Ulusal Biyogüvenlik Yasası'na Doğru (Ilgın ÖZKAYA ÖZLÜER) Yazdır E-posta
Cuma, 02 Ekim 2009
Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin uygulanabilmesi amacıyla hazırlanan Cartegena Biyogüvenlik Protokolü, Türkiye’de 24.1.2004 tarihinden beri yürürlükte bulunuyor.  Son günlerde yoğun biçimde tartışılan “Ulusal Biyogüvenlik Yasa Taslağı” (UBYT) da bu protokol ve biyolojik çeşitlilik sözleşmesinin uygulanmasına yönelik  bir çalışmanın ürünü. Bu taslak, Türkiye’nin de resmi düzeyde katıldığı Rio Kalkınma zirvesinin çocuklarından sayılabilir. Şu aralar bakanlık görüşlerine açılan taslağın bu konuda hazırlanan ilk taslak olmadığı söylenmelidir. Ancak geçmiş yıllarda daha bürokratların önündeyken tartışılan ve kamuoyuyla paylaşılan taslak, bu kez kamuoyundan sır gibi gizleniyor. Biyogüvenlik konusunda basına yansıyan tartışmalar, daha önceki taslaklara referansla yapılıyor. Kamuoyu ‘fil’i tarif etmeye çalışıyor. UBYT’nin ne getirip ne götüreceği tartışmasını ise yasa yapıcılar yakından takip etmiş olmalı ki beş yıldır dillendirilen kimi eleştirileri bu son taslağa kısmen işlemişler. Ancak, nihayetinde UBYT, adı ile müsemma bir şekilde, genetiği değiştirilmiş organizmalar ile ilgili ticari faaliyette bulunan şirketlerin el kitabı görünümünden çıkarılması ve Cartegena Protokolü ile daha uyumlu ve öncekilerden farklı olarak Genetiği Değiştirilmiş Organizmalarla (GDO) ile ilgili yürütülecek faaliyetlerde daha ayrıntılı bir usul öngörür hale getirilmesi için üzerindeki sır perdesinin kalkması gerekiyor.

Bu noktada altı çizilmesi gereken bir husus var, kamuoyundan gizlenen son taslakta da GDO’ların ülkeye girişini, ekilmesini ve tüketilmesini engelleyecek irade gösterilemedi.

Taslağın amaç ve kapsam başlıklı maddesinde söz konusu tasarı taslağının amacı “GDO ve ürünleri ile ilgili faaliyetleri düzenlemek, denetlemek, izlemek, biyogüvenlik sistemi kurmak, geliştirmek ve uygulanması ile ilgili usul ve esasları belirlemek” olarak gösterilmişken;  kapsamı ise, “GDO ve ürünlerinin ile araştırma, geliştirme, üretim, her türlü çevreye serbest bırakma, piyasaya sürme, kullanma, ithalat, ihracat, nakil, taşıma, saklama, paketleme, etiketleme ve depolama faaliyetlere ve bu faaliyetlerle ilgili gerçek kişiler ile kamu ve özel hukuk tüzel kişilerine dair hükümler” olarak belirtilmiş. Diğer bir deyişle 4 kısım ve 29 maddeden oluşan UBYT, yasaklar ve denetim mekanizmaları üzerine değil, GDO ve ürünleri ile ilgili izin, başvuru, değerlendirme ve karar aşamalarını içeren bir süreç, bu süreci yürütecek aktörler ve bu alanda faaliyet gösteren kişilerin hukuki ve cezai sorumlulukları üzerine kurulmuş.

Taslak, “GDO ve ürünlerinin ithalatı, deneysel çevreye bırakılması, çevreye serbest bırakılma amacıyla piyasaya sürülmesi, kapalı alanda kullanımı veya yem olarak veya işleme ve tüketim amacıyla piyasaya sürülmesi, kapalı alanda kullanımı ve transiti” için alınması gereken izinlerin tesisinde, Cartegena Protokolü’nde de kabul edilen ve çevre hukukunun temel ilkelerinden biri olan ihtiyat ilkesinin etkili olacağını belirtmiş. Buna göre izin, başvuru, değerlendirme ve karar aşamalarında görevli ve yetkili olan Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Taslağın yürürlüğe girmesi ile vücut bulacak olan Ulusal Biyogüvenlik Kurulu ve nihai kararı verecek olan Bakanlar Kurulu’nun bu alanda yapacakları işlemleri ve verecekleri raporları açısından etkin olması beklenen ihtiyat ilkesine Taslağın geneline bakıldığında yeterince yer verilmediği de söylenmelidir. Öncelikle ihtiyat ilkesi kapsamında GDOların yasaklanması ihtimal dâhilinde iken, Taslak genel bir yasaklama bir yana, yasak faaliyetleri sınırlı sayıda, dar ve tespit edilmesi oldukça güç alanlarla çerçevelemiş; yine ihtiyat ilkesi kapsamında çeşitli teknoloji ve yöntemlerin zorunlu kılınması mümkün iken Taslak, kullanılacak yöntemleri gizli bilgi kapsamına alarak GDO ve ürünleri ile ilgili faaliyette bulunan kişilerin gen transferi esnasında kullanacakları yöntemi belirlemelerinde sınırsız ve denetlenemez bir serbesti tanımıştır. Nihayet Taslağın ihtiyat ilkesinin usule ilişkin görünümlerinden biri olarak ispat yükünün tersine çevrilmesi yerine, zararın ispatında geleneksel hukukun ispat kuralları ile sınırlanmış düzenlemeler getirmesi de, ilkenin ismen yer aldığı ve fakat içerik olarak yerleştirilmemiş olduğunu göstermektedir. Buna göre iyimser bir değerlendirme ile bile ancak Taslağın izin sürecinde öngördüğü prosedür ve izinlerin on yıldan daha uzun süreli olamayacağına dair düzenleme göz önüne alınarak ihtiyat ilkesine kısmen yer verildiği söylenebilir.

UBYT’daki izin süreci, GDOlar ve bunlarla ilgili faaliyette bulunabilmek için Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na yapılan başvurunun Bakanlık tarafından kabulü ile başlamakta; (laboratuar, sera ve tarla testlerini içeren alan denemeleri ile gıda analizleri, toksitite ve alerji testlerini içeren) risk değerlendirme raporu ve (GDO ile ürünlerinin biyolojik çeşitlilik üzerindeki etkisini belirleyen) sosyo-ekonomik değerlendirme raporu hazırlanması ile devam etmektedir. Söz konusu raporların hazırlanmasında Bilimsel Danışma Kurulu adı altında bir kurul ve ihtiyaç görülmesi halinde oluşturulacak başkaca kurullar görev alır. Bu raporlar,  önceki taslaklarda bağımsız idari otorite görünümünde öngörülen ancak son Taslakta ise görüş bildirme ve raporlama faaliyetleri yürütme görevi verilen Ulusal Biyogüvenlik Kurulu tarafından nihai bir rapora bağlanarak karar taslağı biçimine getirilir. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Çevre ve Orman Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı ve Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın teklif ettiği ve Bakanlar Kurulu’nun kararı ile atanacak üyelerden oluşan Ulusal Biyogüvenlik Kurulu,  karar taslağını ve raporunu Tarım ve Köyişleri Bakanlığına iletir. UBYT’ya göre Bakanlığın bu raporu ve görüşünü nihai kararı vermek üzere sunduğu Bakanlar Kurulu, bu konudaki kararını yayımlayarak geçerlilik kazandıracaktır. Türk hukuk mevzuatı açısından pek da aşina olunmayan başkaca süreler öngören Taslağın, söz konusu kararın başvurunun Bakanlığa verilmesinden itibaren iki yüz yetmiş beş günü geçemeyeceğini düzenlediği de belirtilmelidir. Diğer yandan en fazla üyeyi atayacak olan Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın, aynı zamanda Kurul’un başkan ve başkan yardımcısını da belirleyecek olması da Ulusal Biyogüvenlik Kurulu’nun Bakanlık karşısındaki bağımsızlığını etkileyebilecek gibi görünüyor.

Taslağın belki de en büyük önemi haiz olması gereken hukuki ve cezai sorumluluğa ilişkin düzenlemelerindeki yetersizliklerin ve eksikliklerin hemen dikkati çektiğini söylemeliyiz. Hukuki sorumluluğa ilişkin maddede, izinsiz gerçekleştirilen faaliyetler neticesinde meydana gelen zararlar dışında ‘hatalı GDOlar’ adıyla belirtilen bir kategorinin de hukuki sorumluluğa neden olduğu ifade edilmiştir. Taslağın hatalı GDO kavramına getirdiği tanım göz önüne alındığında kusur sorumluluğuna yaklaştırılmaya çalışılan bir sorumluluk ilişkisine rastlanılması mümkündür. Bu tanıma göre hatalı GDO,  ‘bütün koşullar göz önüne alındığında haklı olarak beklenen güvenliği garanti edemeyen GDOlardır.’ Diğer bir deyişle, GDO’lardan kaynaklanan her tür zararın değil, izinsiz faaliyetlerin ve beklenen güvenliğin sağlanamamasından kaynaklanan zararlar hukuki sorumluluk kapsamına alınmıştır. Ayrıca GDOların etki ve sonuçları konusunda henüz bilimsel belirsizliğin giderilmemiş olması ve uzun vadede doğacak sonuçların neler olacağı konusunda henüz kesinlemiş bir veri bulunamayacak kadar yeni olan bu teknolojilerin riskleri ile karşı karşıya olunmasına karşın, Taslakta zarar görenin GDOların ve ürünlerinden kaynaklanan zararlarının tazmin edilmesini talep hakkı, zarardan ve zarar vereni öğrenmesinden itibaren 2 yıl ve her halde zararı doğuran olayın meydana gelmesinden itibaren otuz yıl ile sınırlanarak hak düşürücü sürelere bağlanmış.

Bu noktada Çevre Kanunu’nun zamanaşımına ilişkin düzenlemede “Çevreye verilen zararların tazminine ilişkin talepler zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten itibaren beş yıl sonra zamanaşımına uğradığının düzenlendiği de hatırlatılmalıdır. Taslak ile ilgili olarak üzerinde ısrarla üzerinde durulması gereken husus, Genetiği değiştirilmiş organizmalardan ve ürünlerinden kaynaklanan bir zararı olduğu iddia eden kimsenin, GDO ile ilgili olarak çevre hukukunun kabul ettiği tüm ilke ve esaslara aykırılık içerecek şekilde bu zararın nedenini ispatlama yükümlülüğü altında bırakıldığı düzenlemedir. Çevre hukukunun geleneksel zarar kavramını genişleten yaklaşımı da göz önüne alınarak riskli faaliyeti yürüterek faaliyet hakkındaki teknik ve ayrıntılı bilgilere sahip gerçek/ tüzel kişinin bu faaliyet nedeniyle yararlandığı kâra karşılık bu faaliyetin zararsızlığını ispatlama yükümlülüğü altında kalması gerekir.

Diğer bir deyişle, zarara uğrayanın bu zararının GDO ve ürünlerinden kaynaklandığını ispatlaması ve zararın nedenini belirleyebilmesi bilimsel bilgiden ve teknolojik verilerden olduğundan çoğu zaman imkânsız olduğundan bu alanda faaliyet gösterecek kişilerin ya izin aşamasında faaliyetlerinin tehlike taşımadığını kanıtlaması yahut tehlikenin varlığına dair karinelerin önceden tanımlanmış olması yerinde olacaktır. Örneğin organik tarım yapmakta olan çiftçi, GDO’lu tarım yapılan komşu tarladan gen kaçışı yaşandığını ve bu nedenle de zararı doğduğunu ispatlama güçlüğü çekeceği gibi bebek formüllerinde yahut başkaca bir gıda ürününde kullanılan GDO’nun insan sağlığında yarattığı etkinin bu üründen kaynaklandığının tespit edilmesi oldukça güçtür.

Zarar göreninin zararını ispat etmesi gerektiğini belirten Taslaktaki 15. maddenin devamında GDO’ların sebep olduğu zararlardan kaynaklanan davalarda re’sen araştırma ilkesi uygulanır denilmek suretiyle bir hukuki karmaşa, belirsizlik ve çelişki yaratılmıştır. İlgili düzenlemelerin yeniden ve bu çelişkileri giderecek biçimde yeniden ele alınmaya muhtaç olduğu açıktır. Cezai hükümlerde ise hapis cezası yanı sıra adli para cezasına yer veren Taslak idari para cezası ve faaliyetten men yaptırımları ve güvenlik tedbirleri ile desteklenmiş yaptırımlar sistematiği sunmuştur. Taslaktaki cezaların Ceza Kanunu’nun ilgili maddeleri ile uyum gösterdiği de belirtilmelidir.

Ulusal Biyogüvenlik Yasa Taslağı ile ilgili olarak belirtilmesi gereken bir diğer husus ise, son yıllarda ulusal kamu yönetimindeki hâkimiyetini geliştiren neo-liberal politikaların kamu gücünün piyasa lehine daraltılmasına ilişkin gidişatının bir başka örneğini oluşturacak düzenlemeler içermesidir. Biyogüvenliğin sağlanması ile ilgili etkinliğini bu Tasarının kanunlaşması ile arttırması beklenen Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın Taslak kapsamındaki görevlerinden önemli bir kısmını ‘piyasaya yaptırabilme’ yetkisi ile donatılmış olması bu kanımızı güçlendirir niteliktedir. Bakanlığın Biyogüvenliğin sağlanması için ülke içinde gerekli denetleme, kontrol, izleme ve raporlama işlemlerini yapmak dışında yaptırmak yetkisi ve risk değerlendirme ve sosyo-ekonomik değerlendirme dâhil her tür değerlendirmeyi her başvuru için yapmak ve yaptırmak yetkisine sahip olması da bu kapmamda ele alınabilir örneklerdendir. Biyogüvenliğin sağlanmasında Tasarı’nın en yetkili kıldığı Bakanlığın böylesi bir alanda yetkilerini paylaşmasının pek çok olumsuz sonuca neden olacağı açıktır.

ILGIN ÖZKAYA ÖZLÜER - Ekim 2009
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

Ekoloji Kolektifi
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Çevre Hukuku Anabilim Dalı


Güncel Hukuk Dergisinin Ekim 2009 sayısında yayınlanmıştır. 

 
< Önceki   Sonraki >