Yeşil ve Sol Arayışlar (Kadir DADAN) Yazdır E-posta
Perşembe, 27 Kasım 2008

2008 yılının ikinci yarısı itibariyle küresel finans sisteminin girdiği kriz, küresel sömürünün devam edebilmesi için kapitalizmin zorunlu olarak daha fazla sisteme müdahaleyi kabul edeceği günleri işaret ediyor. Bundan sonraki süreçte kapitalistlerin, artık refah devleti anlayışı çerçevesinde bütün ülkelerin ve bütün insanların zenginliği söylemini bir kenara bırakarak, tükenen kaynakların üzerinde alenen zor kullanarak egemenlik kurmayı, hayatta kalmanın temel şartı olarak dile getirdiği ve bunun için de ülkeler ve insanlar arasında eşitsizliğin kaçınılmaz olduğunu yüzleri kızarmadan ileri sürecekleri bir döneme giriyoruz. Hatta daha görünür ve kapımızı çalar hale gelen ekolojik krizi, bu anlayışlarının gerekçesi yaparlarsa şaşırmamak gerek.

Artık bir bütün olarak insanlık, savaş ve yıkımın sürekliliğini güvence altına alacak yeni kapitalist söylemlere karşı, barışçı ve sürdürülebilir yaşam seçeneklerini arayıp bulmak durumunda. Bu da başta bir birey olarak kendisi, sonrasında da içinde yaşadığı topluluk ve şehirler olmak üzere, kapitalist sistemle olan bağını gözden geçirmesi ile başlayabilecek arayışlardır.

Türkiye’deki yeşil hareket geçtiğimiz aylarda yeniden partileşti. Gerek partileşme sürecindeki tartışmalar, gerek uluslararası alanda ekososyalist manifesto çerçevesindeki tartışmalar ve gerekse devrimci ekoloji kavramı üzerinden yapılan tartışmalar, siyasi alanda yukarıda bahsettiğimiz yeni arayışların filizlerini de beraberinde getirdi.

Hiç şüphe yok ki bu filizlerin başında ilk kez 8. Bozcaada Yeşil Buluşmada tartışmaya açılan devrimci ekoloji kavramı geliyor. “Devrim Düşüncesi” kitabının yazarı Ahmet Soysal tarafından ortaya atılan kavram ile, özgürlük, eşitlik, adalet ve doğa kavramlarının birbirini gerektirdiğine ve ancak birlikte var olabildiklerinde tam anlamıyla gerçekleşebileceklerine ilişkin göndermelerle, kapitalist sistem karşısında devrim düşüncesinin yeniden yeşertilmesi gerektiğinin altı çiziliyor. Devrimin olanaklılığının sorgulanmadan hareket edilmesinin, farklı teorilerin etkileşimine açık bir düşünsel birikimin harekete geçirilmesinin ve devrimci yöntemlerin farklı düzeylerine ve çoğulculuğuna ilişkin açılımlarını içeren devrimci ekoloji kavramı, ekolojik krizin, kendisini doğuran kapitalizm eliyle aşılamayacağına ilişkin göndermelerle, ekolojik devrimin ancak tasarımı yapılmış mücadelelerle peşinden koşulmasını gündeme getirmektedir.

Bir diğer filiz yine Bozcaada Yeşil Buluşmada Hasan Güventürk tarafından ilk kez dile getirilen İsveç’teki sosyal ekonomi ve yeni kooperatifçilik modelinden esinlenen “sosyalist girişimcilik” anlayışıdır. Özellikle engellilerin istihdamına ilişkin örneklemelerden yola çıkılarak dile getirilen bu anlayış, kendi kendine yeterlilik üzerine içerdiği vurgu ile önem kazanmaktadır. Var olan tüketim kapasiteleri ve üretim güçleriyle, kapitalist sistem içerisindeki herkesin sistemi besleyen bir niteliği olduğu düşünülürse, sosyalist ekonomik girişimlerin yaygınlaşması, hem sistemden kopuşlara yol açarak genel bir kapitalist sistem zafiyetine yol açması, hem sosyal politikaların yaygınlık kazanması, hem de sosyalist düşüncenin beslenmesine ve gelişmesine yol açacak ekonomik birliktelikler oluşturması açısından önem kazanmaktadır.

İlki geçtiğimiz Mayıs ayında Balıkesir-Erdek-Ocaklar Beldesinde gerçekleşen Yeşil ve Sol 2008 Bahar Buluşmasında da ekonomi üzerine benzer tartışmalar yaşanmış ve Ekoloji Kolektifi’nden Fevzi Özlüer, “gıda, tohum haktır” kampanyasını örnek göstererek, insanların su, gıda, konut gibi temel gereksinimlerinin aynı zamanda bir hak olduğunu, Solun kent ve kır yoksullarını hedefleyerek hak mücadeleleri üzerinden örgütlenmesi gerektiğini dile getirmişti. Bu buluşmada ele alınan diğer kavramlar da ötekileştirme ve ortaklaşma idi. Tartışmalarda tek tipleştirmeye karşı farklı kimliklerin tanınmasının önemini yadsımadan, ortak değerler etrafında birlikte yaşamanın yollarının da inşa edilmesi gerektiği dile getirildi. Aksi takdirde ötekileştirmenin bir yangın gibi ortalığı sardığı, insanlar arasındaki bağların zayıflayarak toplumsal reflekslerin ortadan kalktığı, bireyin ve bireyciliğin önem kazanarak toplumun atomize olduğu bir sürecin yaygınlık kazandığı ifade edildi.

Yine Ekoloji Kolektifi’nin kolaylaştırıcılığında yürütülen 2. Ekososyalist Manifesto tartışmalarının Türkiye oturumlarında, doğanın ve emeğin sömürüsüne karşı, doğa ve emek kavramını birlikte siyasi yapılanmanın politik eksenine oturtulmasına ilişkin görüşlerin yanı sıra, mülkiyet kavramı ele alınarak yeni liberal politikaların devletleri şirketlerin güdümüne soktuğundan hareketle, özelleştirme karşısında devletleştirmeyi savunmanın uygulamada hiçbir kazanım sağlamadığı gibi, küçük parçaların birleştirilerek büyük sermayeye sunulmasının, dolayısıyla da tekelleşmenin bir aracı haline geldiği dile getirildi. Bu çerçevede özelleştirmeye karşı, ortak alanların ve hizmetlerin, sosyalleştirilmesi(toplumsallaştırılması) ve kamuya mal edilmesi gibi kavramların geliştirilmesi üzerinde durulması fikri ileri sürüldü.

Ekososyalist manifesto tartışmalarında dile getirilen diğer kavramlar ise birer basketbol terimi olan, tam saha baskı ve alan savunmasıdır. Basketboldaki kullanışı ile, topu daha rakip sahada karşılayarak, rakibin hızlı ilerlemesine ve zamanı kendi lehine kullanmasına fırsat vermemeyi ve olası top kapmalarla daha savunmalarının yerleşmesine olanak tanımadan karşı hücumu gerçekleştirmeyi amaçlayan tam saha baskı terimi ile anlatılmak istenen, kapitalist sisteme karşı verilen mücadelenin, dünyanın her yerinde ve kapitalistlerin genişleme göstermek istediği her noktada verilmesi gerektiğidir. Kaynağını kapitalist sistemin “büyü yada öl” paradigmasından alan bu kavram, endüstrileşmenin yaratacağı ekolojik yıkımı en aza indirmek için de kilit önem taşımaktadır. Bu anlamda Türkiye’de nükleer santraller, termik santraller, baraj ve hidroelektrik santralleri, çimento fabrikaları, taş ocakları, petrol boru hatları, demir-çelik tesisleri, maden işletmeleri gibi büyük endüstriyel yatırımlara karşı verilen kırsal alandaki mücadeleler kadar, Galataport, Manhattan Haydarpaşa, Dubai kuleleri, üçüncü boğaz köprüsü, boğaz otoyol tüp geçidi gibi kentsel alandaki endüstriyel yatırımlara karşı verilen mücadeleler de, ekolojik yıkımlara karşı olmalarının yanı sıra, sermayenin genişleme adımlarını durdurucu nitelikleri nedeniyle, ekolojistlerin ve sosyalistlerin birlikte hareket etmesi ve birbirini desteklenmesi gereken mücadelelerdir. Bu karşıtlık mücadeleleri ekososyalist girişimlere dönüştürülerek, basketboldaki top kapma ve hızlı hücumlara eş değer bir etki de yaratılabilir. Çimento fabrikalarına karşı Kahramanmaraş’ta, altın madenciliğine karşı Bergama’da yada nükleer santrallere karşı Akkuyu’da verilen mücadelelerin, ortaklaşmaya dayalı ekolojik tarım ve hayvancılık ile desteklenmesi buna verilebilecek bir örnektir.  

İlk kez Yeşillerin partileşme sürecinde YeşilSol tartışmaları ile dile getirilen ve basketboldaki kullanımı ile rakibin daha yetenekli ve daha uzun oyuncularına karşı, savunma yapan oyuncuların, belirli bir alanı terk etmemeleri ve yardımlaşmalarıyla potalarını savunmalarını amaçlayan alan savunması kavramı ise, kapitalist sistemin gıda, güvenlik, barınma, sağlık, eğlence, ulaşım, iletişim gibi gündelik yaşama ilişkin sektörleri hedefleyen saldırısına karşı, yerel ölçekte direniş odakları oluşturmaya yönelik bir açılımı içermektedir. Bu sektörlerin çoğu, insanların yaşamsal gereksinimlerini içerdiklerinden, vazgeçilemez, ertelenemez nitelikleri nedeniyle doğrudan sömürüye açıktır. Kapitalist sistem, endüstriyel üretim modelinin getirdiği ucuzluk silahıyla bu sektörleri ele geçirmekte ve Matrix filminde resmedildiği gibi, dünya çapında insanları kendisine göbeğinden bağlı duruma getirmekte ve yaygın medya ağı ile de uyutmaya devam etmektedir.

Schumaher’in “küçük güzeldir” anlayışı ile, yerleşim yerlerinde insanların yüz yüze iletişim ve paylaşımına dayanarak yerel ölçekte oluşacak ve büyümeyecek, ancak ağ oluşturarak tabanda genişleyecek bu odaklar, kapitalist sisteme karşı yerel bağımsız ekonomilerin çekirdeklerini oluşturacaktır. Hali hazırda yerel yaşayan ekonomiler kavramıyla dünyada örnekleri bulunan bu odakların, emeğin ekolojik dönüşümüne ve ortak bir yaşama ilişkin bir açılımı da beraberinde taşıması gerekmektedir.

Bu odakların yaratılmasında, emeklerinin kapitalistlerin emrinde olmaması, tüketim konusunda son noktayı oluşturmaları ve ortaklaşmaya açık olmaları ile ev kadınları ve belirli bir deneyime, belirli bir tüketim kapasitesine ve kapitalistlerin emrinde olmayan bir zamana sahip olmaları ile emekliler, özellikli iki sosyal grup olarak ön plana çıkmaktadır. Bu iki grubun yanı sıra işsizler ve emeği ile geçinenler, doğa ve emeğin savunusuna dayalı bir üretim ve tüketim için harekete geçebilirler.

Örnekle açacak olursak bir mahallenin fırını, manavı, dikimevi, lokantası, meyhanesi yada marketindeki üretimin ve tüketimin kooperatif yapısındaki ortaklaşmalarla gerçekleştirilmesini düşünelim. Elbette bu kooperatiflerin, kar amacı gütmeyecek, sermaye birikimi oluşturmayacak şekilde oluşturulması gereklidir. Kararlar ise çalışanlar ile birlikte alınmalıdır. Bu ilk aşamada son kullanıcı noktasındaki kişilerin ortaklaşması ile sistem dışı adacıkların tohumları atılacaktır. Temizlik, çocuk ve hasta bakımı, el işi üretimi gibi evde yapılabilecek üretimlerin imece yada karşılıklı değişim yoluyla kayıt dışı tutulması da bir başka ekososyalist girişimci seçenek olarak durmaktadır. Bu alanda sosyal güvenlik konusundaki açmazlar, sistemle en az bağımlılık ilkesi ile bir derece aşılabilir. Uzun vadede ekososyalist girişimlerin kendi dayanışmacı sosyal ağlarını kurarak güvenliği sağlamaları mümkündür. Şimdi işi biraz ilerletip ara üretim yapılarına gelelim. Fırınımızın un aldığı fabrika, fırınların aldıkları un oranında, çiftçilerin getirdikleri buğday oranında, çalışanların ise ürettikleri un oranında katıldıkları bir ortaklaşma ile çalışmalı. Böylelikle ağa bir halka daha eklenmekte ve tabanda genişleme sağlanmaktadır. Keza un fabrikasına buğday getiren çiftçide bir kooperatifin üyesi olarak, ağa başka bir noktasından bağlanabilir. Bir başka açıdan (örneğin yaş sebze ve meyve) tüketimin örgütlenmesi ve üreticiden doğrudan temin yoluyla elde edilmesi aracıları kaldırdığından maliyetleri azaltıcı etki yaratmasının yanı sıra, ürünler ile üretim, dağıtım ve tüketim biçimlerinin ekolojik nitelik taşımasıyla emeğin ekolojik dönüşümü için de kilit önem taşımaktadır. Bu konuda geniş örnekler için, yaratıcı topluluklar deneyimlerinden yararlanılabilinir.

Endüstriyel üretim ve tüketime dayalı kapitalist sistemin emrindeki emeğin çözülmesi ve kendini ekolojik ve sosyalist bir anlayışla yeniden örgütlemesi, ekolojistler ve sosyalistler iktidarı ele geçirse bile en az birkaç dekat alacak, belki de bir yüzyıl sürecek uzun bir sürecin sonunda gerçekleşebilecektir. Bu öngörüye rağmen, bugünden yarına bu odakların oluşturulması için çaba gösterilmesi bir zorunluluktur. Çünkü bu sektörler, içinde yer aldığı mali kriz nedeniyle, kapitalizmin, şiddetle gereksinim duyduğu nakit akışını sağlayacak sektörler olmasının yanı sıra, durağan dönemin güvenli yatırımları olarak daha bir arzuyla saldıracağı sektörleri oluşturmaktadır.

Mc Donalds ve Coca-Cola/Pepsi gibi yiyecek ve içecek sektöründeki şirketlerin krizden hemen hemen hiç etkilenmemeleri ve büyük perakende satış marketlerinin, tüketiciye ulaşan pazarı son noktada ellerinde tutmaları, basketboldaki “pota dibi” gibi, sektörel olarak temel gereksinimlerin ve tüketici örgütlenmelerinin ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Bu alan küresel sermaye tarafından ele geçirildiğinde, kapitalist sistem dışı bir ekonomi oluşturmak neredeyse olanaksız hale gelecektir. Çünkü temel gereksinimler için dahi sisteme tam bir bağımlılık söz konusu olacaktır. Bu anlamda “alan savunması” tüm insanlık için daha iyi koşullarda yaşama mücadelesi değil, bir hayatta kalma mücadelesi olacaktır.

Yine 2008 yılı içerisinde dünyada yankı bulan açılımlardan birisi de, Bolivya Devlet Başkanı Eva Morales’in Birleşmiş Milletler 7. Bölgesel Forumunda yaptığı konuşmaydı. “Gezegeni kurtarmak için on emir” olarak nitelenen konuşma, kapitalizmin gezegeni tehdit eden boyutunu açıkça ortaya koyması ve net karşı açılımları dile getirmesi açısından önemliydi. Morales, ekolojik borç, kültürel çeşitlilik, doğaya uyum gibi daha önce yeşil düşünce tarafından dile getirilmiş kavramların yanı sıra, kendi kökeninin de etkisiyle yerel halkların bilgeliği ve gezegene saygı gibi kavramlara da vurgu yaparken sosyalist kimliğini de bu kavramlarla bütünleştirdi.

2008 yılında Yeşil ve Sol açılımlar için tarım alanındaki önemli gelişme, çiftçi sendikalarının konfederasyonlaşması idi. Çiftçi-Sen adıyla kurulan ve Abdullah Aysu’nun başkanlığını yaptığı konfederasyon, ekoloji ve tarımı “bilge tarımcılık” kavramında bütünleştirirken, endüstriyel tarımdan köylü tarımına geçiş vizyonu ile, Türkiye tarım kesimindeki kendi toprağını işleyen ve istihdamın büyük parçasını oluşturan küçük çiftçileri, öncelikle ürün temelinde federasyonlarda bir araya getirmeyi amaçlıyordu. Örgütlenme aşamasında bürokratlar tarafından çıkarılan çeşitli zorluklarla karşılaşan konfederasyon, kuruluş bildirgesinde, çiftçilerin sosyal hak taleplerini doğayla uyumlu bir tarım anlayışıyla birleştirmeyi hedeflediğini açıklamıştı.

2009 tüm bu kavramların ve arayışların, Yeşil ve Sol buluşma ve forumlarda yeniden tartışılarak harmanlanacağı bir yıl olacak. 

Kadir DADAN

etinde bahsi geçen belgeler için:

http://www.ekolojistler.org/devrimci-ekoloji-ahmet-soysal.html

http://www.ekolojistler.org/2.-ekososyalist-manifesto-taslak-metni-tartismalari-ozet.html

http://www.archive.org/download/creative_communities/Creative-Communities_low.pdf

http://www.livingeconomies.org/entrepreneurs/what-is-a-local-living-economy-1

http://www.ekolojistler.org/eva-moralesten-gezegenizimi-kurtarmak-icin-10-emir-cev.-umit-ciftci.html

http://www.bgst.org/keab/aks20080714.asp

http://www.ekolojistler.org/yesil-ve-sol-2008-bahar-bulusmasi-ardindan.html

http://birtohumbinyasam.blogspot.com/

 

 
< Önceki   Sonraki >