|
“MATRUŞKA YASASI” TARLALARIMIZDAN SOFRALARIMIZDAN ÖNCE MECLİS SALONLARINDA GÖSTERİME GİRİYOR..
Büyük prodüksiyon şirketlerini aratmayacak bütçeyle hazırlanan “Matruşka Yasası” yakında hayatımız pahasına ve hayatlarımızda gösterime giriyor. Resmi adı “Biyogüvenlik Yasası” olan film tüm Türkiye’de seyircisiyle buluşmaya hazırlanıyor. Filmin konusu kısaca şu: Yoksul ülkelere zenginlik getirme bahanesiyle Monsteranto, Tarım tekelleri soyunun izniyle uzak diyarlara sefere çıkar. Monsteranto ’ya ulvi bir misyon yüklenmiştir: Ülkelerin topraklarını işgal etmeden onların gen kaynaklarını, bitkilerini, hayvanlarını, çiçeklerini ve tüm güzelliklerini ele geçirmek. Bunu başardığı takdirde dünyanın efendiliği payesi verilecektir. Daha önce kullandığı silahların yanı sıra Carthegena’nın da gücüyle donatılır. Carthegena’nın güçlü bir ikna kabiliyeti vardır: Yoksul halkları da gen kaynaklarını koruyacağına söz vererek kandırmış ve onların yöneticilerine bir protokol imzalatmıştır. Şimdi bu protokol yoluyla bu güne kadar domates kokusuyla büyüyen çocukların sofralarına, akrep geni aktarılmış domatesler, domuz geni aktarılmış lahanalar göndermek istemektedir. Monsteranto bunu yapabilecek bir kişiliktir. Monsteranto, gittiği diyarlara dokuz adet iç içe geçmiş matruşka götürmektedir. En büyük matruşka, açlığın ve yoksulluğun ortadan kaldırılmasını ve canlıların çeşitliliğini simgelemektedir. Gittiği topraklarda bu Matruşka’ya inanılması için yıllarca beklemeyecektir. Carthegena’ın ruhu O’nun önünü açmaktadır. Diğer sekiz matruşka ise, Monsteranto’un emellerini gerçekleştirebilmek için en büyük matruşkanın içinde saklanmaktadır. Bunların adları biyoteknoji, bürokrasi, kapitalizm, savaş, sömürü, eşitsizlik, adaletsizlik ve Sonrüya’dır. Monsteranto, gittiği diyarlardaki yardımcısı hacıyatmazlarla, halkların, matruşkaların getireceği zenginliğe ve şölene katılmalarını sağlamak için tüm cephaneliğini kullanmaya hazırdır. Fakat Monsteranto’un hesaba katmadığı bir şey vardır: Topraklarını ve geleceklerini savunan ve güneş ülkesinin kurulacağına inanan mülksüzler.
Burada filmin tamamını anlatmayacağız, Ama konunun bilindik olduğunu hatırlatalım. Buna karşın filmden çok şey bekleyenler, hayal kırıklığına uğrayabilir. Filmin senaryosu İngilizce aslından, tagemceye çevrilmiş. Bu yüzden film hakkındaki yorumlarımızı da tagem dilinde yaptık. Bundan sonraki bölümde tasarı, taslak, yasa sözcükleriyle film kastedilecektir. Çünkü tagem dilinde film sözcüğünü bu kavramlar karşılamaktadır.
TASLAK MI, KASNAK MI!!!
Birleşmiş Milletler 4 Haziran 1992’de, yani Şubat karnavalından dört ay sonra Rio de Janerio’da “Çevre ve Kalkınma” konferansını toplayıp “Biyolojik Çeşitlilik Konvansiyonu” nu imzaya açtığında, dünyanın en büyük biyoteknoloji firmaları ve laboratuarları Midland’daki 27 kilometrelik DNA vadisine çoktan yerleşmişlerdi. Böylece çoktan Brezilya kestanesinin genleri soya fasulyesine aktarılmış ve tarıma elverişli Brezilya topraklarının üçte birinden fazlasına yayılmıştı. Sözleşmeden sekiz yıl sonra bu kez Cartagena’da üslenen aynı “Milletler”, “Cartagena Biyogüvenlik Protokolü”nü Konvansiyona ek protokol olarak kabul ettiklerinde ise, sadece İspanya topraklarının 30.000 hektardan fazlası , dünya tarıma elverişli ekim alanlarının ise sözleşmeden bu yana 25 misli artarak, yani 44.2 milyon hektara yakını Vadi çalışanlarının hizmetine tahsis edilmiş bulunuyordu.
Ama 2000 yılının başında yalnızca bu protokol kabul edilmekle kalmadı, aynı tarihlerde biyogenetik firmaların regülasyon yükümlülüğü altına sokulmasını öneren BM Transnasyonel Şirketler Merkezi bizzat BM tarafından cezalandırılarak lağvedildi ve yerine en büyük 250 şirketin “kendi kendisini kontrol edeceğine” söz verdiği “BM Global Compact” şirketler konvansiyonu kuruldu. Biyogüvenlik protokolünün taraf devletlerin imzasına açıldığı tarih olan 2000 yılının Mayıs ayına gelindiğinde ise hemen kuzeyde İsveç’in Malmö kentinde toplanmış olan BM Çevre Bakanları konferansı, çevre ve kalkınma sorunlarının “Global Compact” öncülüğündeki “governence”(yönetişim) anlayışı içinde çözülebileceğini ilan ediyordu.
Biyogüvenlik Protokolünün mehazı sayılması gereken “Biyolojik Çeşitliliğin Korunmasına dair Sözleşme” ye göre çeşitliliğin korunması; biyolojik kaynakların sürdürülebilir kullanımı ve biyolojik kaynağın kullanımından doğan yararın taraf milletler arasında “hakça” paylaşımı ile aynı anlama geliyordu. Sürdürülebilir kullanım; “ çeşitlilik unsurlarının uzun dönemde azalmasına yol açmayacak şekilde ve oranda kullanımı” demekti. Biyolojik kaynakların sürdürülebilir kullanımından ise “milli egemenlik” prensibinden hareketle, ulusal devletler sorumlu tutulmuştu. Yarar paylaşımı adı altında düzenlenen ilk husus “biyolojik kaynaklara erişim hakkı” idi. Diğer bir deyişle bir devletin öteki devlete ait gen kaynaklarını kullanma hakkı. Sözleşmenin 15. Maddesinde, kaynaklara erişim hakkı, bu hakkın içeriği ve miktar ayarlamaları öncelikle ikili veya tek taraflı anlaşmalarla mutabık kalınan şartlara tabi kılınıyordu. Bu hukuk sarmalından çıkan netice ise basitçe söylemek gerekirse şu oluyordu; kullanım sorumluluğu milli devletlerde, kullanım yetkisi ise milletlerarası topluluklarda ! Böylece sadece sözleşmenin imzalandığı 1992 yılından bu yana ve sözleşmenin gözetimi altında, onlarca yoksul “egemen devlet” gen kaynaklarının kullanımını 500 den fazla ikili anlaşma ile ve TRIPs plus ya da UPOV adı altında, birkaç egemen devlete devretmiş oldu. Şimdi bu kaynaklar Midland’da gen vadisi çalışanlarınca kullanılmakta.
Gerçekte kaynağını BM’in 1962 tarihli “Doğal Kaynaklar üzerinde Daimi Egemenlik Kararı”nda bulan bu dahiyane yaklaşım, milli egemenlik safsatası yani, yüzyıl boyunca bütün kritik müzakerelerde sermayenin çıkarını ulusal üstü düzenlemelere, yoksul halkın çıkarını ise “ulusal egemenliğe” havale eden döngüsüyle epeyce iş gördü ve hala görmekte.
Sözleşmede burjuva hukukunun dolambaçlı diliyle ustalıkla örülmüş bir diğer husus ise doğrudan “yarar paylaşımı” ile ilgili idi. Bu husus genetik kaynaklar üzerindeki bilimsel araştırmalara devletlerin karşılıklı katılımını ve bu kaynakların ticari ya da başka amaçla kullanımından elde edilen yararın paylaşımını bir hak olarak düzenliyordu. Hakkın öznesi yani yararlanıcısı ise, “biyolojik kaynakları temin eden taraf “olarak tayin edilmişti . Buraya kadar makul görünmekle birlikte sözleşmenin giriş kısmında yapılan terim tanımlamaları işin rengini iyiden iyiye değiştiriyordu. Buna göre; Menşe ülke, genetik kaynaklara in-sitü koşullarda sahip olan ülke anlamına geliyordu. Temin eden ülke ise (her hangi bir yasallık kriteri gözetilmiyordu) bu kaynakları menşe ülkeden toplayan veya temin eden ülke; yani biyokorsanlar. Sözleşmede yararın kendisiyle paylaşılması istenilen taraf işte bu ikinci gruptakilerdi. ” Adil ve eşit” !
Şimdilerde Türkiye’de belki de en çok konuşulan konulardan biri olmaya aday, biyolojik çeşitlilik sözleşmesinin eki Biyogüvenlik Protokolü ve ondan iktibasla hazırlanan ulusal “Biyogüvenlik Yasa Taslağı”. Dünyada yürürlüğe giriş tarihi 11.10.2003 olan protokolün Resmi Gazetede yayımlandığı tarih 24.6. 2003 oldu. Yürürlüğe giriş tarihi ise 24.1.2004 olarak belirlendi. Yani protokol 24 Ocaktan bu yana Anayasanın 90. Maddesinin son fıkrası hükmü gereği mer’i kanuna eşdeğer olacak şekliyle yürürlükte. Ulusal Biyogüvenlik Kanun Taslağı ise aslında protokolün Resmi Gazetede yayımlanmasından çok önce, 18 Eylül 2002 tarihinde başlatılan ve 444.000 dolarlık proje finansmanının yarısına yakını BM Küresel Çevre Fonu (GEF) tarafından karşılanmakta olan “Ulusal Biyogüvenlik Çerçevelerinin Geliştirilmesi Projesi’nin mevzuat ayağı. GEF ise Rio zirvesinde “çevre”nin “küresel kamusal mal” olarak, yani mal olarak tanınmasıyla birlikte açığa çıkan finansman ve belki de tedarik pazarlama ve satış ihtiyacının giderilmesine yönelik bir BM kuruluşu.
Protokol bütün bir ulusal mevzuat ayarlamalarının mehazını teşkil ettiğine göre öncelikli ve detaylı bir incelemeyi hak ediyor.
Dibacesine kayıtlı olduğu şekliyle, Cartagena Biyogüvenlik Protokolünün tarafları, “modern biyoteknolojinin çevre ve insan sağlığı için yeterli güvenlik tedbirleri ile birlikte geliştirilmesi ve kullanılması halinde insanlığın refahı için büyük potansiyele sahip olduğunu kabul ederek" ve Rio'’da kabul edilen "ihtiyatlılık prensibi”nin ışığında söze başlıyorlardı. Ardından genetiği değiştirilmiş organizmaların “güvenli nakli muamelesi ve kullanımı” alanında yeterli(!) bir koruma düzeyinin sağlanmasını taahhüt editorlardı. Dolayısıyla değiştirilmiş organizmaların nakli, muamelesi ve kullanımını da. Bu nedenle olacak ki, protokole damgasını vuran temel rejim, değiştirilmiş organizma ticareti için “yasaklama” değil, daha çok “bilimsel belirsizlik- risk belirsizliği”, “risk”, “risk değerlendirme” ve “riskin yönetilmesi” kavramlarının etrafında uçuştuğu bir tür aşamalı serbestleştirme fikrinin merkezden ulusal piyasalara ihracı şeklinde gelişiyordu. Esasen bu “risk”, “risk belirsizliği”, “risk değerlendirme”, “güvenli kullanım(etiketleme v.s dahil)” benzeri kavramlar hiç de yeni değildi. Örneğin tahıl ve gıda ticaretinin kuralsızlaştırılarak serbestleştirilmesini amaçlayan WTO-SPS (DTÖ-Sağlık ve Bitki Sağlığı Önlemlerine dair Anlaşma) metninde bunların her birinin açılımını bulmak pekala mümkün.
Bununla birlikte GDO ve GDO’lu ürünlerin tamamının Protokol kapsamına alınarak güvenli muamelesinin taahhüt edildiğini düşünmek de yanıltıcı olur. Çünkü “Amaç” maddesine, güvenli muamelesi hedeflenenlerin “biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı üzerinde olumsuz etkilere sahip olabilecek organizmalar” olduğu açıkça ima edilmiş. Yani zararsız ve denetimi gerekmeyen GDO’lar da mevcut. Zaten 7/4. Maddesinde de bu türden “olumsuz etkiye sahip olması olası görülmeyen” GDO’lardan söz edilerek bunların ön bildirim, dolayısıyla büyük ölçüde risk değerlendirme sürecinin dışında bırakılması sağlanmış. Protokolün “Risk Yönetimi” başlıklı 16/5. Maddesi ise tarafların olumsuz etkiye sahip GDO’ların belirlenmesi konusunda işbirliği yapacakları hususunu bağıtlıyor. Bu haliyle yakın gelecekte GDO’lar dünyasının da akranı olan tüm tarım kimyasalları, gübre ve yem katkılarında olduğu gibi, zararlılar ve zararsızlar olarak sınıflandırılıp, karar süreçlerinin standartlaştırılacağını tahmin etmek güç değil. Çünkü ekonominin bakış açısına indirgendiğinde hiçbir satışın ötekinden farkı yok.
Protokol, devletlerarası bir anlaşma olmak nedeniyle, daha ziyade “sınır ötesi hareketler” olarak adlandırdığı ithalat-ihracat işlemleri üzerine odaklanmış. Sınır ötesi hareketler ise “kasıtlı çevreye salım”, diğer bir deyişle “genetiği değiştirilmiş organizmanın açık ve geniş alanda üretimi maksatlı” tohum ithalatı ve kastî olmayan yani “gıda ya da yem olarak veya doğrudan işleme amaçlı ithalat” olarak iki ayrı prosedürde ele alınmış. Kasıtlı çevreye salım yani GDO’lu tohumluklar için kararlaştırılan kontrol mekanizması, diğerine göre ağırlaştırılmış prosedürler içeriyor. Örneğin protokol kapsamında ön bildirim anlaşmasından doğan yükümler kapsamına yalnızca kasıtlı çevreye salımın konusunu teşkil eden tohumluklar alınmış. GDO’ ların araştırılması veya geliştirilmesi için öngörülen “Kapalı kullanım”esasları, gıda, yem veya doğrudan işleme amaçlı ithal edilen ürünler ön bildirim anlaşması kapsamının dışında bırakılmış. Ön bildirim süreci ihracatçı taraf ya da doğrudan ihracatçı tarafından ithalatçı tarafa yapılacak ve protokolle kararlaştırılan(ek 1) bilgileri içermesi öngörülen bir bildirimle başlıyor. Ön cevap adı verilen ve ithalatçı tarafın başvuruya ilişkin ön değerlendirmesinin ihracatçıya bildirildiği bir tür “usul muhakemesi” ile devam ediyor. Başvurunun protokolle belirlenmiş olan usul şartlarını sağlaması halinde ise bu kez ikinci aşamaya yani “esastan” karar aşamasına geçiliyor. Yetkili ulusal mercii tarafından verilecek olan nihai kararın protokole göre iki şekli var; koşullu ya da koşulsuz ithalat onayı veya doğrudan doğruya ithalatın yasaklanması. Protokolde yasak hallere ilişkin hiçbir ön belirleme yok. Bütün bir karar süreci “risk değerlendirme” adı verilen ve ölçütleri protokolün III numaralı ekinde belirtilmiş olan bir tür ”bilirkişilik” müessesesinin sonuçlarına terkedilmiş. Ama birleşen milletler bununla da yetinememiş olacak ki , 15.maddenin 2. Fıkrasına şöyle bir cümle iliştirilmiş; ”ithalat tarafı ihracatçının risk değerlendirmesi yapmasını şart koşabilir”. Gerçekte bu ifadenin burjuva hukukun asgari temel prensipleri gözetildiğinde dahi skandaldan farkı yok. Meseleye tabiatın temel yasalarıyla bakılacak olursa da tek bir karşılığı bulunabilir; kurdu kuzuya çoban koşmak!
Öte yandan risk değerlendirmesine ilişkin üçüncü genel prensip, bu değerlendirmeyi yapacak olanları “uluslar arası kuruluşların tavsiye ve rehberlerini” göz önünde bulundurmaları konusunda uyarıyor. Aslında bu rehber, FAO (Gıda Tarım Örgütü) nun bir alt organizasyonu olan Codex Alimenterius Commission(CAC) ve WHO (Dünya Sağlık Örgütü) nün tahıl ve gıda kodeksinden başka bir şey olmayacak elbet. Bu kodeks, yani zararlılar listesi ise tohum ve tahıl ticaretinde söz sahibi dev firmaların da katıldığı ve CAC tarafından organize edilen toplantılarda kararlaştırılıyor. Bu güvenlik standartları Dünya Ticaret Örgütü’nün Sağlık ve Bitki Sağlığı Önlemlerinin Uygulanmasına ilişkin Anlaşma(SPS) ekinde bitki sağlığı standartları olarak yer alan ve yılardır örneğin NAFTA ülkelerinde titizlikle uygulanmakla sonuçları bilinen standartlar.
Protokolün genetiği değiştirilmiş organizma ticaretine yaklaşımının belirlenmesi bakımından önem taşıyan başka bir husus ise yine giriş bölümünün 4. Paragrafında dile getirilen “ön tedbirci yaklaşım” prensibi. Esasen Rio’dan bu yana biyolojik çeşitliliğin korunması ile ilgili bütün uluslar arası metinlerde GDO’nın ekolojik sistemler ve insan sağlığı üzerindeki tahribatı “bilimsel belirsizlik” şablonuyla göğüsleniyor. Yani bu alanda kabul edilen esas yaklaşım zararın henüz “bilimsel olarak kanıtlanamamışlığı” ve bu bilimsel belirsizlik altında dahi sırf “kamuoyunun artan ilgisini “ dikkate alarak lütfedilmiş bir “risk” varsayımı. Bu varsayım riskin gerçek bir risk olarak kabul edildiği anlamına gelmiyor elbette. Yalnızca riskin sürekli araştırılması gereğini kabul etmekle yetiniyor. Örneğin Rio bildirisinin meseleyi dile getirildiği 15. Maddesinde , “ciddi tehditlerin veya tamiri mümkün olmayan zararların bulunması halinde, bilimsel belirsizliğin önlemlerin alınmasını erteleyebilecek bir neden olarak kullanılmayacağı” hususu deklare edilmiş. Yani ortada öyle bir bilim var ki, transgenik tarım nedeniyle ekilebilir arazilerinizin yarısı yansa, “belirsizliğini” sürdürebiliyor. Diğer bir deyişle bu metinlerin tamamı için “bilimsel belirsizlik” bir fikri sabit, büyük şirketler lehine geliştirilmiş bir” ön karine”den başka bir şey değil. Bu nedenle olsa gerek risk değerlendirmede ispatlanması gereken iddia “zarar” la ilgili olanı. Yani ispat külfeti tıpkı SPS’de olduğu gibi zararı öne süren tarafa ait. O halde karine de en az SPS’ninki kadar açık; zararsızlık !
Protokolün kendi hukuki etkililiğine bakış açısının ise içeriği doğrudan ticari olmayan, diğer bir deyişle “sosyal içerikli” uluslararası anlaşmalar bakımından klasikleşmiş bir yaklaşım gösterdiği söylenebilir. Aslında ticaret diplomasisinin jargonuna bakılacak olursa milletlerarası müktesebatın ticari olanına “ulusal yükümlülük”, olmayanına “ulusal taahhüt” deniliyor. Ulusal yükümlülüklerden ise daha çok Dünya Ticaret Örgütü ile imzalanan konvansiyonlar anlaşılıyor. Protokol giriş bölümünde kendi hükümlerinin diğer uluslar arası anlaşmalardan doğan hak ve yükümlülükleri değiştirici bir nitelik taşımadığını vurgulamak suretiyle kendi pozisyonunu seçmiş . Aynı zamanda bu protokole göre yapılacak ulusal düzenlemelerin de “uluslararası yükümlülükleri” tavan kabul eden bir anlayışla yürütüleceğini bağıtlayarak(md 2/4), protokol hükümlerinin ulus-devletlerce yüksek koruma standartlarına çekilmesi tehlikesini DTÖ öcüsüyle savuşturmuş. Yine de mevcut protokol ve tam- iktisapla hazırlanan ulusal mevzuatın dahi DTÖ hukukunu ihlal ettiği iddiasıyla tahkim ve DTÖ panelistlerinin önüne sıkça taşınacağını tahmin etmek güç değil. Bugün bile DTÖ’ye getirilen uluslararası tahkim davalarının önemli bir çoğunluğu çok taraflı çevre anlaşması MEA’nın DTÖ hukukunu ihlal ettiği iddiasıyla açılıyor. DTÖ’nün müstear hale gelmiş kararlarına göre ise “çevre hukuku” ticaretin önüne konulan tarife dışı teknik bir engelden başka bir şey değil.
Öte yandan 24. Maddeyle getirilen, protokole taraf olmayan devletlerle yürütülecek işlemlerde protokole uyumluluk esası(uygunluk değil), bu gri alanı ikili bölgesel ve çok taraflı ticari anlaşmaların bilinen kaderine terk ediyor. En büyük GDO ihracatçısı üç ülke, ABD, Kanada ve Arjantin protokolün imzacısı değil. Dolayısıyla, Türkiye’ye 2003 yılında giren toplam 1.818.131 ton mısırın 1.113.483 tonunun ABD’nden, 356.713 tonunun ise Arjantin’den; 813.635 ton soyanın ise yarısının ABD’nden diğer yarısının da yine Arjantin’den ithal edildiği hatırlanacak olursa protokolün mevcut haliyle bile yaşamadığı söylenebilir.
Tarım ve Köy İşleri Bakanlığınca yürütücülüğü üstlenilmiş olan “Ulusal Biyogüvenlik Yasa Taslağı “ na gelince; O bu haliyle ele alındığında Protokolün hiç de veciz sayılmayacak bir replikasından ibaret. Ya da şöyle diyelim; pahalı bir hukuki danışmanlık dışında protokolde gördüğü bütün malzemeyi kullanmış
Yine de protokolün sahnesinde şenlik devam ediyor. Örneğin Avrupa Komisyonunun, 1998 tarihli transgenik bitki ticareti yasağıyla başlayan ve bu yasaklama nedeniyle DTÖ’ce tazminata mahkum edilmesi ve ilan edilen moratoryumun mayıs ayında kaldırılmasıyla devam eden macerası protokolün yürürlüğe girmesi ile mutlu sona erdi. .AB artık bu ürünlerin ticaretini apriori yasaklayamayacak, risk formülüyle çalışıp güvenli muamelesini sağlayacak. Bu ürünleri etiketleyerek serbest piyasa ajanlarının ürün seçme özgürlüğünü garanti altına alacak. Türkiye’ye gelince; O da Protokolden önce yasaklanmış olan transgenik tohum ticaretini serbest piyasanın güvenli muamelesine terk ederek, evdeki bulguru dimyat tacirlerine teslim etmiş olacak. Aslında bütün bu gelişmeler Protokolün milletlerarası sahada göreceği asıl işe ışık tutuyor; transgenik ürün ticaretiyle ilgili varsa ulusal herhangi bir direncin egalesi , yoksa gelecekte ortaya çıkması olası “ulusal mevzuat” aşırılıklarının şimdiden kontrol altına alınarak ortak bir piyasa standardının oluşturulması.
Bu haliyle Biyogüvenlik protokolü ve onun her türlü ulusal tekrarı, yalnızca ticaretin güvenliğini sağlıyor. Diğer taraftan, Cartagena Biyogüvenlik Protokolü ve Ulusal Biyogüvenlik Yasa Tasarısı Taslağı da gıda güvenliği (food safety) konusu yer almamıştır. İşlenmiş gıda ürünleri de Protokol kapsamı dışında bırakılmıştır. Şirketler için taslak, biyolojik çeşitlilik, gıda güvenliği ve egemenliği talep eden tüketiciler, üreticiler ve halk için kasnak, hem de içine zorla sokulduğumuz bir kasnak haline dönüşüyor.
YASA MI TASA MI!!!
Cartagena Biyogüvenlik Protokolü'nün uygulamaya konulması için çerçeve yapının geliştirilmesini amaçlayan ve TAGEM tarafından yürütülmekte olan, Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP)-GEF tarafından desteklenen “Ulusal Biyogüvenlik Çerçevelerinin Geliştirilmesi Projesi” faaliyetleri kapsamında, 06-08 Ocak 2004 , 03-05 Mart 2004 ve 30 Mart-01 Nisan 2004 tarihlerinde yapılmış olan 1., 2., 3. ve 4. çalışma toplantıları sonuçları doğrultusunda oluşturulan bir komisyon tarafından hazırlanan “Ulusal Biyogüvenlik Kanun Taslağı” ilgili kurumlardan görüş alınmadan Meclis’te onaylanmak için gün sayıyor.
Biyolojik çeşitlilik ve gen kaynakları envanterini çıkartmadan plansız ve programsız olarak biyolojik çeşitliliğini bir yasayla koruma niyetinde olduklarını iddia edenler, taslağın tartışma toplantılarını bile ilgili kurumlardan ve kişilerden gizli yapmayı tercih etmektedirler.
Alınan kararlara zorla, halkını katmayı ilke edinen mevcut siyasal iktidarlarımız, bürokrasi ve bu taslağı ivedilikle çıkartmaya çalışan biyoteknoloji lobileri gün sayıyor.
Tarımsal üretimden elini çekmesi istenen ülkelerden biri olan Türkiye’nin genetik kaynaklarının yağması bu tasarıyla yasallaştırılıyor. Ekonomik borçlarımızı bahane ederek her türlü düzenlemeyi dayatan şirketler ve devletler, dünyaya olan ekolojik borçlarının bedelini de Bizlere ödettiriyorlar.
Bütün bunlara rağmen mevcut taslağa getirdiğimiz öneriler ciddiye alınsa bile, Önümüzdeki yüz yılın savaş nedenlerinden biri olacak olan genetik kaynakların, korunarak kullanılması bu siyasi iktidarla ve piyasacı kalkınmayla mümkün görünmüyor. Bu tasarı tüketicilere ve üreticilere ne gıda güvenliği ne de yaşam hakkı tanıyor. Bütün bunlara rağmen tasarı taslağı hakkında, pozitif hukuk çerçevesinde de görüşlerimizi paylaşmak gerekli ve zorunludur. Bu tasarı yasalaşırsa, biyolojik silah tacirlerine, biyoteknoloji tekellerine at koşturacakları yeni ufuklar hazırlanacaktır. Belki bu tasarı son rüya değildir; ama son rüyadan önceki derin kabustur. Biz güneş ülkesi insanlar için de bu yasa, bir tasadır.
MADDELERLE İLGİLİ GÖRÜŞLER
BİRİNCİ KISIM GENEL HÜKÜMLER
BİRİNCİ BÖLÜM : AMAÇ, KAPSAM VE TANIMLAR
TANIMLAR Madde 3- ı) İzleme başlıklı tanımında yapılan düzenlemeye ek olarak geçen tasarıda da belirtilmiş ancak son taslak metinden çıkarılmış olan “çevreye serbest bırakılmasından ve/veya piyasaya sürülmesinden”ibaresinin özellikle toprakla ve çevreyle direkt temasa geçecek GDO’lu ürünlerin izlenmesine imkan vereceğini düşünerek tekrar metne eklenmesi gerektiğini düşünüyoruz.
j) AB rehberinde yer alan Risk değerlendirme tanımı “İnsanların ve çevrenin risk kaynağına maruz bırakılmasını takiben, tanımlanmış şartlar altında olumsuz etkilerinin/olayların ortaya çıkma boyutunun ve olabilirliğinin ve belirsizliklerinin belirlendiği değerlendirme sürecidir. Risk değerlendirme, zararın tanım ve özelliklerini, maruz kalma değerlendirmesini ve risklerin özelliklerini içerir. Zarar, risk kaynağının olumsuz etkiye sebep olma potansiyelidir. Risk değerlendirme, GDO’nun olumsuz etkilere sebep olabilecek özelliklerinin, bunların potansiyel sonuçlarının, ortaya çıkma olasılığının belirlenmesi ve belirlenen her bir özelliğin sebep olabileceği riskin tahmin edilmesi basamaklarından oluşur.” şeklindedir..
Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı Tarımsal Araştırmalar Genel Müdürlüğü Başkanlığından Dr. Servet Kefi’nin “Modern Biyoteknoloji ve Biyogüvenlik” yazısında risk değerlendirmenin tanımı ise “Modern biyoteknoloji teknikleri uygulamalarının ve modern biyoteknoloji ürünlerinin insan sağlığı ve biyolojik çeşitlilik üzerinde oluşturabileceği olumsuz etkilerin belirlenmesi sürecidir.” şeklindedir. Tüm bu tanımlardan yola çıkarak risk değerlendirme tanımına “biyolojik çeşitliliğe, çevreye, insan, hayvan bitki sağlığı üzerinde oluşabilecek olumsuz etkilerin, potansiyel zararların ve risklerin tümü bilimsel esaslara göre yapılacak değerlendirmeler” tümcesinin eklenmesi yerinde olacaktır. Şu anki taslakta, biyolojik çeşitlilik üzerinde oluşabilecek zararlar göz ardı edilerek risk değerlendirme tanımı yapılmıştır. Bu tanım eksik ve AB rehberindeki risk değerlendirme tanımından da uzaktır.
Diğer bir husus da; tanımda geçen “potansiyel zarar” ibaresidir. Geleneksel hukuk kavramı olarak zarar geniş anlamıyla maddi ve manevi zararı içine alacak şekilde şu şekilde tanımlanır: “Hukuken himaye edilen maddi ve manevi varlıkların bunlara yapılan bir tecavüzün vukuundan önceki ve sonraki halleri arasındaki farktır.” Genel hukukta zararın hem varlığının hem de miktarının saptanmasında kural olarak bir sorun çıkmamaktadır. Özellikle ‘şeylere’ yönelik zararın saptanmasında, onların objektif değerinin, piyasada kendileri için biçilen değerin; bir başka değişle satış değeri esas alınır. Ancak çevre hukukunun kendine özgü yapısı çevre hukukuna ilişkin kavramların geleneksel hukuk kavramlarıyla tanımlanabilmesini imkânsız kılar. Bu nedenle de zarar kavramı geleneksel hukukta olduğu gibi tanımlanamaz. Zarar kavramı çevrenin fiziksel, kimyasal ve biyolojik bozulmasından yola çıkarak çevresel kirliliğin yol açtığı biyolojik ve sağlığa ilişkin zarar ile maddesel zararın tipine; akut, kronik veya sonraki döneme uzanan etkilere ve etkilenen alanın özelliklerine göre değerlendirilmelidir. Yani yalnızca mülkle ve fiziksel bütünlükle sınırlı kalınmış bir zarar kavramı çevre hukuku açısından yeterli değildir. Bu nedenle taslakta kullanılan “potansiyel zarar” geleneksel hukukun kavramlarıyla tanımlanamaz.
Çevre hukukunun genç bir hukuk dalı olması ve kavramlarının yorumlanmasındaki zorluk göz önüne alınarak, uygulamada (hakimlerin yasayı değerlendirmesi aşamasında) potansiyel zarar kavramının geleneksel hukuk kavramlarıyla yorumlaması ihtimalinin önünü kesmek amacıyla, kanun içinde ayrıca bir potansiyel zarar tanımının yer alması gerekir. Bu yolla, uygulamada oluşabilecek kavram kargaşası engelleneceği gibi kanunun uygulanmasında çevre hukuku kavramlarının “genel uygulama bulması gerektiği” yönünde bir anlayışı da perçinlemiş olacaktır.
l) Eski taslakta yer alan “Basitleştirilmiş işlem: Yetkili birimin ithalatına ve/veya piyasaya sürülmesine izin verdiği ve kullanım izni devam eden bir GDO’nun ve/veya GDO ürününün aynı muhteviyat ve kullanım amacıyla ithalatı ve/veya piyasaya sürülmesi için yapılan ikinci başvurusundan itibaren uygulanmak üzere ilk başvuruyu takiben yapılmış risk değerlendirme sonuçlarının gözden geçirilerek sadece ihtiyaç duyulan analizlerin tekrarlanmasına dayalı karar verme sürecini içeren izin işlemleri”
tanımı şu anki taslak metinde yer alan açıklamadan daha açık ve anlaşılırdır. Ayrıca “ilk başvuruyu takiben yapılmış risk değerlendirme sonuçlarının gözden geçirilerek” gerekli görüldüğünde tekrar analizlerin yapılmasına imkân sağlaması açısından da daha kabul edilebilir bir tanım olduğunu düşünüyoruz. Şu anki taslakta yer alan tanımda olduğu gibi yalnızca daha önce yapılmış risk değerlendirmesine dayalı bir karar verme süreci olmayıp yeni anakizlerin yapılmasına imkan sağlaması açısından da ihtiyat ilkesine daha uygundur.
m)AB’nin genetik olarak değiştirilmiş mikroorganizmaların (GDOM) kapalı kullanımı konusunda 23 nisan 1990 tarih ve 90/219/EEC kodlu direktifinin amacı çevre ve insan sağlığının kapalı kullanım gerektiren mikroorganizmalardan kaynaklanabilecek risklere karşı korunmasıdır.. GDOM’ların fiziksel ve biyolojik engellerle çevre ile temasa geçmesinin önlenmesini, direktif ekinde belirtilen parametrelere göre risklerin belirlenmesi için ön değerlendirme yapılmasını ve üye ülkelerin söz konusu mikroorganizmaların yaratacağı riskleri önleme yolunda önlemler almasını gerektiği belirtilmiştir.
Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının Biyoteknoloji ve Biogüvenlik Özel İhtisas Komisyonu Raporunun tanımlar bölümünde kapalı kullanım şu şekilde tanımlanmıştır: “Mikroorganizmaların genetik olarak değiştirilmesi ya da GDMO’ların üretilmesi saklanması kullanılması taşınması fiziksel korunaklar ya da bunlarla birlikte kimyasal ve/veya biyolojik korunaklarla elden çıkarılmasına ilişkin her işlemin genel toplum ve çevre ile temasında uygulanan sınırlama”
Kanun taslağının tanımlar kısmında kapalı kullanımın: “GDO’nun harici çevre ile etkileşiminin engellenmesi amacıyla kontrol edildiği tesis” olduğu belirtilmiştir. Ancak ‘harici çevre’ kavramının kanun taslağında tanımlanmamış, sınırları belli edilmemiş bir alan olması nedeniyle, kapalı kullanım teriminin tanımına “kamu ile etkileşimi” ibaresinin de eklenmesi gerekir.Bu şekilde Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planında da belirtildiği gibi “genel toplum”u da gözeten geniş bir tanımlama yapılmış olacaktır. Ayrıca kavramın içeriği konusunda daha geniş bir yorumlamaya imkân sağlaması açısından da “kamu ile etkileşim” ibaresinin eklenmesi daha isabetli olacaktır.
ö) “Ayırıcı kimlik” başlığı altında yapılan tanımlamaya, önceki taslakta belirtilen “GDO’nun ait olduğu özel ve /veya tüzel kişilerle birlikte ayırıcı özellikleri” ibaresinin eklenmesinin GDO’ların ayırıcı özellikleri kadar ait olduğu hukuk kişinin bilinmesini sağlaması açısından ayrıca bir önemi bulunmaktadır.Hukuk kişisinin bilinmesi sorumluluk hukuku açısından yardımcı bir işleve de sahip olacaktır. Bu nedenle de ayırıcı kimlik içinde GDO’ların “kime ait olduğu” belirtilmelidir.
s) “Deneysel çevreye serbest bırakma” başlığındaki açıklamanın daha geniş bir tanımlamaya ihtiyacı vardır. “Çevreye serbest bırakma” teriminin ne “protokol”de ne de “kanun taslağı” içinde herhangi bir tanımı bulunmamaktadır. Sözü edilen “çevre”nin kapsamı ve serbest bırakmayla kastedilenin ne olduğu tanımlanmalıdır. Sözü edilen tanımlamalar yapılınca “Deneysel çevreye serbest bırakma” ile ifade edilenler çok daha açık ve anlaşılır olacağından uygulama açısından da kolaylık sağlayacaktır. Bu maddeye yapılabilecek diğer bir ek öneri ise eski taslak metinde yer bulan ancak bu metinde yer almayan izsürülebilirlik başlığı altındaki tanımın tekrar metne eklenmesi gerektiğidir
“İzsürülebilirlik: çevreye serbest bırakılan ve /veya piyasaya sürülen bir GDO’nun ve/veya ürünün ilk ithalatçısına veya yurt içindeki ilk üreticisine kadar her aşamada geriye dönük takibinin belirlenmesini ve tanımlanması”. Böylece hem çevreye serbest bırakılan hem de piyasaya sürülen her tür GDO’nun zarar ve tehlikelerine karşı güven ve tedbir sağlayıcı mekanizmanın oluşturabilmesi ve GDO’ların takip edilebilirliği açısından da önemli ve gerekli olduğu kanısındayız.
İKİNCİ BÖLÜM : TEMEL ESASLAR
İZİN
Madde 4- Hukukun insanın çevreyi etkileyen alanlarda düzenlemeler yapması bu davranışlara yönelik yasaklar getirmesi ve oluşan sorunlar için önleyici ve giderici nitelikte reçeteler sunabilmesi ancak belirlenmiş bilimsel verilerin varlığı halinde mümkündür. Bu durum özellikle de hukuk normlarının objektif, genel ve belirlenebilir olmaları zorunluluğu nedeniyle ve özellikle yasaklayıcı normlar bakımından kendini hissettirir. Çünkü bu özellikler sıkı bir nedensellik ilişkisini ve başta öngörülebilirlik olmak üzere birçok temel ilkeyi beraberinde getirir. Ancak çevre sorunlarının meydana getireceği zararlar hukukun genel zarar kavramı içinde tanımlanması güç, belirlenmesi çoğu zaman imkansız boyutlardadır. Verili bilimsel imkanların ve gelişmelerin meydana gelen çevresel zararlara ölçtüğü zarar kavramı “zaman” ve “diğer değişkenler” ile çoğu kez yetersiz kalmaktadır. Bu yetersiz ve belirsizlik nedeniyle de klasik hukuk anlayışı bu alanlarda düzenleme yapmamakta yahut yaptığı düzenlemeler meydana gelebilecek zararlar karşısında değersiz görülebilmektedir.
Bu noktada ihtiyat prensibi üzerinde durmak yerinde olacaktır:
“Hukuk kesin bulgular beklenene kadar, hareketsiz kalmak gibi bir yol seçemez; "tehlike" kavramı esas alınarak, önlemler alınmalıdır. İhtiyat ilkesinin özü de budur; yani, tehlikeyi, riski göze almak değil; tehlikeyi, riski dikkate alarak, önlemleri düşünmektir .Böylece risk ile ihtiyat arasındaki seçimde bu ikincisinden yana tavır takınılmakla, riskten kaçınılmaktadır. İhtiyat ilkesi Cartagena Protokolü’nün de hukuki ilkelerindendir. Bu ilkeye göre: Güvenlik konusunda bir bilimsel bilgi ya da uzlaşı eksikliği olduğunda, ülkelerin GD organizmaların ithalatını ve kullanımını yasaklama ya da sınırlandırma hakkı vardır..
Ancak 4. maddede ihtiyat prensibi çerçevesinde ele alınacak hususlar arasında, ithalat, piyasaya sürülme, kapalı kullanım, transit sayılmış olmasına karşın “üretim” aşamasının atlanması GDO üreticisi şirketlere, GDO’larla ilgili bilimsel verilerin yetersizliği ya da biyoteknolojinin hızla gelişebilirlik özelliği bahane edilerek kurtuluş yolları mı sağlanmaya çalışılmaktadır? sorusunu akıllara getirmektedir Tanımlar bölümünde muamele başlığı ile; “başta üretim, çevreye serbest bırakma, piyasaya sürme, kullanma, ithalat, ihracat, taşıma, saklama, paketleme, etiketleme, depolama gibi, GDO üzerinde gerçekleştirilen herhangi bir faaliyet ve işlemi” ifadesiyle üretim kapsamda zikredilirken, metnin izin başlığı altında yer alan faaliyet alanı ” bu kanun kapsamına giren GDO ve/veya ürünlerinin, ithalatı, piyasaya sürülmesi, kapalı kullanımı, transiti izne tabidir” ifadesi, üretim, depolama ve pazarlamayı izin kapsamı dışına çıkarmaktadır, bu husus anlaşılır değildir. Yine izin başvururlarının kabulü için ; İnsan, hayvan , bitki ve çevre sağlığı ile güvenliğinin tehdit edilmemesi, tüketicinin seçme özgürlüğünün ortadan kaldırılmaması, çevrenin materyal dengesinin ve ekosistem işleyişinin istenmeyen bozulmasına neden olunmaması, GDO’nun kendisinin veya özelliklerinin istenmeyen şekilde çevreye yayılmaması, yerel çeşitlerin devamlılığının tehlikeye düşürülmemesi gibi belirlenmiş olan sınırlamalar tespit edilebilirliği mümkün ancak kamu menfaatinin halel görmesi durumunda geri dönülebilirliği, zararın telafi edilebilirliği nerdeyse mümkün olmayan hususlardır.
Bu nedenle eski taslak tasarısının 4. maddesinde bulunan fakat, son tasarı taslağının 4. maddesinden çıkarılan “çevreye serbest bırakılma” ibaresinin taslağın bu maddesine tekrar eklenmesi gerekmektedir.
Yine 4. maddenin üçüncü fıkrasında sayılan “GDO’ların ve ürünlerinin piyasaya sürülmesi veya kapalı kullanım izni verilmesinde göz önüne alınacak ilkeler”e daha önceki taslakta yer alan şu ifadelerin taslağa tekrar eklenmesi gerekmektedir:
- geleneksel ürünlerin üretilmesi ibaresinin tasarıya eklenerek “geleneksel ürünlerin üretilmesi ibaresinin veya tüketicinin seçme özgürlüğünün ortadan kaldırılmaması” şeklinde düzenlenmesi,
- çevreye serbest bırakılması planlanan ortamda, ekosistemin devamlılığı için önemli canlıların veya korunan türlerin popülasyonlarının bozulmaması,
- hedef olmayan türlerin ortadan kalkmasına neden olunmaması,
- istenmeyen şekilde kendisinin veya özelliklerinin çevreye yayılmaması,
- Başta toprak verimi olmak üzere, ekosistem işleyişinin ciddi veya daimi bozulmasına neden olunmaması,
Taslağın son halindeki 4. maddeyi, yukarıda sayılan bentleri, genişletici yorum yoluyla kapsamına alabilecek şekilde düzenlemek yerine, yukarıdaki ibarelerin taslakta açıkça sayılması yerinde olacaktır.
İdari yetki karmaşasının önlenmesi ve idarenin bütünlüğü ilkesi nedenleriyle de “insan hastalıklarının teşhis ve tedavisinde kullanılan tıbbi ürünler ile veteriner tıbbi ürünleri”nin kanun kapsamından ari tutulmasının isabetli olmadığını düşünmekteyiz.
BAŞVURU VE DEĞERLENDİRME
Madde 5- Başvuru ve Değerlendirme başlıklı 5. maddenin eski taslakta yer alan ancak bu taslaktan çıkarılmış olan değerlendirmeye ilişkin bölüme (2. fıkra) “Yapılan bir başvurunun sonucu diğer bir başvuru için emsal teşkil etmez” cümlesinin tekrar eklenmesi ihtiyat ilkesinin temelinde yer alan belirsizlik kavramının içindeki ‘bilinebilir bir olasılığı gösteren risk’ kavramından ayrı olan ve bilinemeyen bir olasılık olgusunun simgelediği ‘gerçek bilinmezliğin’ varolması nedeniyle önemlidir. Bilimsel belirsizliğin meydana getirebileceği potansiyel çevresel zararların en aza indirilebilmesi açısından her bir başvurunun bir önceki başvurudan bağımsız olarak tekrar değerlendirilmesi gereklidir.
GİZLİ BİLGİ
Madde 6-Cartegena protokolünün “gizli bilgi” başlığı taşıyan 21. maddesinin (d) bendinde:
- “Acil durumlarda uygulanacak olan her tür yöntem ve planlar.”
bulunmaktadır. Ulusal biyogüvenlik kanun tasarısında ise “acil durumlarda uygulanacak olan yöntem ile planların özeti” ibaresi yer almıştır. Bu çelişkinin giderilmesi ve gizli bilginin içeriğinin daraltılmaması açısından acil durumlarda uygulanacak yöntem ve planlarla ilgili olarak “Özeti” kelimesi çıkarılmalıdır.
KATILIM: HALKIN BİLGİLENDİRİLMESİ ve KATILIMI
Madde 8- Katılım ilkesinin Çevre Hukuku açısından tanımı “bireylerin çevresel yönetim sürecinde rol oynamaları, etkide bulunmaları ve böylelikle kendi yaşamlarını şekillendirecek bu süreci yönlendirmeleri.” demektir. ‘Etkide bulunmak’ ya da ‘rol oynama ve yönlendirmenin anlamı bireylerin kendi görüş ve önerilerini ortaya koymaları demektir. Katılım sistematik olarak iki başlık altında: çevresel karar alım sürecine katılım ve kararların uygulanması sürecinde katılım olarak incelenir.
Bu nedenlerle tasarı taslağında yer bulan “alınan kararlar zamanında halka açılır” düzenlemesinden önce eski taslakta bulunmasına karşın bu taslakta yer almayan: “GDO’lar ürünleri ve bunların güvenli muamelesi hakkında kamunun eğitilmesi doğru bilgilendirmesi ve kamu bilincinin oluşturulması için gerekli görülen tüm düzenlemeler yapılır.
GDO’yu piyasaya süren, tüketicileri, üreticileri ve kullanıcıları; biyogüvenliğin sağlanması için GDO’nun özellikleri hakkında bilgilendirmek ve GDO’nun insan, hayvan, bitki ve çevre sağlığını ve biyolojik çeşitliliği tehlikeye düşürmeyecek biçimde tüketilmesi, üretilmesi ve kullanılması için gerekli eğitimi sağlar. Değerlendirmeye alınan ve kabul edilen başvurularla ilgili kararlar bilgi değişim mekanizması vasıtasıyla duyurulur”
düzenlemesinin tekrar son taslakta yer alması gerektiğini düşünmekteyiz. Çünkü alınan kararlar kişilerin şimdiki ve gelecek yaşamlarını ya doğrudan ya dolayısıyla etkileyen yani onların görüşlerinin de alınmasının zorunlu olduğu kararlardır. Kişilerin yaşam çevrelerini yakından ilgilendirmesi nedeniyle halkın başlangıçtan karar alma sürecine dahil edilmeleri gereklidir. Bunun için de halkın öncelikle bilgilendirilmesi ve katılım hakkının ikametgâh, yurttaşlık gibi sınırlar söz konusu olmaksızın kararların alınması aşamasında, halkın karar alma süreçlerine dahil edilmesi yerinde olacaktır. Yani alınan kararların halka açılması aşamasından önce karar alma sürecinde halkın katılımının sağlanması, katılım ilkesine çok daha uygun olacaktır.
SOSYOEKONOMİK DEĞERLENDİRME
Madde 9-Sosyoekonomik değerlendirme başlıklı 9. maddenin eski taslakta yer alan hali:
“Başvuru hakkında karar verilmeden önce değerlendirilmek üzere, GDO ve ürünlerinin insan, hayvan, bitki ve çevre sağlığı ve biyoçeşitlilik üzerine etkileri ile ürününün çevreye serbest bırakılması ve kullanılması sürecinde üretici, tüketici ve çiftçi üzerindeki etkilerinden kaynaklanan sosyoekonomik bedelleri belirlemek üzere gerekli çalışmalar bilimsel esaslara dayanarak yapılır veya yaptırılır. Sosyoekonomik değerlendirmeler her bir başvuru için ayrı ayrı yapılır. Bir başvurunun sonucu diğer bir başvuru için emsal teşkil etmez” şeklindedir.
Düzenleme bu hali ile hem ‘her bir başvurunun diğer bir başvuru için emsal teşkil etmemesi’ ni sağlaması açısından ihtiyat ilkesine daha uygun, hem de GDO’ların etkilerinin üretici, tüketici ve çiftçiler için bir bedeli olacağını kabul etmesi açısından da daha gerçekçidir. Elbette burada bahsi geçen ‘bedel’ kavramı çevre hukukunun kendine özel yapısı ile değerlendirilip, bir maddi bedel olmanın ötesinde; çok daha geniş anlamları olan ve zarar kavramından bağımsız olmayan bir bedeldir.
KARAR VERME
Madde 10-Madde 10’da karar verme süreci düzenlenmiştir. Ancak karar verme sürecinde etkin olacak temel kriterler ayrıca belirtilmemiştir. Bir önceki tasarının karar verme başlıklı 10. maddesinde yer alan “Sosyal ekonomik değerlendirmeler de dikkate alınarak başvuru hakkında karar verilir.” cümlesi son tasarıda yer bulmamıştır.
10. maddenin 3. fıkrasında idareye verilen takdir hakkının yanlış kullanmaya imkân sağlayacak şekilde genişletildiği görülmektedir. Yeni bilgi ve belgelerin ortaya çıkması ve izin sahibinin karardaki koşullara uymadığının anlaşılması, karar alınma sürecini etkileyen işlemlerin sakatlığını gösterir. İdari işlemin sebebi o idari işlemden önce gelen idareyi o işlemi yapmaya sevk eden ve nesnel hukuk kurallarınca belirlenmiş bulunan bir etkendir. İdare bir işlem yaptığında o işlemi dayandırdığı sebebi ortaya koymak zorundadır. Sebebin ortadan kalması halinde alınan idari kararlar dayanaksız kalacağı için hukuka aykırı olacaktır. Bu halde kanun taslağında yer alan “…….. koşullara uyulmaması halinde karar yeniden değerlendirmeye alabilir.” ibaresi hukuka aykırı olarak alınabilecek kararlara imkân tanıyan bir takdir hakkını idareye vermektedir. Bu nedenle burada uygun olan düzenlemenin “koşulların yeni çıkan bilgi ve belgeler ve izin sahibinin karardaki koşullara uymaması halinde karar iptal edilir yahut geri alınır” olduğu kanısındayız.
10. maddenin son fıkrasında “nihai kararlar basılı olarak ve/veya elektronik ortamda yayınlanır.” düzenlemesi ilgililer açısından ciddi bir tehlikeyi barındırmaktadır. Düzenleyici işlemlerde dava açma süresi kararın yayımlanması ile başlar. Bu nedenle de kararların duyurulması herkesin ulaşabileceği yollarla yapılmalıdır. Elektronik ortamda kararların yayınlanması hem tüm vatandaşların internet kullanıcısı olabilmesinin imkânsızlığı hem de elektronik ortamda bilgi akışının hızlı ve kesintiye uğrayabilecek nitelikte olması nedeniyle zor olacaktır. Düzenlemede yer alan “veya” ibaresi “ve” olarak değiştirilmesi önemlidir. Yayımlama yöntemi herkesin ulaşabileceği yerel ve/veya ulusal gazetelerde olacak şekilde ve belirli sürelerle olmalıdır. Aksi halde düzenleyici işlemlere karşı açılacak iptal davarında başlayacak idari dava açma süresi, karardan etkilenecek ve/veya şahsına uygulanacak ilgililerin internet kullanıcısı olmaması yahut elektronik ortamın kesintisi halinde (ilgili web sitesi adresinin görüntü verememesi, arızası) bilgi akışının verimli şekilde kullanılması mümkün olamayacaktır. Şu anda hazırlık aşamaları devam eden “e-devlet” projesinin hazırlık aşaması bitip, tüm yurtta belirgin bir sistem içinde yürütülmesi başlanmadan yargısal yollara başvuru araçlarının internet yolu ile sağlanması sağlıklı olmayacaktır.
YASAKLAR Madde 11- Yasaklar başlığı altında düzenlenen 11. maddenin (b) bendinde bahsi geçen ‘küçük çocuk’ kavramı ile kastedilen yaş grubu kanunda tanımlanmamıştır. Bu yaş grubunun tükettiği ek besinler nasıl ve hangi kıstaslarla belirleneceği de düzenlenmemiştir. Özellikle küçük çocuk ek besinlerinin belirlenmesi konusunda idarenin takdir yetkisini kullanabileceği yetki alanı belirtilmelidir.
Alman Parlamentosu (Bundestag) tarafından 26 Kasım 2004 tarihinde kabul edilen kanunla GDO ve ürünlerinin organik ya da konvansiyonel tarım yapılan alanlara bulaşmasını engellemek üzere bazı yasaklar ve yaptırımlar öngörülmüştür. Bu düzenlemeyle paralel nitelikte olabilecek şekilde, (c) bendi içinde “... genetik çeşitlilik merkezleri ile Korunan Alanlarına ve organik tarım yapılan alanlara...” ek olarak “konvansiyonel tarım yapılan alanlar” da eklenmesi GDO’ların topraklarında yer almaması hususunda hassasiyet gösteren çiftçiler ve Türkiye tarımı açısından önemli ve gözden kaçırılmış bir noktadır. İZLEME VE ÜRÜN ANALİZİ Madde 13-İzleme işlemi Kurum tarafından yapıldığı gibi izin sahibinin de vereceği raporlar ekseninde desteklenerek yürütülmesi gereken bir işlem olmalıdır. Bu yöntem, hem izin sahibi açısından işini rapor vermesi gereken bir faaliyet haline getirmesiyle “kontrollü faaliyetleri” sağlayıcı bir hal alması açısından, hem de Kurumun yapacağı izleme faaliyetine yardımcı, eksik tamamlayıcı bir destekleme faaliyeti haline getirmesi açısından gereklidir. Kanun taslağında izin sahibine yalnızca ürünle ilgili risk ya da şüphelerin öğrenilmesi halinde rapor etme yükümlülüğünün getirilmesi, raporlama faaliyetinin suiistimalini getirebileceğinden faaliyetin tümü hakkında rapor verilmesi daha sağlıklı bir çalışma disiplini getirecektir. Bütün hakkında rapor düzenlenmesi Kurumun denetleyicilik görevine daha uygun düşen bir yöntemdir. Bu yolla birbirini doğrulamayacak türde veriler bütün içinden daha rahat seçilebilecektir.
İzleme faaliyetinin yapılmasındaki saik her idari faaliyette olduğu gibi hukuki bir temelle kamu yararını gerçekleştirmektir. Maddede izleme faaliyetinin maksadı (yani o hukuki işlem ile ondan beklenen nihai amaç) “verilen koşullara ve uyum programına uyulmasını sağlamak” olduğu belirilmiştir. Ancak incelenen son tasarıda bir önceki tasarıda olduğu gibi bir yaptırım mekanizması öngörülmediği için ‘kural’ verilmiş ancak kurala uyulmaması halinde uygulanacak yaptırım belirtilmemiştir. Bu nedenle ilk taslak metinde yer aldığı gibi izleme sonucunda izin sahibinin izin koşullarına ve uyum programına uymadığı tespit edildiğinde izin iptal edilmelidir. Yani yapılan izleme faaliyetinin amacı, verilen izinlerin uygulanabilirliğini denetlemek; gerektiğinde izni iptal etmek yahut uyarılarda bulunarak iznin hukuka uygunluğunu denetlemek olmalıdır.
İZNİN İPTALİ
Madde 15- İznin iptali başlığı taşıyan eski kanun taslağının 15. maddesinde incelenen son taslaktan farklı olarak izni iptal edilen GDO ve ürünlerinin imhasının “uygun olma” aranmaksızın yani olası başka zararlara yol açmadan ya da yayılmak suretiyle zararların artmasına imkân vermeden yapılacağı düzenlenmiştir. Ancak incelenen son taslakta uygun olmaktan kastedilenin ne olduğu belirtilmediği gibi iznin iptal edilmesini gerektirecek zarar ve risklerle ilgili yeni bilgi edinilmiş olmasına karşın imha edilme aşamasının hangi şarta bağlandığının belirtilmemesi nedeniyle de hukuki öngörülebilirlik ilkesine aykırıdır.
ACİL EYLEM PLANI
Madde 18- Acil eylem planı başlıklı 18. maddenin eski kanun taslağındaki düzenlemesinde acil eylem planı yalnızca yasa dışı/amaç dışı hareketler ve/veya kullanım durumları ile sınırlı tutulmamış; “GDO ve ürünleri ile bunlara ilişkin her türlü faaliyet nedeniyle ortaya çıkabilecek olumsuz durumlar” ibaresi kullanılarak incelenen taslak metindeki acil eylem planı içeriğinden daha geniş bir alan tanımlanmıştır. GDO ve ürünleri ile çıkabilecek olumsuzluklar yalnız yasa dışı kullanımı halinde doğmayacaktır. Bilimsel belirsizliğe paralel olarak gdoların şu anki bilimsel verilerle düzenlenmiş hukuk kuralarına uygun olması, onların zararlara neden olmayacağı anlamına gelmez. Bu nedenle taslaktaki düzenlemeye “GDO ve ürünleri ile bunlara ilişkin her türlü faaliyet nedeniyle ortaya çıkabilecek olumsuz durumlar” tümcesinin tekrar eklenmesinin uygun olacağı kanısındayız.
İKİNCİ KISIM KAPALI KULLANIM, PİYASAYA SÜRME VE TRANSİT
İKİNCİ BÖLÜM ÇEVREYE SERBEST BIRAKMA AMACIYLA PİYASAYA SÜRME BAŞVURU
Madde 24- Çevreye serbest bırakma kavramının kanun içinde herhangi bir tanımının bulunmaması kavramın tanımlanabilmesinde ve uygulamada bu maddelerin uygulayıcılar tarafından yorumlanmasında sıkıntılara neden olabilecektir..
Eski taslak metinde üretim amacıyla yapılacak çevreye serbest bırakmak için ithal edilecek GDO ve ürünlerinin “her bir ithalatından önce” ithalatçı tarafından başvuru yapılacağı söylenmişken incelenen son taslakta başvuru 1 kereye mahsus olarak ilk ithalat öncesine çekilmiştir. Bu ciddi değişiklik ülkeye sokulmak istenen çevreye serbest bırakma amaçlı GDO ve/veya ürünlerinin başvuru izin vs. prosedürünü yani denetim ve kontrol mekanizmasını kolayca atlamasını sağlayacaktır. Bu da çevre ve insan sağlığını doğrudan etkileyecek GDO’ların yaratacakları etkilerin boyutlarının büyümesine neden olacaktır.
Ülke içerisinde geliştirilen GDO ve ürünlerinin çevreye salım amacıyla piyasaya sürülmesinden önce, geliştirilen GDO’nun risk değerlendirmeleri için gerekli olan verileri elde etmek için yapılacak deneysel çevreye serbest bırakma ile ilgili olarak bir başvuru; daha sonra ise çevreye serbest bırakma amacıyla piyasaya sürme izini için ikinci bir başvuru yapılması gerektiği eski taslakta yer almıştır. Şu an incelenen son taslak ise 2. başvuru zorunluluğuna yer vermemiştir. Böylece tek izin içinde hem risk değerlendirmeleri için gerekli olan verileri elde edebilecek hem de deneysel çevreye bırakmayı yapabilecektir. Bu düzenlemenin usul ekonomisi açısından uygun olduğu söylenebilir ama aynı zamanda kontrolün sağlanamaması açısından tehlikeli olabileceği kanısındayız. RİSK DEĞERLENDİRME
Madde 29- Gıda, yem, işleme ve tüketim amacıyla ithal edilecek ve/veya piyasaya sürülecek GDO ve ürünlerinin risk değerlendirmesinde esas alınacak ilkeler eski kanun taslağının 29. maddesinde şu şekilde belirtilmiştir “risk değerlendirmesi gıda güvenliği ile çevre, bitki, hayvan ve insan sağlığı ile biyolojik çeşitlilik esas alınarak” yapılır. Bu temellerin kanunlaştırılacak taslakta da yer alması, ilkelerin belirlenmesi açısından daha uygun olacağı kanısındayız. Tasarının madde gerekçelerinde de bu kaygımızı paylaşırcasına yer alan:
29. madde: -“… Bu kapsamdaki GDO ve ürünleri, doğrudan veya dolaylı olarak insanların tüketimine sunulacağı için, bu ürünlerin risk değerlendirmesinde öncelikle gıda güvenliğinin ve insan ve hayvan sağlığının dikkate alınması öngörülmektedir. Ancak ürünlerin canlı olması, dolayısıyla, kazara veya bilinçsiz olarak çevreye salınması halinde biyolojik çeşitlilik ve tarımsal üretim üzerinde de risk oluşturma ihtimaline karşı, biyolojik çeşitlilik ve tarımsal üretimin de kriter olarak alınması gerekmektedir.” ibarelerine de uygun olarak “biyolojik çeşitlilik ve tarımsal üretimin de kriter olarak” bölümünün tekrar eklenmesinin yerinde olacağı görüşündeyiz.
ÜÇÜNCÜ KISIM HUKUKİ VE CEZAİ SORUMLULUK
BİRİNCİ BÖLÜM : HUKUKİ SORUMLULUK VE TELAFİ SORUMLULUĞA İLİŞKİN TEMEL İLKELER
Madde 33- c- GDO’ların izinli olarak piyasaya sürüldüğü durumlarda, organizmaların genetik olarak değiştirilmesiyle ilişkili olarak ortaya çıkan zararlardan, bu organizmaların hatalı olmasına bağlı olarak piyasaya sürme izni alanlar sorumludur. İbaresi, “izin alanlar ve bu izni verenler” şeklinde düzenlenmelidir.
Aynı fıkranın devamında yer alan “Bu kişiler, GDO’ların piyasaya sürüldüğü zamanda mevcut olan bilgi ve teknoloji çerçevesinde fark edilemeyen hatalardan da sorumludur.” İbaresinde geçen “fark edilemeyen hatalar” ifadesi, “gözetilmeyen hatalar” olarak düzenlenmelidir.
e- Sorumluluğa ilişkin temel ilkelerin düzenlendiği 33. maddenin e bendi illiyet bağının kesildiği halleri göstermiştir. Geleneksel hukuk kuralları içinde kusur sorumluluğuna ilişkin illiyet bağını kesen etkenler mücbir sebep, zarar görenin kusuru, 3. kişinin kusurudur. Kusursuz sorumluluk ise kusur sorumluluğundan tamamen farklıdır. GDO ve ürünleri için mücbir sebebin kabul edilebilir bir illiyet bağını kesen sebep olmadığı açıktır. GDO’lar için mücbir sebebin illiyet bağını kesen neden olarak kabul edilmesi “doğa olaylarının tamamının” mücbir sebep kavramı içinde şirketler tarafından ileri sürülebilmesine olanak tanır ki, bu durum mevcut mahkeme kararlarına ve sorumluluk hukukunun ilkelerine; Anayasa’ya ve hukuk devletinin ilkelerine aykırıdır. Bu nedenle de illiyet bağını kesen nedenler arasından mücbir sebep çıkarılmalıdır.
ÇEVREYE VERİLEN ZARARLAR
Madde 34- “GDO’ları muameleye tabi tutanlar, muamele nedeniyle çevrede zararın meydana gelmemesi veya sonuçlarının ağırlaşmaması için risk değerlendirmesi sonucunda belirlenen tedbirler nedeniyle oluşacak masrafları karşılamakla yükümlüdürler. Sorumlular çevrenin zarar görmüş veya tahrip olmuş unsurlarının eski haline getirilmesi veya aynı değerdeki unsurların yerine konması için yapılması gerekli masrafları da karşılar.” İfadesi yok olan biyolojik çeşitliliği, insan sağlığını ve gen kaynaklarını nasıl ve hangi tedbirlerle eski haline getirileceği sorusunu yanıtsız bırakmaktadır. Hangi şirketin sermayesi bu unsurları tazmin etmeye yeter ya da yeter mi! Bu maddenin de tasarı taslağı gibi uygulanabilirliği yoktur.
ZAMANAŞIMI
Madde 35- GDO ve/veya ürünlerinin yaratabileceği “potansiyel zarar” belirlenebilir bir yakın gelecek içinde doğmayabilir. Etkisini ne zaman göstereceği belli olmayan bir risk faktörüne karşı en azından ortalama bir yaşam süresi kadar zamanaşımı süresinin gösterilmesi daha yerinde olacaktır.Yani bu noktada önerimiz zamanaşımı süresinin uzatılmasıdır.
İSPAT YÜKÜ VE RE’SEN ARAŞTIRMA İLKESİ
Madde 36- İhtiyat ilkesinin uygulanabilmesi için düşünülen ve mevzuatlara yansıtılan önlemlerin büyük bir çoğunluğu maddi hukuka ilişkin değil usul hukukuna ilişkindir. Bu nedenle tasarı taslağında, usul hukukuna ilişkin bir önlem olarak ispat yükünün tersine çevrilmesi gerekir. İspat yükünün tersine çevrilmesi geleneksel ispat külfeti kuralının değiştirilmesidir. Yani ispat külfetinin çevresel bozulmaya yol açabilecek faaliyetten etkilenen ve karşı çıkanlardan alınıp çevresel kaynakları kullananlara yüklenmesi yani yer değiştirmesidir. Madde 36 ise ispat külfetini zararın meydana geldiğini iddia eden kişiye yükleyerek ihtiyat ilkesine aykırı bir düzenleme getirmiştir. Bu düzenleme, gerek Cartegena Sözleşmesi’nde yer alan ihtiyat ilkesine, gerekse taslağa hakim olması gereken ruha ve mantığa ters düşmektedir. Eğer tasarı taslağı biyolojik çeşitliliği korumaya yönelik hazırlanıyorsa, zarara uğrayanlar GDO’lar nedeniyle zarara uğradıklarını ispatlamak zorunda bırakılamazlar. Zararın, GDO ve ürünlerinden kaynaklanmadığını, GDO’ların zarara neden olmadığını ispat yükü, GDO’yu piyasaya süren, izin veren, üreten ve kullandıranlardadır.
DÖRDÜNCÜ KISIM BİYOGÜVENLİK KURUMU
BİRİNCİ BÖLÜM Biyogüvenlik Kurumu Biyogüvenlik Kurumu
Madde 45.- Kurumun özel hukuk hükümlerine tabi olduğu belirtilmiştir. Kurumun kamu hukuku hükümlerine tabi olarak yapılandırılması taslağın amacına daha uygun düşmektedir. Özel hukukta taraflar arasında eşitler arası bir ilişki kurulur ve taraflardan hiçbiri diğerinin karşısında imtiyazlı sayılacak haklara sahip olamaz, yani kamu hukuku ilişkisinde olduğu gibi kamu yararı ve kamu gücü kullanılarak müdahale edilmesi gereken alanlarda müdahale edemez. Yani biyolojik çeşitliliğin korunması ya da GDO’lardan kaynaklanan riskin zarara dönüşmesi halinde çıkacak ekolojik kirlenmenin önüne geçilmesi için özel şirketlere plan, strateji ve eylemler ihale edildiğinde ve bu ihalelerin gereğini ilgili şirketler yerine getiremediklerinde ya da iflas ettiklerinde taraflar özel hukuk hükümlerine tabi oldukları için idarenin eli kolu bağlanacak yahut ciddi maddi külfetler altına girecektir. Sonuçta olan biyolojik çeşitliliğin ve sürdürülebilir kullanılmasının zararı ya da ekolojik kirlenmenin yaşanması olacaktır.
Kurumun görev ve yetkileri
Madde 46- H) Geçici bölge müdürlüklerinin kurulması idarenin sürekliliği ilkesi ile bağdaşır nitelikte değildir. İdarenin asli görevi, teşkilatlanmasını hizmetlerin sürekliliği ilkesine uygun olarak yapmaktır.
Kurumun gelirleri
Madde 48-
c) İthalatına izin verilen GDO ve ürünlerinden alınan fonlardan yapılacak %0.3’lük kesintiler.
j). Her türlü yardım ve bağışlar
Bağımsız idari otoritelerin ortaya çıkışındaki asıl etken hassas bazı alanların siyasi erkten bağımsız bir yapıda olmasının sağlanmasıdır. Ama görüldüğü gibi siyasi erkten bağımsız olması amaçlanan Kurumun yardımlarından ve fonlarından kesinti yoluyla gelir elde ettiği şirketlere karşı bağımsızlığını nasıl koruyacağı şüphelidir. Yani bu düzenlemeler Kurumun kurulma amacındaki mali özerkliği bozucu niteliktedir. Bu nedenle önerimiz kurum bütçesinin özel ya da katma bütçeli olmasıdır.
İKİNCİ BÖLÜM Yönetim Kurulu
Kurulun oluşumu
Madde 50.- “Kurumun karar organı biri başkan, biri ikinci başkan olmak üzere yedi üyeden oluşan Biyogüvenlik Yönetim Kuruludur. Biyogüvenlik Yönetim Kurulu, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı (3), Çevre ve Orman Bakanlığı (2), Sağlık Bakanlığı (1) ve Dış Ticaret Müsteşarlığı (1) bağlı olduğu Devlet Bakanlığının önerisi ve Bakanlar Kurulunun ataması ile oluşturulur.” Şeklinde bir düzenlemede tüketici ve üretici örgütlerinin temsilcilerinin unutulmuş olması kurulun bağımsızlığı, açıklığı ve şeffaflığı açısından bir handikaptır. Kurulun üye sayısı 11’e çıkartılarak kurul üyelerinden altı tanesi, üretici ve tüketici örgütleri ile konuyla ilgili oda, sendika ve ekoloji örgütleri arasından belirlenmelidir.
Madde 54-Kamu düzeni gibi muğlak bir ibare kullanılarak denetleyici kararların bazılarının yayımlanmayabileceği söylenmiştir. Bu düzenleme idareye tanınan takdir hakkının kötüye kullanılabileceği bir alana yol açar. Açıklık ilkesi ve öngörülebilirlik ilkesinin zedelenebileceğini düşünerek bu maddenin takdir hakkına ilişkin kısmının çıkarılması gerektiğini düşünüyoruz.
54. maddenin 3.fıkrası-
Kolektif işlemler birden fazla iradenin aynı anda ve aynı yönde açıklanması ile meydana gelen işlemlerdir, kurul kararları da bu işlemlerin en belirgin örneğidir. Bu işlemlerin temel özelliği alınan kararların sağlıklı ve kabul edilebilir olması açısından kararların toplanma yeter sayısına uygun toplanılarak imzaların toplantı sonunda toplanmasıdır. Ancak 54. maddede üyelerin imzalarını kararın tutanağa yazıldığı günü izleyen işgünü atabilecekleri söylenmiştir. Yani Cuma günü alınan bir karar Pazartesi günü imzalanabilecektir. Bu hafta sonu gerekli lobicilik faaliyetleri ile kararların etkilenmesine etkili olabileceğinden kolektif kararların mantığına terstir. Denetleyici ve Düzenleyici Kurumlar Hakkındaki Kanun Tasarısı Taslağının 9. maddesinin 3. fıkrası da hukuksal belirsizliğe ve alınan kararların sakatlanmasına yol açabilecek bu cümlelerin tekrarlanmasından ibarettir. Ancak, her iki taslağın kanunlaşma aşamasında kurumların sağlıklı karar almalarına engel olduğunu düşündüğümüz bu bölümlerinin değiştirileceğini umut ediyoruz.
ALTINCI KISIM GEÇİCİ HÜKÜMLER
Geçici Madde 1- “İnsan ve hayvan tedavisinde kullanılan antibiyotiklere dirençlilik genlerini içeren GDO’ların üretimi yasaktır, tüketimi ve kullanımı ise 31 Aralık 2008 tarihinden itibaren yasaktır.” Düzenlemesi biyolojik çeşitliliği, tüketicileri, çiftçileri 2008 yılına kadar kanunen korunmasız kılmaktadır.
Bu geçici maddeyle antibiyotiğe dirençlilik geni taşıyan GDO’ların tüketimi ve kullanımı da tasarının amacı gereği kanunun yürürlük tarihiyle bitlikte yasaklanmalıdır.
Avrupa Birliği’nde antibiyotiğe dirençlilik genlerini içeren GDO’larla ilgili düzenleme şöyledir: GDO’larda antibiyotik dirençlilik genleri ticari olarak 31 Aralık 2004 yılından itibaren kullanım dışı bırakılacak; antibiyotik dirençlilik geni taşıyan GDO’ların ticari amaçlar dışındaki kullanımı 31 Aralık 2008 tarihinden itibaren engellenecektir (Direktif 2001/18). Türkiye’deki taslağında, eğer siyasi güç antibiyotiğe dirençlilik genlerinin tüketiminin ve kullanımını yasaklamaya yetmiyorsa, en azından bu şekilde değiştirilmesi gereklidir. Mevcut geçici madde 1 düzenlemesi yasalaşırsa, 31 Aralık 2008 tarihine kadar yaşanan denetimsizliğin sonuçları geri dönüşümü olmayan ekolojik ve toplumsal zararlar yaratabilecektir.
Bugün GDO’ lu ürünlerin ülkemizde üretimi yasak olmakla birlikte ithalatını yasak kapsamında değerlendirip denetleyen bir merci bulunmamaktadır. İthalat esnasında ithal edilmek istenen ürüne ilişkin GDO tespiti istenmemektedir. Üllkemizin en değerli hazinelerinden kabul edilmesi gereken biyolojik çeşitliliği, topografik ve coğrafi yapısı, ekolojik faktörleri dikkate alındığında yapılması gereken GDO içeren bütün unsurların yurt sınırı girişine engel olmaktır. Bu kapsamda teknik, idari ve hukuksal altyapının mutlaka oluşturulması gereklidir. Bununla birlikte her olasılığa hazır olmak için GDO teknolojisini araştırma bazında üretmek ve hatta GDO lu ürünlerin olası zararlarına karşı tedbir oluşturmak için hazırlıklara başlamak gereklidir. GDO’ lu ürünlerin ithalatının yasaklanmasının Dünya Ticaret Örgütü Antlaşmasına aykırı olacağı hususundaki söylemlere, DTÖ Antlaşmasının bir alt Anlaşması olan Sağlık ve Bitki Sağlığı Anlaşmasının ilgili argümanlarını gerekçe göstermek üzere karşı durmak mümkündür. Bununla birlikte bugün Dünya ölçeğinde GDO teknolojisini kullanan ve tekel konumunda olan bir kaç ülkenin bir kaç firmasına yeniden tohum olarak kullanılamayan tohumluklara pazarda hakimiyet sağlanarak son derece stratejik önemde olan gıda güvencemiz emanet edilemez. Ülkemiz ekolojik faktörlerini dikkate alarak biyoçeşitliliğini kullanırken korumalı ve kendi tohumluğunu kendi üretmelidir. Bugün bu zorunlulukları karşılayacak bir yasal düzenlemeye ihtiyaç vardır.
Hukuk açısından da her zaman önleme, tedaviden daha iyidir.
GDO’YA HAYIR PLATFORMU HUKUK KOMİSYONU- 2005
Bu metin GDO'ya Hayır Platformu Hukuk Komisyonu adına EKOLOJİ KOLEKTİFİ tarafından hazırlanıp bastırılmıştır. |