Yarınlar Dergisi Ekim Sayısı Bayilerde: "Neo-liberalizmin Moğol Akını" Yazdır E-posta
Salı, 02 Ekim 2007
Türkiye kapitalizminin neo-liberal yeniden yapılandırılma sürecinde önemli bir dönemeç yaşıyoruz. Bu dönemeç emekçi sınıfların burjuvaziye karşı olan mücadelesi açısından da önemlidir ve her yönüyle emekçilerin çanına ot tıkamayı amaçlayan bir anayasaya da diğer yasal düzenlemeler gibi karşı çıkılmalıdır.

Yarınlar Dergisi Ekim Sayısı Çıktı!
 
Çankaya'da Converse Devrimi:
 

Şükürler olsun ki AKP, her nasılsa sol sayılmış bir kesimi tarihsel bir sıkıntıdan kurtardı. 22 Temmuz’da AKP’nin aldığı oy, Türkiye’nin burjuva demokratik devrimi tamamlamış olmasının ürünü ve belirtisiymiş. 36 yıl önce devrimcilik yaptığı gerekçesiyle ordudan atıldığı için Ömer Laçiner’in içinde kalmış bir şeyden söz ediliyor olsa sorun değildi. Ama hatırlanacaktır, yine bu söyleşinin yayınlandığı gazete, birkaç ay önce de “TÜSİAD’ın Türkiye’ye gecikmiş bir burjuva devrimi” önerdiğini ilan ediyordu bir köşe yazarı aracılığıyla. Yazılanları okuduğunuzda, söylenenleri dinlediğinizde sanacaksınız ki bir torbadan rastgele seçilmiş kelimelerle cümle kurma oyunu oynanıyor. Yani demokrasi nedir, devrim ne demek; bunların hiçbir önemi yok bu arkadaşlar için.  
 
Siyasal soldan liberal sağa geçerken, ilk adımda bu tür tezler en azından öznesi gizli cümlelerle ifade edilirdi. “Eğer Türkiye’de demokrasinin önündeki engellerin ortadan kalkmasına hizmet ediliyorsa iyidir” gibi. Bu hapı yutunca arkası kendiliğinden geliyordu. Yutulan şeyin bir hap değil huninin ucu olduğu çok rahat anlaşılıyor. Şimdi o huninin ağzından, artık Allah ne verdiyse… Bir kere sınıf pusulasını kenara atıp demokrasicilik oynamaya başladı mı solcular, ne de çabuk kendilerini AKP’nin yanında buluverdiler. Sınıf pusulası meseleyi netleştiren bir şeydi aslında, onu elden bırakınca AKP’den demokrasi bekleyenler mi dersiniz, TÜSİAD’dan devrim bekleyenler mi…  
 
Ve elbette tüm bunlar bu ülkede devrimci olan ne varsa, onların sistematik reddi ve aşağılanması olmadan söylenemez. Efendiler buyuruyor ki, sayelerinde “sol ilk defa sokağa çıkmış”. Sokak ne, solla ne alakanız var sizin? Ne zaman bu kadar koltuklarınız kabardı, Milliyet/Radikal gazıyla ne zaman ayaklarınız yerden kesildi sizin? Baskın Oran’a Ahmet İnsel eşlik ediyor. 12 Eylül sonrasındaki genç militan enerji, bağımsız aday kampanyalarıyla siyasal alana inmiş. Artık sol hareketler “keşişhane” olmaktan kurtulacakmış. Bağıra bağıra “AB’ye evet” diyemiyor diye ÖDP’den bile istifa etmiş bu radikal akademisyen, TÜSİAD, AKP gibi kurumlar söz konusu olduğunda takındığı centilmenliği “sol” olandan tamamen esirgiyor. Doğan Tarkan da aynı fikirde, 3600 kişi bağımsız aday çalışmasında yer almış ya, “bu bütün bir Türk solunun toplamından çok daha büyük bir iş”miş. Ve “eski sol”un tamamen dışından gelen yeni kuşağın birkaç temsilcisi “Baskın Oran aday olmasaydı oyumuzu AKP’ye verirdik” dedi ya, kimsenin yüzü kızarmıyor.  
 
Solun inkârından yola çıkarak bu sözleri edenleri, “yeni sol”culuğu solun olanaklarından birisi olarak görmeye çalışan solculara havale etmek zorundayız. Çünkü o çok böbürlenerek reklâmını yaptıkları seçim kampanyalarına katılan insan ve aldıkları oy sayısı bile, aslında var olduğunu unutmaya çalıştıkları solun varlığı ve etkisi olmadan mümkün değildir. Ancak bir Cem Boyner olabilirlerdi aksi halde, Yeni Demokrasi Hareketi diye bir şaklabanlık kurar, bir seçimde tuzla buz olurlardı. “Alışılmamış bir şey yaptığımızı biliyoruz” fıkrası anlatan Ali Haydar Veziroğlu gibi işlere girerlerdi. Daha iddialı iseler eğer, yine de “son kullanma tarihi geçmiş” dedikleri eski solun bir kısmını razı edebildikleri için öyleler. Biz de bu yüzden konuşuyoruz zaten. AKP’ye oy verebileceğini söyleyen “aktivist”le değil derdimiz. Bu saçmalıkta solculuk kırıntısı görmeye çalışanlarla tartışıyoruz.
 
Ezber bozacaklardı ya, bakın bozulan ezberler var. Medya parlatması, liberal şarlatan ekip Genç Siviller, Çankaya köşkündeki resepsiyonda yer alan temsilcilerine takım elbisenin altına Converse giydirerek acayip ezber bozdular. En az Doğan Tarkan kadar, Ahmet İnsel kadar, Baskın Oran kadar askeri vesayetten muzdarip olduklarını yine şık bir hareketle belli ettiler. Şimdi resepsiyonda Baskın Oran yer almadığı için de Genç Siviller’i destekleyelim mi? Ezber bozacaklarmış, en azından 10 yıl önce Cem Boynergilin ezbere söyledikleriyle yapılan solculuk kimin işine yarar? Emekçilerin değil, o kesin. Şaşmaz ölçüdür, eğer gericilik alkışlıyorsa orada ilericiliğin zerresi bulunmaz. Bakın bakalım şimdi Fettullah’ın Aksiyon’larına, AB’ci “sivil toplum” şebekesine… Cem Boyner parti kurduğunda da yanında “ünlü solcu” Hüseyin Ergün vardı mesela. Öyle bir solculuğu her daim el altında tutmayı kim istemez?  

KAPAK DOSYASI:

2. AKP Dönemi: Neo-Liberalizmin Moğol Akını

Türkiye kapitalizminin neo-liberal yeniden yapılandırılma sürecinde önemli bir dönemeç yaşıyoruz. Bu dönemeç emekçi sınıfların burjuvaziye karşı olan mücadelesi açısından da önemlidir ve her yönüyle emekçilerin çanına ot tıkamayı amaçlayan bir anayasaya da diğer yasal düzenlemeler gibi karşı çıkılmalıdır. Sosyalistler açısından mesele budur. Burjuvazinin önüne çıkan taşları temizlemek için uydurulmuş sihirli bir demokrasi sloganı, emekçi sınıfların özlemle beklemesi veya medet umması gereken bir gelişme olmayacaktır….

Ulusalcılar perişan:
Tatili yarıda kesip devrim yapamamak

Anlamış olmak gerekiyor ki AKP ile mücadele öyle tatilden gelip oy kullanarak verilemiyor. Bununla beraber tatilden dönerek hükümet düşüreceğini düşünenler, AKP oylarının çoğunun tatile gitmeyi aklından bile geçiremeyen insanlarca verildiğini ve onlarla kendileri arasındaki mesafenin ne denli açık olduğunu görmek zorundalar. Bu ruh hali Meral Tamer’e gelen bir sitem e-postasında da kendisini gösteriyor: “Ülke halkı irticaya yelken açmış gidiyor, hanımefendiye parti beğendiremiyoruz. Sanki komünist parti olsa oy verecekmiş gibi. Sizin gibiler vatandaşın aklını karıştırıp, AKP gibi partilere yöneltiyorlar. Biz de güneşin altında, cumhuriyeti kurtarmaya çalışıyoruz!” İzmir Mitingi’nde havanın sıcak olduğu biliniyor. Ancak bilinmesi gereken bir diğer gerçek güneş altında yapılan bir yürüyüşle cumhuriyetin kurtulmayacağı. Sahi bu küçük burjuva kibri cumhuriyeti kuranlara da saygısızlık olmuyor mu? İki adım yol yürümekle vatan kurtardığını düşünenler dönüp cumhuriyetin nasıl kurulduğunu yeniden okumak zorundalar…

Dervişler ve tacirler: AKP

Eğer sistemi akılcılaştırmıyorsanız, aklı sistemin dışına itersiniz. Burjuvazinin, doğum çağı dışında; yapmaya çalıştığı ya da yapmaya zorunlu olduğu şey budur. Neo-liberal proje aklın kazınması ile birlikte işlemektedir. Burjuvazi kendi misyonuna, kurumlarına ve rasyonalitesine, sistemi ayakta tutmak adına saldırmaktadır. Bu tedrici bir süreçtir ve yer yer atalete dayalı öbeklerle çatışma kaçınılmaz gibi görünmektedir. İnsanlığın, dünyanın ve toplumun sermayeleştiği bu çağda burjuva rasyonalitesinin ve siyasal kurumlarının bile gerisine savrulmak kaçınılmazdır…

Bir daha "Quo Vadimus?"

Bizim kuşak Türkiye aydınları (iyi eğitilmişleri bilemem) “Quo Vadimus?” ifadesini Yalçın Küçük’ün Tekin Yayınevi tarafından 1985’de basılan aynı adlı kitabından duydu. Latinceden gelen, kökü İncil’e giden ifadenin dilimizdeki karşılığı ‘Nereye Gidiyoruz?’ sorusuna karşılık geliyor. 12 Eylül darbesinin ardından daha henüz beş yıl, 1982 Anayasası’nın ardından ise üç yıl geçmişken ‘Nereye Gidiyoruz?’ sorusu kuşkusuz çok anlamlıydı. Üstelik varılan yer daha henüz “gidilecek” yerin bir başlangıcıydı. Geriye dönülüp bakıldığında Türkiye toplumunun bu soruyu defalarca ve bir öncekine kıyasla daha dehşetle sorduğunu söylemek mümkün.

12 Eylül darbesi (Quo Vadimus?), Turgut Özal’lı yıllar (Quo Vadimuss?), Masa başı darbeler (Quo Vadimusss?), AKP’li yıllar (Quo Vadimussss?)…

www.yarinlar.org 

 Image

 
< Önceki   Sonraki >