önemli bir darbe vuruldu. Tarım destekleme politikaları bir seçim yatırımı veya toplumdan meşruluk satın alma aracı olarak kullanıldığı oranda bütçeye de ağır yükler getirilmesini, bunun sonucunda da kırsal kalkınma projelerinin çoğu zaman pek çok haklı yön içeren acımasız eleştirilere maruz kalmasını da sağladı.

1980'lere gelindiğinde dünyada esmeye başlayan neo-liberal rüzgarlar Türkiye'de bu tip eleştirileri de arkasına aldı. Akder'in bu konuda tepkisi ve eleştirisi şöyle:

"Siyasetçi örtük olarak "köylü vergi vermeme karşılığında oy versin, köyünde otursun, köylü oğlu köylü olsun, şehre gelip ortalığı bulandırmasın" beklentisinden vazgeçmek durumundadır."(26)

Böylece Türkiye'de kırsal kalkınma çerçevesinde geliştirilmiş araçların belli reformlara tabi tutularak amaçlara uygun hale getirilmesindense; IMF, Dünya Bankası ve AB'nin önerileri doğrultusunda birçok kurumun ve uygulamanın tavsiyesi süreci gündeme geldiği gibi bu süreç kamuoyunda Türkiye'nin yozlaşmış, popülist siyasi ilişkilerden arındırılmasının ve temiz bir siyaset ortamının oluşturulmasının yegane yolu olarak gösterilmeye başlandı. Böylece kırsal kalkınmayı hedefleyen pek çok KİT'in arka arkaya özelleştirilmesi, destekleme politikalarından hızla vazgeçilmesi de önemli bir meşruluk dayanağı buluyordu.

II.III. AB'ye Entegrasyon Süreci ve Neoliberal Politikaların Etkisinde Türkiye

Avrupa Birliği'nin Türkiye'den entegrasyon için beklentileri büyük oranda DTÖ'nün kararlarıyla, IMF ve Dünya Bankası reçeteleriyle uyumlu bir biçimde, başlıca şunları gündeme getiriyordu: Belli kurumların özelleştirilmesi, Tekel Genel Müdürlüğü, Çaykur gibi kurumların monopol yetkilerine son verilmesi başta gelen taleplerden oldu. Bundan sonraki önemli bir talep, destekleme politikalarından hızla vazgeçilerek, sadece Doğrudan Gelir Desteği adı verilen, üretimden bağımsız olarak çiftçinin sahip olduğu toprağın miktarıyla orantılı bir destekleme politikasının tek destekleme politikası olarak uygulunması talebi oldu.(27)Konunun en ilginç  boyutunu ise zaten çok güçlü bir tarım sektörüne sahip, AB ve ABD Doğrudan Gelir Desteği yanı sıra pek çok diğer destekleme enstrumanlarını kullanmaya devam ediyorken, gelişmekte olan çevre ülkelere tarımlarını yıkıma sürükleyebilecek politikaları entegrasyonun tek şartı olarak sunulması oluşturuyordu.(28)

AB'nin, üyesi ülkeler içinde bile çifte standartlarla fonlar öngörmesi, AB ile hedeflenen üst siyasal - ekonomik birliğin nasıl bir birlik olduğu konusunda önemli soruları gündeme getirmektedir.

"AB'nin 15 ülkesi kırsal kalkınma önlemleri için 2000 - 2006 döneminde 33 milyar euro'ya yakın bir fon  kullanırlarken, yeni üye olan 10 ülke, 2004 - 2006 döneminde 5.8 milyar euro kaynağa sahip olabileceklerdir. Merkez ülkelerin kırsal kalkınma yolundaki gereksinimlerinin, Birliğe yeni üye olmuş 10 Merkezi ve Doğu Avrupa ülkesi ile karşılaştırıldığında ne denli az olduğu düşünüldüğünde, kaynak dağılımındaki "denge" daha çarpıcı olmaktadır.

Bu tablodan da şunu öğreniyoruz: AB artık "çok vitesli" ya da "alakart" Avrupa'yı temsil etmektedir, başka bir deyişle, tüm üye ülkelerin aynı ge­lişmişlik derecesine sahip olması temel amaçlar arasından çıkmıştır."(29)

Bu belirlemeler ışığında, entegrasyon süreciyle tek, siyasal ve ekonomik anlamda aynı gelişmişlik düzeyine sahip bir siyasal birlikteliğin değil; dünya kapitalist sistemi içerisindeki merkez - çevre ilişkilerini yeniden üretmeyi amaçlayan bir birliğin hedeflenmekte olduğu şüphesi haklı olarak ortaya çıkmaktadır. Bu şüphelerin haklılık payı varsa, bu açıkça Türkiye'ye de çevre ülkelerden birisi olma rolünün biçildiği anlamına gelmektedir. Bu da Türkiye toplumun farklı bir siyasal kimlik edinmesinden daha çok, AB içerisindeki merkez kapitalist ülkelerinin belirlenimi altında bir ekonomik yapı edineceği anlamına gelebilir.

AB'nin entegrasyon sürecinde Türkiye'nin tarım politikalarında yapılması beklenen önemli bir başka değişiklik de, sözleşmeleri tarımın, hayata geçirilmesidir. Sözleşmeli tarım ise, destekleme politikalarının daraltılmasıyla girilen, küçük aile işletmelerinin tavsiyesi sürecini daha da hızlandıracaktır. Özetle muhtemel dönüşüm, kırsaldaki küçük aile işletmelerinin hızla proleterleşmeleri,  topraktan kopmaları ve içgöç yoluyla kentlere göç etmeleri şeklinde gerçekleşecektir.(30)

AB'ye entegrasyon sürecinde tarımdaki bu dönüşümler, kırsal nüfusun kırdaki varlık koşullarını büyük oranda yitireceği ve eriteceği anlamına gelmektedir. Zaten bu Avrupa Birliği'nin Türkiye ile bütünleşmesi için olmazsa olmaz olarak sunduğu bir şarttır. Kırsal nüfus Avrupa Birliği ülkeleri içinde %5 düzeylerindedir ve Türkiye'nin kırsal nüfusunu %10 seviyesinin altına düşürmesi beklenmekte, dolayısıyla, önerilen kırsal politikalar AB'nin bakış açısından bir tutarsızlık taşımamaktadır. Nitekim Türkiye'nin AB'ye girmesi AB nüfus kompozisyonunda önemli bir değişmeyi meydana getirecektir.

"Tek başına ülkemizin etkisine bakıldığında ise şöyle bir tablo ile karşı­laşılmaktadır;  AB yüzölçümünde  %   18,  AB  nüfusunda %   15, AB GSYİH'sında % 2,2 artış gerçekleşmektedir. Üyeliğimizin satın alma gü­cü paritesine göre AB ortalama kişi başına gelirinde yapacağı etki ise negatif % 9 düzeyindedir. Tüm bu rakamlar önümüzdeki dönemde eko­nomik konulara yoğunlaşmamız gereğini net bir şekilde ortaya koymak­tadır."(31)

Ancak  Türkiye'deki kırsal nüfusun hızla yüzde 10 seviyesinin altına çekilmesi sürecinin nasıl ve ne şekilde yaşanacağı, kırsal alandan kopan bu kitlenin topluma ve kentsel hayata entegrasyonun nasıl sağlanacağı hayati bir soru olarak durmaktadır. Ne var ki bu süreci, Türkiye'nin bir türlü üstesinden gelemediği "köylü bir toplum olma" sıkıntısının aşılması için önemli ve olumlu bir süreç olarak görme eğilimi kamuoyunda sıkça rastlanan bir yaklaşımdır. Akder'in bu konudaki tespitleri bu duruma iyi bir örnek teşkil etmektedir:

"Tarımsal nüfusun fazla olmasının üçüncü, ama çoğu kez gözden kaçırılan, bir önemli sakıncası da, tarımsal nüfusun kabarıklığının köylü toplum olmak­tan çıkıp şehirli toplum olmayı, geri kalmış toplum olmaktan çıkıp kalkınmış medeni bir toplum haline gelmeyi zorlaştırmasıdır. Nüfusunun yarıya yakın bir bölümünün kırsal kesimde yaşayan ve görece ilkel yöntemlerle tarım ya­pan köylülerden oluştuğu bir toplumun gelişmiş sanayi toplumu olmasının, hele hele bilgi çağını yakalayabilmesinin zorluğu ortadadır. (...) Köy­lülük geçim tarzına, eldeki eğitim ve sağlık imkânları ile teknolojik olanakların yetersizliğine bağlı olarak oluşan ve bulduğuyla yetinmeye, azla idare etmeye, yeni maceralara atılmayı göze alamamaya, doğduğu yerde yaşayıp ölmeye, etrafta olan biteni fazla sorgulamamaya, topluma yön verecek karar alma sü­reçlerine fazla müdahil olmamaya dayalı, durağan bir yaşam tarzıdır. Oysa bilgi çağını hedefleyen modern şehir toplumu daha hareketli, sorgulayan, risk almaya hazır, yeni maceralara atılmaktan, yeni yöntemler denemekten çe­kinmeyen, daha çok üretip daha çok kazanmaya ve rekabete dayalı daha dinamik bir yaşam tarzıdır. Hayatımızı kolaylaştıran binlerce yeni ürünü gelişti­ren, teknoloji üreten, refah ve konforu daha hızlı biçimde artıran kültür mo­dem büyük şehir eksenli dinamik kültürdür. Dolayısıyla teknolojik ve ekono­mik bakımdan ilerleyip kalkınmak, gelişmiş ülkelerin standartlarını yakalamak ve insanlarına daha konforlu bir yaşam sunmak isteyen toplumlar hızla köylü toplumu olmaktan kurtulmak zorundadırlar. Bu sayılan sakıncalar göz önüne alındığında şimdiki %35'lik tanmsal nü­fusu aşamalı olarak aşağı çekmek zorunludur. Bu bağlamda tanmsal nüfusun önümüzdeki 10 yılda %20'ye, onu izleyecek 10 yılda da %10'a çekilmesi hedeflenmelidir."(32)

III. BÖLÜM: YENİ TARIM POLİTİKALARININ KENT SİYASAL YAŞAMI VE SİYASAL KÜLTÜR ÜZERİNDEKİ OLASI ETKİLERİ

Akder'in belirlemelerine pek çok oranda katılmak mümkün olabilse de bir şeylerin ters yüz edilerek sunulduğu hemen fark edilebilir. Türkiye'de, sanayi toplumu önündeki engel köylülük değildir, aksine sanayi toplumu olmanın başarılamamış olması dolayısıyla köylülük aşılamamaktadır. Kırsal politikaların neo-liberal kabuller etrafında yeniden biçimlendirilmesi sürecinde, benzer ters yüz etmeler kent - kır ve siyaset ilişkileri etrafında da tekrarlanmaktadır.

Kırsal toplumun siyasal davranış kalıpları, toplumun siyasal modernleşmesi önündeki en büyük engel olarak tarif edilmekte, kırsal nüfusun tasfiye edilmesiyle birlikte, Türkiye'nin siyasal kültürünü olumsuz anlamda belirleyen pek çok faktörün de tasfiye olacağı beklenmektedir. Böylece tarımın neo-liberal politikalara teslim edilmesi, modernleşme ve demokratikleşme anlamında da büyük bir imkan olarak görülmektedir. 

Kentleşme modern toplumun temel karakterlerinden birisi olarak kabul edilmekte ve kentleşme, modernleşme sürecinin en önemli parçası olarak anlamlandırılmaktadır. Modernist söylemde kırsal hayatın tasfiyesi, uygarlığın ilerlemesinin ve modern toplumunun inşasının temeli olarak görülmektedir. Kapitalizmin en acımasız eleştirmenleri Marx ve Engels dahi bu süreci şöyle değerlendirmektedir:

"Burjuvazi, kırı, kentin egemenliğine soktu. Çok büyük kentler yarattı, kentsel nüfusu, kıra kıyasla büyül ölçüde arttırdı, ve böylece nüfusun oldukça büyük bir kısmını kırsal yaşamın bönlüğünden kurtardı."(33)

Ancak kırsal yaşantının hızlı bir şekilde tasfiyesinin kentleşme sürecini ve dolayısıyla siyasal modernleşmeyi kendiliğinden başlatacağını ummak da yanılsamanın başka bir boyutudur. "Kentleşme, yalnızca insanları kent olarak adlandırılan yere çekme sürecini belirtmekle kalmamakta, insanların kentin yaşam biçimini benimsemesi anlamına da gelmektedir."(34)

Kırsal nüfusun hızlı ve plansız bir şekilde erimesiyle, kırsaldan akan nüfusun kentlerde sanayi ve hizmet sektörlerinde iş bulmasını, bu şekilde topluma entegrasyonun hızla sağlanacağını ummak; bu kitlenin hızla kent yaşantısının avantajlarından yararlanabilir duruma geleceğini, bununla birlikte, paternalist ve klientalist iktidar ilişkilerin nesnesi olmaktan çıkıp, kentteki siyasal süreçlere katılan ve iktidarı denetleyip ona yön veren yapıların içine gireceğini, hatta sivil toplumun inşasında roller oynayacağını ve bu suretle demokratik bir toplum kurma yolunda da önemli adımlar atılacağını beklemek tehlikeli bir iyimserlik içermektedir.

Bu konuda iyimser beklenti içinde olan yazarlar genellikle, sanayi devrimi sonrasındaki Avrupa kentlerinin nasıl kırsal nüfusu hızla emdiğini ve bunu takip eden kentleşme süreçlerini örnek olarak göstermektedirler. Ancak Samir Amin'in bu konudaki belirlemeleri de bu süreçlerin aynı olmadığını vurgulamaktadır:

"Kapitalizmin savunucuları, Avrupa'da köylerden kentlere göçlerle tarım sorunun çözül­düğünü ileri sürüyorlar. Güney ülkeleri de bir iki yüzyıllık gecik­meyle aynı dönüşümü neden gerçekleştirmesinler? Burada unutulan husus şudur ki, XIX. yüzyıl Avrupa'sında sanayi ve kent hizmetleri çok fazla işgücüne ihtiyaç duyuyordu, geri kalanı da kitleler halinde Amerika kıtasına göç etmişti. Bugünün Üçüncü Dünyası böyle bir imkâna sahip değil. Ondan istendiği gibi rekabetçi olabilmesi için, tartışmasız çok az emek kul­lanan, modern teknolojilere başvurmak zorunda."(35)

Hızlı-çarpık kentleşme ve iç göç, Türkiye toplumunun yabancısı olduğu olgular değillerdir. Göç olgusu, neredeyse bir yüzyıldır Türkiye toplumsal yapısını belirleyen temel dinamiklerden birisi olmuştur. Avrupa Birliği'ne entegrasyon ve neo- liberal politikalar çerçevesinde uygulamaya geçirilen yeni tarım politikalarının Türkiye'de yeni bir göç dalgası yaratacağı ve hatta bir süredir yaratmaya başladığı kabul edilmektedir. 

Ancak 1980 sonrasının hızlı kentleşmesinin sonuçları, önceki göç dalgalarından farklı sonuçlara gebedir. 1980 öncesinin sosyal devletçi ekonomi politikaları kente göç eden kitleleri belli ölçülerde ve belli bir zaman aralığında da olsa kente entegre edebilmekte, en azından göçmen kitlelerde kentsel yaşama dönük iyimser bir hava yaratabilmekteydi. Kaygalak 70'lerden itibaren bu ruh halinin değişmeye başladığını saptamaktadır:

"Kentlerin kenar mahallelerinde daha yüksek bir yaşam standardına sahip olmak için fırsat kollayan göçmenler, işsizliğin hızla arttığı,  çalışanların ücretlerinin düşürüldüğü, örgütlülüklerin zayıflatıldığı, sosyal adalet kavramının yerini bireyciliğin, rekabetin aldığı ve orta sınıfların büyük bir bölümünün yoksullaştığı neo-liberal yeniden yapılanma koşullarında bu umut ve beklentilerine veda etmek zorunda bırakılmıştır. Çünkü bu koşullardaki kentsel ortama gelen göçmenlerin, kent ekonomisinin herhangi bir sektördeki istihdamı artık yalnızca gecikmeye uğramamakta, işsizlik ve kentin olanaklarından dışlanma durumu süreklilik kazanmaya başlamaktadır."(36)

Buna göre kente göç eden kitleler için, kent artık yeni bir yaşam umudu değil ancak bir yaşamda kalma umudu haline gelmektedir. Neo-liberal politikalar öncesi dönemde, kente göç edenler bir süre boyunca, enformel sektör denilen, sürekliliği ve güvenceleri olmayan işlerde çalışarak hayatını sürdürmekte belli bir süre sonrasında ise formel sektöre geçebilmektedir. Kıray'ın ifadesiyle "kente göçen köylünün yeni üretim ilişkilerine girmesi, kendi toprağından kopması gibi kolay ve çabuk olmamaktadır."(37) Kent yoksulluğu, bu anlamda, kente yeni göç etmiş kitlelerin yaşadığı süreli, geçici bir dönemi ifade eden bir toplumsal durumdur. Ancak Kaygalak, bu durumun artık değiştiğini, enformel sektörün bir geçiş ve formel sektöre giden bir basamak olmaktan çıkarak kalıcılaştığını, buna bağlı olarak kent yoksulu olarak adlandırılan toplumsal kesimin giderek genişlediğini ve sürekli bir toplumsal durum haline geldiğini saptamaktadır.(38)Kent yoksulları kitlesinin sürekli genişliyor olması ve artık kalıcı bir durum haline gelmesiyle, kent hayatının içeremediği, dışarıda kalan kitle giderek büyümekte, bu kitle kentsel avantajları ve kentsel davranış biçimlerini edinemeyen, kentin içinde ama dışında bir kitle olarak kalmaktadır.

Kentleşme ile modernleşme arasında doğrudan ilişki kuran ve kentleşmenin kitleleri siyasal anlamda mobilize ettiği ve siyasal davranışlarını geliştirdiği, bu şekilde bir kentlilik bilinciyle beraber bir yurttaşlık bilincinin  oluştuğu, siyasal bilincinin yükseldiği paradigması(39)kent yoksulluğunun yeni durumu karşısında geçerliliğini yitirmektedir. Kırsalın tasfiyesiyle gerçekleşen hızlı kentleşme süreci, yeni kentliler ve yurttaşlar değil, geniş bir dışlananlar kitlesi üretmektedir. Bu kitle, içinde yaşadığı kentle, kentin kurumları ve davranış kalıplarıyla olumlu bir ilişki kurmanın kendisi adına bir anlam ifade etmediğini kısa sürede kavramaktadır.

Kent yaşamından beklentileri son derece düşük ve umutsuz olan bu kitlenin siyasete bakışı daha çok, sorunlarına kısa vadeli, pragmatik çözümler üretmeye yönelik olarak gelişmektedir. Siyasal katılımı bununla sınırlı olan bu kitle genellikle kendilerine gecekondu affı, yiyecek yardımı vs. vadeden, yüksek maliyetli seçim kampanyaları yürütebilen popülist siyasi partilerin manevralarına araç olmakta, bu tip partilerce oy deposu olarak algılanmaktadır.(40)

Diğer yandan göç alan kentin yerli kitleleri, göçmen kitlelerini yerleşik hayatlarına ve değerlerine bir tehdit olarak algılamaktadır. Göçmen kitle kentin yerleşik yaşam biçimine uyum göstermediği gibi, işgücü arzı anlamında da yerli kitlelerin özellikle alt sınıf mensupları açısından sıkıntı doğurmaktadır. Kıray'ın ifadesiyle, "yeni gelenler, eski esnaf ve zanaatkar grubunun ayakta duran kesimi için önemli bir baskı yaratmaktadır. Çünkü sınırlı bir pazar için yapılan yarış iyice keskinleşmektedir. Eski kentli gruplar, işlerini yitirme süreci ile karşı karşıya kalmaktadırlar."(41)

bu durum kentin yerlilerini, göçmenlere karşı ayrımcılık, şovenizm, ırkçılık temellerinde tepkiler geliştirmeye yönlendirmektedir. Göçmen kitleler ise yoksulluğun yanısıra ayrımcılığın ve dışlanmışlığın karşısında geleneksel aidiyetlerine sarılmakta; etnik kimlilikleri, dinsel ortaklıkları ve hemşericilik üzerinden biraradalıklar geliştirmekte, bu içe kapanma olgusu ise göçmen kitlelerin kentle bütünleşmesi önünde ayrıca bir engel teşkil etmektedir.(42)

Göçmenler ile yerlilerin bu gerilimli ilişkisi sonucunda kentlerde etnik milliyetçilik ve radikal sağ eğilimler birbirinden beslenerek yükselmekte, kentler birbirine tahammülü olmayan kitlelerin ortak mekanları paylaşmak zorunda bırakıldıkları gerilim ve çatışma alanlarına dönüşmektedir. Ersan Ocak'ın ifadesiyle "geç-kapitalistleşen ülkelerin kentleri, siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel olarak birbirinden uzak toplumsal kesimlerin bir arada yaşadığı ve gerilimlerin sürekli arttığı bir eşitsizlikler mekanı halindedir"(43)

Özellikle Kürt nüfusunun göç ettiği ve yoğunlaştığı şehirlerdeki bu gerilim, ülke siyasetini de belirlemekte, radikal sağ partiler ve oluşumlar da bu gerilimden fazlasıyla beslenmekte, siyasi şiddet olayları ülke çapında yaygınlaşmaktadır. Türkiye'deki iç göçün yarattığı travmalar, yoğun dış göç alan ve mülteci akınına uğrayan Avrupa metropollerinde yaşanan sürece benzer sonuçlar doğurmaktadır:

"Hayli kalabalık göçmen işçilere sahip Avrupa ülkelerinde yabancı düşmanlığını bayrak edinen yeni milliyetçi akımların şiddet eylemlerini değilse bile bu eylemlere gerekçe olan tezlerini "sempati" ile karşılayan "yerli" nüfusun giderek artması da düşündürücü bir göstergedir. "Öteki"ni red ya da en azından "öteki1 ile arasına hiyerarşik bir mesafe koyma temelinde gelişen bu etnik, dini kimliklere çekilme ve bu karakterdeki topluluklar oluşturma, bunlara sığınma eğilimleri şu noktada açıkça demokrasiye karşı çıkmıyor görünmekteyse de; demokrasinin temel varsayım ve değerlerinden biri olan insanların eşitliği, eşdeğerliliği fikrinin tam karşıtındaki bulanık sulardan beslendikleri de ortadadır."(44)

Kent yoksulluğunu tarihsel olarak daha önceden deneyimleyen merkez kapitalist ülkelerin mevcut durumu, ülkemiz metropollerinin yaşayacağı dönüşümler için önemli ipuçları vermektedir. Merkez ülkelerin metropolleri, içeremedikleri büyük göçmen kitleler karşısında mevcut neo-liberal politika setleriyle çözüm üretememekte, sorun sadece bir güvenlik sorunu olarak tarif edilmektedir. Enformel sektörün hızla genişlemesi, dışlanmışlar ve umutsuzlar kitlesinin her geçen gün artıyor olması, haliyle şehirleri suç merkezleri haline getirmektedir. Suçluluğun yükselmesi karşısında bir yandan otoriter devlet uygulamaları meşruluk kazanmakta ve kent "güvenlik kaygılarıyla militaristleştirilmekte"(45), bir yandan da kentin mekansal örgütlenmesi de ciddi dönüşümler geçirmektedir.

Kentlerin her geçen gün daha fazla kriminal bir hal alması, İstanbul ve Ankara örneklerinde de gözlemlenebileceği üzere, özellik orta ve üst sınıfların şehir merkezlerinden uzaklaşmasını, merkezden uzak, banliyölerde, site tipi yerleşim alanlarında kümelenmelerini sağlamaktadır. Orta ve üst sınıfların imgelemlerinde kent merkezi giderek güvensizliğin, şiddetin, suçun, yozlaşmanın, çılgınlığın, akıldışılığın ifadesi haline gelmektedir.  Bu sınıflar kent merkezleriyle olan ilişkilerini minumum düzeylere indirmekte, gündelik yaşamını bütün ihtiyaçlarını merkeze gitmeksizin giderebileceği yerleşkelerde sürdürmekte(46), dolayısıyla kent yaşantısının dışına çıkmakta, bu kitle de kendi kendini kentin ve kentsel ilişkilerin dışına atmaktadır. Kentte büyük bir dışlanmışlar kitlesi oluştuğu gibi kendini dışarıda tutan ve kentten yalıtan bir kitle de oluşmaktadır. Bu kitle yalıtılmış ve güvenlik merkezli bir hayat tercihiyle beraber, giderek, otoriter ve muhafazakar tınıları ağır basan siyasi eğilimlere doğru yönelmekte, bu durum kentin gerilimli ve çatışmalı siyasi kültürünü besleyen bir diğer faktör olmaktadır.(47)

SONUÇ:

Türkiye toplumu, Avrupa Birliği'ne entegrasyon sürecinde, hukuki ve kurumsal yapısında olduğu kadar toplumsal yapısında da ciddi dönüşümler geçirmektedir. Şüphesiz Avrupa Birliği'ne entegrasyon süreci, dünyanın içine girdiği küreselleşme döneminden ve bütün dünyada hayata geçirilmekte olan neo-liberal politikalardan bağımsız olarak değerlendirilemez. Bu süreçler içerisinde tarım sektörü, tüm dünyada olduğu üzere, Türkiye'de ciddi bir dönüşüm geçirmektedir. Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye önerdiği politikalar da neo-liberal tarım politikaları ile IMF ve Dünya Bankası'nın yapısal uyum reçeteleriyle tam bir paralellik göstermektedir. Dünyanın ve kapitalizmin geçirdiği dönüşümlere uyum göstermek üzere toplumsal hayatı baştan aşağı değişim gösteren ülkelerin başlıca sıkıntılarından birini tarım "reform"ları oluşturmaktadır. Türkiye gibi geç kapitalistleşen ve kırsal yaşantının önem taşıdığı toplumların için bu süreç çok daha sancılı olarak yaşanmaktadır.

Yeni politikaların başlıca yönelimleri, tarımın ticarileştirilmesi ve kapitalistleştirilmesi; tarımsal üretimin açılacak yeni pazar ve yatırım alanları arayan sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda düzenlenmesi; tarımsal üretimin üzerindeki devlet kontrolleri ve desteklerinin aşama aşama sona erdirilmesi şeklindedir. Bu süreç ise Türkiye toplumu açısından sadece ekonomik sonuçlar doğurmamakta, demografik, sosyal ve siyasal anlamda pek çok sonuçları beraberinde getirmektedir. Geç kapitalistleşmenin bir sonucu olarak geleneksel tarım faaliyetlerinin nüfusun azımsanamayacak bir kesiminin başlıca geçim kaynağı olduğu toplumlar için neo-liberal politikaların tarım alanındaki etkileri çok ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Bu tip ülkeler bünyelerinde, yaşadıkları geç kapitalistleşme süreçlerinin sıkıntılarını barındırdıkları gibi, geç kapitalistleşmenin bedelleri neo-liberal dönemle birlikte katmerlenmektedir. Kırsalın tasfiyesi ve bunu takip edecek iç göç dalgası, sosyal devlet uygulamalarından vazgeçildiği bir dönemde, mevcut kentleşme ve nüfus artışı karşısında dahi yeterli düzeyde sanayileşme ve istihdam potansiyeline sahip olmayan bir ülke için pek çok sorunu doğuracaktır.

Türkiye'nin AB'ye entegrasyon sürecinde kırsallığın tasfiyesiyle birlikte, Türkiye'nin tamamen kentli bir toplum haline geleceğine dair beklentiler gerçekliğin çok uzağında durmaktadır. Yeni göç dalgasıyla birlikte kentlere akın edecek kitleler büyük oranda kentin içeremeyeceği ve hızlı kentleşmenin bir sonucu olarak "kentlileşemeyen" bir kitleyi oluşturmaktadır. Bu kitlenin kente entegre olamaması 1980 öncesinin iç göçlerinin yarattığı travmalardan çok daha ağır olmaktadır.

Göçmen kitlelerini kentlerde bekleyen, zorlu fakat geçici bir entegrasyon süreci değil, kalıcı bir dışlanmışlık durumu olmaktadır. Bu dışlanmışlığın kısa sürede bilincine varacak olan göçmen grupları, kentsel ve modern aidiyetlerin dışında aidiyetler geliştirmek zorunda kalacaklardır. Ayrıca göç alan kentlerdeki yerli kitlelerin göçmenler karşısındaki tepkileri de göz önünde bulundurulduğunda, kentin pek çok sosyal ve siyasal gerilime maruz kalacağı ortadadır. Önümüzdeki dönemin kentleşme biçimlerini, sosyal yaşantısını,  siyasal kültürünü ve yapısını büyük oranda bu dinamikler belirleyecektir.

CENK YİĞİTER- EKOLOJİ KOLEKTİFİ

Kaynakça:

AKDER, A. Halis, "Dünya Ticaret Örgütü'nün Tarım Anlaşması? Tehdit mi? Fırsat mı?", Demokrasi Platformu, Yıl:2005, sayı:3

AMIN, Samir, "Kapitalizm ve Yeni Tarım Sorunu", Özgür Üniversite Forumu, yıl:2004, sayı:28

BAL, Hüseyin, Kent Sosyolojisi, Turhan, Ankara 1999

BORATAV, Korkut, Tarımsal Yapılar ve Kapitalizm, İmge, Ankara 2004

CLAESSEN, Henri J.M - SKALNIK, Peter,  Erken Devlet, çev: Alaeddin Şenel, İmge, Ankara 1993

ÇAĞLAR, Yüksel, "Türkiye'de Tarımı Tartışmak Üzerine", Özgür Üniversite Forumu,  yıl:2004, sayı: 28

DAVIS, Mike, "Kentsel Denetim - Blade Runner'ın Ötesinde", Birikim, yıl: 1996, sayı:86/87

DOĞAN, Ali Ekber Birikimin Hamalları - Kriz, Neo-Liberalizm ve Kent, Donkişot, İstanbul 2002

DOĞAN, Ali Ekber "Türkiye Kentlerinde Yirmi Yılın Bilançosu", Praksis, yıl:2001,  sayı:2

ERMAN, Tahire, "Mekansal Kümelenme, Siyaset ve Kimlik", Kentleşme, Göç ve Yoksulluk, Türk Sosyal Bilimler Derneği, İmaj, Ankara 2002

ERAKTAN, Gülcan,  "Avrupa Birliği'ne Uyum Sürecinde Türk Tarımı: Sorunlar, Öneriler", Demokrasi Platformu, yıl:2005, sayı:3

GÜLER, Birgül Ayman, Yeni Sağ ve Devletin Değişimi, Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü: Ankara

GÜNAYDIN, Gökhan, "Küreselleşme Sürecinde Türkiye Tarım Sektörü: Belgelerin İzinde Bir Analiz", Demokrasi Platformu, yıl:2005, sayı:3

HUBERMAN, Leo, Feodal Toplumdan 20. Yüzyıla, çev: Murat Belge, İletişim, İstanbul 2003

KAFAOĞLU, A. Başer, "Tarımda İnsanlık Dışı Gelişme", Tarım Bolluk İçinde Yoksulluk, Kaynak: İstanbul 2002

KAYGALAK, Sevilay, "Yeni Kentsel Yoksulluk, Göç ve Yoksulluğun Mekansal Yoğunlaşması", Praksis, Yıl:2001, sayı:2

KAZGAN, Gülten, Küreselleşme ve Ulus Devlet, İstanbul Bilgi Üniversitesi, İstanbul 2002

KAZGAN, Gülten, Tarım ve Gelişme, İstanbul Bilgi Üniversitesi: İstanbul 2003

KIRAY, Mübeccel B., Kentleşme Yazıları, Bağlam, İstanbul 2003

KRISHAN, Kumar, Sanayi Sonrası Toplumdan Post Modern Topluma, çev: Mehmet Küçük, Dost, Ankara 1999

LAÇİNER, Ömer, "Kentlerin Dönüşümü", Birikim, yıl:1996, sayı:86/87

MARX, Karl - ENGELS, Fredirick, Komünist Parti Manifestosu, Sol, Ankara 1998

OCAK, Ersan, "Kentin Değişen Anlamı", Birikim, yıl:1996, sayı:86/86

THOMPSON, E.P., İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu, çev: Uygur Kocabaşoğlu, Birikim: İstanbul 2004

SENNETT, Richard, Kamusal İnsanın Çöküşü, çev: Serpil Durak - Abdullah Yılmaz, Ayrıntı, İstanbul 2002

SÖNMEZ, Mustafa "İstanbul Seçmeninin 50 Yıllık Tercihi", Birikim, yıl:1999, sayı:123

WALLACH, Lori - SFORZA, Michelle, DTÖ Kimin Ticaret Örgütü?, çev: Deniz Aytaş, Metis, İstanbul 2002

WIRTH, Louis, "Bir Yaşam Biçimi Olarak Kentlileşme", 20. Yüzyıl Kenti, çev: Bülent Duru - Aklan, Ayten, İmge Yayınları, Ankara 2002

WOOD, Ellen Meiksins, "Kapitalizmin Tarımsal Kökenleri", Tarım Bolluk İçinde Yoksulluk, çev: A. Başer Kafaoğlu, Kaynak, İstanbul 2002

WOLF, Eric R. , Köylüler, çev: Abdulkerim Sönmez, İmge: Ankara 2000

YETKİN, İbrahim, "Türkiye'de Tarımsal Yapı, Dönüşüm Süreçleri ve Alternatif Bir Senaryo", Özgür Üniversite Forumu, yıl:2004, sayı:28

YILMAZ, Cevdet, "Avrupa Birliği Müzakere Süreci ve Tarım Sektörü", Demokrasi Platformu, yıl:2005, sayı:3


(1) Amin, Samir(2004), "Kapitalizm ve Yeni Tarım Sorunu", Özgür Üniversite Forumu, sayı:28, s.7

(2)Wood, Ellen Meiksins (2002), "Kapitalizmin Tarımsal Kökenleri", Tarım Bolluk İçinde Yoksulluk, çev: A. Başer Kafaoğlu, Kaynak: İstanbul, s.95

(3) Bkz. Claessen, Henri J.M - Skalnik, Peter (1993),  Erken Devlet, çev: Alaeddin Şenel, İmge: Ankara; Wolf, Eric R. (2000), Köylüler, çev: Abdulkerim Sönmez, İmge: Ankara, s.19-26

(4) Huberman, Leo (2003), Feodal Toplumdan 20. Yüzyıla, çev: Murat Belge, İletişim: İstanbul

(5) Bkz. Thompson, E.P. (2004), İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu, çev: Uygur Kocabaşoğlu, Birikim: İstanbul

(6) Bkz. Kafaoğlu, A. Başer, (2002), "Tarımda İnsanlık Dışı Gelişme", Tarım Bolluk İçinde Yoksulluk, Kaynak: İstanbul

(7) Bkz. Kazgan, Gülten (2003), Tarım ve Gelişme, İstanbul Bilgi Üniversitesi: İstanbul, s.335-363

(8) Eraktan, Gülcan (2005),  "Avrupa Birliği'ne Uyum Sürecinde Türk Tarımı: Sorunlar, Öneriler", Demokrasi Platformu, sayı:3 s.45

(9) Günaydın, Gökhan (2005), "Küreselleşme Sürecinde Türkiye Tarım Sektörü: Belgelerin İzinde Bir Analiz", Demokrasi Platformu, sayı:3, s.155 

(10) Günaydın, s.156

(11) Bkz. Akder, A. Halis (2005) "Dünya Ticaret Örgütü'nün Tarım Anlaşması? Tehdit mi? Fırsat mı?", Demokrasi Platformu, sayı:3 s.13

(12) Wallach, Lori - Sforza, Michelle (2002), DTÖ Kimin Ticaret Örgütü?, çev: Deniz Aytaş Metis: İstanbul, s.64-68; Akder, s.15; Kazgan, s.337-342

(13) Bkz. Krishan Kumar(1999), Sanayi Sonrası Toplumdan Post Modern Topluma, çev: Mehmet Küçük, Dost: Ankara, s.53-87

(14) Bkz. Güler, Birgül Ayman, Yeni Sağ ve Devletin Değişimi, Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü: Ankara, s.17-18; Kazgan, Gülten(2002), Küreselleşme ve Ulus Devlet, İstanbul Bilgi Üniversitesi: İstanbul,  s.34, 41

(15) Kazgan(2002), s.89

(16) Boratav, Korkut(2004), Tarımsal Yapılar ve Kapitalizm, İmge: Ankara

(17) Kazgan (2003), s.366

(18) Kazgan (2003), s.366

(19) Ozankaya'dan aktaran: Çağlar, Yüksel (2004) "Türkiye'de Tarımı Tartışmak Üzere", Özgür Üniversite Forumu,  sayı: 28.

(20) Bkz. Kazgan(2005), s. 4-7

(21) Bkz. Kazgan (2003), s.365

(22) Kazgan (2003), s.377

(23) Yetkin, İbrahim (2004), "Türkiye'de Tarımsal Yapı, Dönüşüm Süreçleri ve Alternatif Bir Senaryo", Özgür Üniversite Forumu, sayı:28

(24) Bkz. Boratav, s.42-51; Yetkin,  s. 136; Kazgan(2003), s.379-380

(25) Bkz. Yetkin, s. 138-139

(26) Akder, s.39

(27) Bkz. Kazgan(2003), s.389-390

(28) Bkz. Kazgan, s.390

(29) Günaydın (2005), s.158

(30) Kafaoğlu, 26-28

(31) Yılmaz, Cevdet, (2005), "Avrupa Birliği Müzakere Süreci ve Tarım Sektörü", Demokrasi Platformu, sayı:3 Yaz - 2005, s.82-83

(32) Akder, s.29-30

(33) Karl Marx - Fredirick Engels, Komünist Parti Manifestosu, Sol, Ankara 1998, s.15

(34) Louis Wirth, "Bir Yaşam Biçimi Olarak Kentlileşme", 20. Yüzyıl Kenti, çev: Bülent Duru - Ayten Aklan, İmge Yayınları, Ankara 2002, s.81

(35) Amin, s.9

(36) Sevilay Kaygalak, "Yeni Kentsel Yoksulluk, Göç ve Yoksulluğun Mekansal Yoğunlaşması", Praksis, Yıl:2001, sayı:2, s.133

(37) Mübeccel B. Kıray, Kentleşme Yazıları, Bağlam, İstanbul 2003, s.97

(38) Kaygalak, s.133

(39) Bkz. Hüseyin Bal, Kent Sosyolojisi, Turhan, Ankara 1999, s. 140,143

(40) bkz. Mustafa Sönmez, "İstanbul Seçmeninin 50 Yıllık Tercihi", Birikim, yıl:1999, sayı:123, s.99, 103

(41) Kıray, s.99

(42) Tahire Erman, "Mekansal Kümelenme, Siyaset ve Kimlik", Kentleşme, Göç ve Yoksulluk, Türk Sosyal Bilimler Derneği, İmaj, Ankara2002, s.1-15; ayrıca bkz. Ali Ekber Doğan, Birikimin Hamalları - Kriz, Neo-Liberalizm ve Kent, Donkişot, İstanbul 2002, s.229

(43) Ersan Ocak, "Kentin Değişen Anlamı", Birikim, yıl:1996, sayı:86/86, s.35

(44) Ömer Laçiner, "Kentlerin Dönüşümü", Birikim, yıl:1996, sayı:86/87, s.13

(45) Ali Ekber Doğan, "Türkiye Kentlerinde Yirmi Yılın Bilançosu", Praksis, yıl:2001,  sayı:2, s.104; Mike Davis, "Kentsel Denetim - Blade Runner'ın Ötesinde", Birikim, yıl: 1996, sayı:86/87, s.64-68

(46) Bkz. Richard Sennett, Kamusal İnsanın Çöküşü, çev: Serpil Durak - Abdullah Yılmaz, Ayrıntı, İstanbul 2002, s.377-386

(47) bkz. Doğan, "Türkiye Kentlerinde Yirmi Yılın Bilançosu", s.104-105

 

 
< Önceki   Sonraki >